​ Ankara'dan çıktım yola- 2. Bölüm / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Haziran '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Ankara'dan çıktım yola- 2. Bölüm

Ankara'dan çıktım yola- 2. Bölüm
 

"RESİM:ALINTI"


Otobüsümüzün rotası Bursa’ya çevriliyor…

Saat 18:30 sularında varıyoruz bir zamanlar başkentlik yapmış olan bu şehre.

Kalabalık Bursa sokakları. Altıparmak Caddesi ışıl ışıl… Şehrin orta yerine yapılan Zafer Plaza çekiyor dikkatlerimizi. Şehrin tarihi yapısını örtmüş… Eğreti durduğunu düşünüyoruz bu taş yığınının. Üzülüyoruz.

Yugoslav göçmenlerinin Hürriyet Mahallesinde oturduklarını, arka tarafta Arap Şükrü’nün Meyhanesi olduğunu söylüyor rehberimiz. İskender’in babası İskender İskenderoğlu’nu görüyoruz uzaktan.

Karşı tarafta Şelale’de oturmuş, yorgunluk atmak isteyen bir sürü kişi var. Orhan Gazi ve Osman Gazi’nin Türbelerinin hemen önünde duruyor tur otobüsümüz. Önce türbeleri ziyaret ediyor ve dualarımızı okuyarak dilekler tutuyoruz yüreğimizden kopup gelen. Ulu çınarların gölgesi serinlik yayıyor bedenlerimize. Top arabalarının önünden Saat Kulesinin yanından geçerek Bursa’yı panoramik olarak görüntülüyoruz.

Ulu Cami’den ezan sesleri duyuluyor. İçeri giriyoruz. Kapalı havuzun bulunduğu kısım. Orada da restorasyon var. Dualarımızı edip çıkıyoruz.

Kapalı Çarşı, Uzun Çarşı derken kendimizi Kraliçe Elizabeth’in de ziyaret ettiği Koza Han’ da buluveriyoruz. Muhteşem bir yapı. Kocaman bir avlu… İlk etapta bir mescid ve şadırvan çarpıyor gözümüze… Akşam serinliğinde çay ya da kahvelerini yudumlayan Bursalılar. Başımızı kaldırdığımızda üst katı fark ediyoruz ve tırmanıyoruz merdivenlerden. İpekler satan mağazaların arasından ne yazık ki hiçbir şey alamadan geçiyoruz çünkü vaktimiz daralıyor.

Saltanat Kapısını hayran hayran seyrederek birkaç fotoğraf alıyoruz hemen önünde. Kent Meydanından ilerlerken Kafkas’ın önünde duruyoruz ve kestane şekeri alıyoruz alel acele. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun önünden geçiyoruz. Vitrinler de değişik modeller çarpıyor gözüme… Tekstilin yüreği Bursa’daki modeller pek bir hoşuma gidiyor zira Ankara’da görmediğim modeller boy gösteriyor ışıklı camekânların ardında ve önümüzde, sağımızda, solumuzda salınarak ilerleyen hanımların üzerlerinde. Hepsi manken gibiler. Bir baştan bir başa yürüyoruz … Yoruluyoruz ama değiyor.

Şehrin her yanından görülebilen Yeşil Türbe’nin önünden sola kıvrılıyoruz tur otobüsümüze binmek için. Yeşil Türbe’yi gezemiyoruz çünkü restorasyon çalışmaları devam ediyormuş.

Tur otobüsümüz Çekirge’ye doğru ilerliyor… Irgandı Köprüsünün hemen yanından geçiyoruz. Önemli bir köprü. Zanaatçıların geleneksel el sanatlarını sergilediği dükkânlar varmış üzerinde rehberimizin dediğine göre ve buna benzer birer köprü de İtalya ‘da ve Bulgaristan ‘da bulunuyormuş.

Karagöz ve Hacivat’ a el sallayarak ilerliyoruz… Ölüm şekilleri beni çok üzse de, onlar ölüme giderken ahali şaka yapıyorlar sanıp kahkahalara boğulsa da yüzümde kocaman bir gülümseme oluşuyor. O günlerden bugünlere pek de bir şey değişmemiş diye düşünmekten alamıyorum kendimi nedense.

Boyugüzel Otelin güleryüzlü, sevgi dolu personeli karşılıyor bizi. Sıcacık çorbası, tane tane pilavın yanındaki kuşbaşı et, salata yağ gibi kayıyor boğazımızdan. Üzerine de tatlısı. Biz en çok su tüketiyoruz. Sürahilerin biri geliyor biri gidiyor.

Yemekten sonra termal havuzdan yararlanıyor isteyenler.

Sabah açık büfe kahvaltısı ile karşılıyor bizi Boyugüzel Hotel.

Zeytinlikler, asmalar, şeftali ağaçları arasında kıvrıla kıvrıla Mudanya’ya süzülüyor tur otobüsümüz.

Bir süre sonra Mudanya Mütarekesinin imzalandığı evin önündeyiz. Deniz kenarındaki beyaz yapının hemen önünde ağzında zeytin dalı tutan bir güvercin heykeli var. İçeride bir tarih gizli. İnönü’nün ve diğer delegelerin mankenleri masanın başında oturuyorlar. Hemen arkalarında Atatürk’ün ve İnönü’nün büstleri bulunuyor. Tek tek oluyor tüylerimiz ve nerlerden nerelere ne güçlüklerle geldiğimizi hatırlıyoruz yeni baştan.

Mütareke evinden dışarı baktığımda Dolmabahçe Sarayından Boğaza bakıyor hissine kapılıyorum. İçim titriyor. Rehberimiz camlı kapılardaki vitray çalışmalarına çekiyor dikkatlerimizi. Renkli boyamaların süsleme maksatlı kullanılmasının yanı sıra sinekleri de uzaklaştırdığını söylüyor. Öğrenmenin yaşı yok, bir şey daha öğreniyorum.

Deniz kıyısındaki bir çay bahçesinde oturuyoruz . Gözlerim maviyle ve martılarla buluşuyor. İstanbul özlemim bir kez daha artıyor.

Güzergahımız küçük bir Rum köyü olan Siye’ye. Yerli halkın deyimiyle Siğ’e. İlerliyoruz Siye Sokaklarında. Kapılar, camlar açık. Mis gibi deterjan, arap sabunu kokuları, temizlik yayılıyor evlerin içinden, sokaklara. Yazlıkçılar şirin köyün tadını çıkarmaya hazırlanıyorlar. Bize kahve etmek isteyenler oluyor içlerinde. Bahçelerinden çiçek koparıp hediye edenler… Evlerin ve pencerelerin önü çiçeklerle bezenmiş … Nar çiçekleri, ortancalar, petunyalar, fesleğenler.

Trilye’deyiz … Çamlı Kahve’de. Gezi programında yok aslında ama ben öneriyorum rehberimize.Sağ olsun kırmıyor beni. Canan Tan’ın “Yüreğim Seni Çok Sevdi” isimli romanından etkilenip de katıldım zaten bu geziye. Benim gezdiğim yerleri öyle güzel anlatmıştı ki bahsettiğim romanda.Ben de görme hissi uyandırdı bu yüzden. Ne tesadüf aynı romanı okuyup da bu kahveyi görmek isteyen bir arkadaşımız daha varmış meğerse tur otobüsümüzde. Kitabın kahramanları Aslı ve Murat yıllar sonra buluşuyorlardı Çamlı Kahve’de. Şimdi de biz buluştuk Trilye ile bu kahvede. Çok güzel bir mekan. Kahvaltı için gelmiş herkes. Manzara harika. Durur muