Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ağustos '11

 
Kategori
Eğitim
 

Angarya İsyanı ve Süleyman'ın Reisliği

Angarya İsyanı ve Süleyman'ın Reisliği
 

Süleyman Coşar


Yatılı okulda aykırı ses, erken öten horoz misali kabul görmez. Başkasının zararına ve kendi çıkarına imtiyaz sağlamak, arkadaşlarını satmak, kurnazlıkla bir şeyler elde etmek gibi, benzeri üçkâğıt oyunları sökmez. Yapılan yanlışlar, özellikle de kişisel çıkar sağlamaya yönelikse, asla unutulmaz ve her şey seninle altı yıl boyunca devam eder gider. 

Çünkü orası sabahları evinden kalkıp gelip de, ders bitene kadar kalınan geçici bir mekan değildir. Yatılı okullar aylarca, hatta yıllarca, günün 24 saatini birlikte yaşamak zorunda olduğun bir komün gibidir. Orada yirmi dört saat berabersiniz. Haftalar aylar ve yıllar boyu, dershanede, yemekhanede, yatakhanede, bahçede, kantinde, atölyede, revirde ve tüm etkinliklerde berabersiniz. Gruba ihanet eden affedilmez. 

Bu disiplin yeni gelenlere, okulun açıldığı ilk günlerde sınıfta kalan öğrenciler tarafından verilir. Bu okulda okumanın, bu sınıfta barınmanın, olmazsa OLMAZ koşullarının bunlar olduğu, ısrarla ve kimseyi incitmeyecek biçimde belirtilir. Sert ve tehdit dolu bir dayatma olmasına rağmen, bu durum herkesin çıkarı ve faydası olarak algılanır. 

Biz de 1958 Senesinin Eylül ayında Gönen’e varınca, bu eğitimden geçtik. Süleyman Coşar akşam etütlerinde, birlik ve beraberlik içinde, haklarımızı koruyabileceğimizi ve haksızlıklara karşı durabileceğimizi, idarenin haklı haksız her isteğine sessiz kalarak teslim olursak, bizi ezeceğini, keyfi uygulamalar içine girebileceğini açıkladı. 

İdareye karşı saygıda kusur etmesek de, savunma durumunda olmamızı ve sınıftaki sırların dışarı ifşa edilmemesi gerektiğini ve daha pek çok kuralı sık sık tekrarlayarak beyinlerimize işledi. 

Bir süre sonra da bu durum öylesine benimsendi ki, sanki hepimizin ortak arzu ve isteğiydi. Hepimizin ortak duygu ve düşüncesiydi. Yaşantımıza yön veren temel prensiplerden birisi haline geldi. Ve bir daha kimsenin kimseye hatırlatmasına da gerek kalmadı. Pek çok olayda sistem otomatik olarak ve gerektiği gibi işletildi. 

Şimdi burada, bu sistemin unutamadığım güzel bir örneğini anlatmak istiyorum. 

Okulda ikinci yılımız ve sanıyorum Ekim ortaları veya Kasım başıydı. Matematik öğretmenimiz Engin Gür, üç haftalık doğum öncesi raporu ayrılmıştı. Matematik derslerimiz boş geçiyordu. Sanıyorum matematik dersi de haftada dört veya beş saat gibi, saat olarak en fazla derslerden birisiydi. Daha bir saat boş geçmişti ki, ikinci saat sınıfa bir öğrenci geldi. 

“Tarım Öğretmenimiz Tahsin Bey sizin sınıfı bahçeye çağırıyor. Tarım ambarından birer bel alıp gelsinler diyor” dedi. 

Çaresiz sınıftan çıktık ağır adımlarla tarım ambarına; (300-400 metre) sonra belleri alıp ters istikamette 600- 700 metre kiraz bahçesine varıncaya kadar, dersin yarısı geçmişti. Tahsin Bey ağırdan aldığımıza bozulsa da belli etmemeye çalışarak, bundan sonra matematik derslerinde, teneffüste araçlarımızı alarak, bahçenin kendisinin ders yapmakta olduğu bölümüne gelmemizi istedi. Üç hafta böyle geçti. Ve arkasından matematik öğretmenimiz doğum yaptığı için, bu kez de altı haftalık doğum sonrası raporu aldı. 

Aslında olayı angarya gibi görüyor ve gitmek istemiyorduk. Çünkü zaten haftada üç saat tarım derslerinde çalışıyorduk. Asıl önemlisi de, cumartesi pazar ve boş kaldığımız zamanlarda bahçede şahsımıza ayrılan, kendi sorumluluğumuzdaki bölümlerde saat sınırı olmadan çalışıyorduk. Bir de matematik dersinde öğretmen nezaretinde çalışmak istemiyorduk. Zaten etimiz ne, budumuz ne, 12-13 yaşlarında çocuklardık. 

İki veya üç hafta geçmişti ki, Süleyman Çoşar: akşam ikinci etütte “Arkadaşlar matematik dersinde biz niye bahçede çalışıyoruz. Zaten iyi havalarda, haftada on saatten fazla tarım çalışması yapıyoruz. Biz amele miyiz? Sınıfta öğretmen yoksa, kendimiz matematik çalışırız. Benim fikrimi sorarsanız ben gitmeyelim diyorum. Eğer birlikte hareket edersek, bütün bir sınıfı cezalandıramazlar” dedi. 

Zaten kimse de gitmek istemiyordu. Bu yüzden itiraz eden olmadı. İtiraz edilebilir miydi, derseniz: elbette ki edebilirdi. Herkes fikrini açıkça söyleyebilir ve hatta bu teklif Süleyman Coşar’dan değil de başka bir arkadaştan da gelebilirdi. Yani reis kim olursa olsun, işleyiş eşitlik temelinde yürütülmekteydi. Karar anında herkes fikrini söyleyebilir ve savunabilirdi. Ama karar alındıktan sonra artık o, herkesin ortak kararı sayılıp, herkesi bağlardı. 

Ertesi gün matematik dersinde, normal olarak teneffüsümüzü yapıp zil çalınca sınıfımıza girdik. Beş dakika geçmeden Tahsin Bey bir öğrenci gönderdi. Gelen öğrenciye bizim dersimiz tarım değil matematik. Bahçeye gelmiyoruz dedik. On dakika sonra bir öğrenci daha geldi, ona da “gelmiyoruz deyince, Tahsin Bey kendisi çıkıp geldi. 

“Derhal sınıfı boşaltıp vişne bahçesinde toplanın” dedi. 

Herkesin başı önünde sessizce sınıfı boşaltıp, okulun kuzeyindeki çamlığı geçerek vişne bahçesinin ortalarına gelince “Orada durun” dedi; durduk. Hiç bir şey konuşmuyor ve öğretmenin yüzüne bakmıyorduk. 

Tahsin Bey cebinden not defterini çıkarıp ilk numarayı okudu: “101 Süleyman Coşar” deyince, Süleyman öne çıkarak “Buyurun efendim” dedi. 

“Süleyman oğlum neden gelmediniz?” Süleyman konuşmadı. Öğretmen üsteledi: “Kim gelmeyelim dedi. Söyle hiçbir şey yapmayacağım, doğruyu söyle” dedi. 

Süleyman “Hepimiz birlikte karar aldık” deyince; ”Kim gitmeyelim dedi, söyle. Teklif kimden geldi?” 

Bundan sonra Süleyman sorulara ısrarla, “Hepimiz birden gitmeyelim dedik” şeklindeki yanıtını yineleyip durdu. 

Tahsin Bey Süleyman’ı tekme tokat, iyice dövdü ve defterinden ikinci ismi çağırdı. 127 Esat Çinkaya. Esat korkarak öne çıktı. 

Tahsin Bey, Esat’ı konuşturmak için bir hayli dil döktü. “Bak söz veriyorum dövmeyeceğim. Söyle kim gitmeyelim dedi?” 

Esat “Hep birlikte gitmeyelim dedik” diye ısrar edince, o da sopayı yedi. 

Ondan sonra sırayla çağrılan herkese Tahsin Bey, aynı soruyu soruyor, Doğruyu söylerse dövmeyeceğini söylüyor ama herkesten aynı yanıtı alınca dövmeye başlıyordu. 

Bana sıra gelinceye kadar, öğretmen on-onbeş kişiyi dövdüğü için yorulmuş ve hızı kesilmişti. Bana da aynı soruları sorup, aynı yanıtı alınca bana da birkaç tokat salladıysa da, tokatların gücü de artık zayıflamıştı. 

Benim numaram 303 olup, benden sonra 305 Remzi Kayhan geliyordu. Tahsin Bey ona da ısrarla, kimin gelmeyelim dediğini, doğruyu söylerse dövmeyeceğini söyledi. 

Remzi “Dövmeyeceğinize söz veriyorsanız doğruyu söyleyeceğim” dedi. 

Öğretmen “Söz veriyorum evladım dövmeyeceğim” dedi. Remzinin ağzının içine bakıyor, elebaşını ele geçireceğinden emin: “Söyle evladım” diyordu. Bu kez bizim telaşlanmamız gerekirken, biz Remzi’nin kimseyi ele vermeyeceğinden emin, “Bakalım ne uyduracak” diye merakla bekliyorduk. 

Kırk sekiz kişinin seninle aynı duyguları taşımasını, aynı dil ve düşünceyi paylaşmasını bilmek öylesine önemli bir duyguydu ki, bunun verdiği güven ve huzuru, ne aile, ne de koskoca bir devlet bile insana veremez. Birbirimizle kıyasıya kavga da etsek, kızsak sevmesek bile, genelde herkes birbirini korumaktan vazgeçmezdi. Bu yüzden Remzi “Doğruyu söyleyeceğim” dediğinde en küçük bir endişemiz olmadı. 

Nitekim Remzi “Ben gitmeyelim dedim efendim” dedi. Böylelikle hem kimseyi ele vermemiş olacak, hem kendisini ve hem de kendisinden sonrakileri dayak yemekten kurtaracaktı. Hatta biz de böyle düşünüyorduk. Fakat böyle olmadı. Sonrakiler dayaktan kurtulmuş olsa da, Tahsin Bey Remzi’yi daha fazla dövdü. 

O günlerde büyük bir haksızlık gibi görüp kızdığımız bu olayı şimdi düşündüğüm zaman, doğrusu öğretmenimize kızamıyorum. Çünkü bizi evinde veya özel işinde çalıştırmıyordu. Okul çok büyük bir alanda kurulmuştu. Köy Enstitüsü öğrencilerinin kurduğu bağlar, bahçeler kaderine terk edilemezdi. Bu işleri yapmak için işçiler yoktu. Her işi Köy Enstitüsü öğrencileri gibi biz yapmak zorundaydık. 

Yine bu olayın çözümü de çok ilginçti. Biz idareye şikayet edince, idare bize yüz vermedi. Öğretmeni haklı buldu. Fakat biz bir daha matematik dersinde bahçede çalışmaya gitmedik. İdare her ne kadar bizi haksız bulsa da, demek ki, öğretmende de hata bulmuş olmalı ki, bu sorunu en ideal biçimde çözdü. Matematik öğretmenimizin raporu bitene kadar, iş ve teknik dersi öğretmenimiz Yusuf Karacan, matematik derslerimize gelecekti. 

Görüldüğü gibi her şey mükemmel çalışıyordu. Ne saygıda kusur vardı, ne de teslimiyet. Tüm sınıf tek bir yürek gibi bütün, bir çocuk çetesi gibi cesur ve kararlıydı. 

 

SÜLEYMAN ÇETE REİSİMİZ 

 

Yuvasından ayrılmış 

Keklik palazları gibi 

Dalından koparılmış 

Meyveler, yapraklar gibi 

Yurdundan, yöresinden 

Ayrı düşmüş, göçmen kuşlar gibi 

Sağanak sonrası 

Yönsüz akan, yataksız sular gibi 

Hasret gurbet girdabına 

Şaşırtılmış fideler gibi 

Diktiler, Gönen tarlasına bizi. 

Okulumuz bir fidanlık 

Bir üretim çiftliğiydi sanki. 

 

Yıl 1958’di. 

Girdik sarmalına bir aydınlığın 

Işık çok keskin, kızıl ötesi! 

Kesişti yollarımız ve toplandık 

1-B’de, tam kırk sekiz kişi. 

Bir bilinmeze, çaresizce 

Kanat çırparken yeni gelenler 

Boşluğa düşmüş kelebekler gibi; 

Sınıfta kalmanın 

Ezikliği içindeydi eskiler. 

Ve hepsi de, bir çocuk çetesi gibi 

Süleyman Çoşar’ın 

Çevresinde birleştiler. 

 

Saydı sınıf kurallarını Süleyman 

Belleklerimize bir bir dizdi… 

Eskiler desteklediler 

Bizimkisi mecburiyetti. 

Ama gördük ki zamanla 

Kendini öne çıkarsa da 

Onun reisliği 

Kişisel egodan uzak 

Bencilliğe karşı ve çıkarsız 

Bir korunma içgüdüsü 

Bir özgüven dürtüsü 

Ve herkesin haklarını 

Gözeten bir reislikti. 

 

Birlik dedi 

Bağlılık dedi. 

İspiyon yasak 

Amaç sorunların 

Kendi içimizde çözülmesi. 

Birlik, idareye karşı 

Açık vermemekti. 

Her türlü dış tehdide karşı 

Korumak için kendimizi 

Gerçek bir çocuk çetesi gibi 

Örgütledi bizi. 

Ve biz bir çeteysek artık 

Süleyman reisimizdi. 

 

Bu birlik duygusu 

Gurbette çaresizliğimize çare 

Güçsüzlüğe, güvensizliğe 

Gücümüz güvenimizdi. 

Ve anladık ki artık 

Biz yalnız değiliz 

Biz 48 kişilik bir aileyiz. 

Savunma halkamız 

Korunma kalkanımız 

Birlik duygusu kardeşliğimiz 

Dostluğumuz, bağlılığımız 

Ve bu duygularla gelişti 

Bağımsız varlığımız. 

 

 

 
Toplam blog
: 81
: 702
Kayıt tarihi
: 21.11.08
 
 

Nazmi Öner 1946 yılında Burdur’un Bucak İlçesine bağlı Seydiköy’de doğdu. Seydiköy İlkokulu v..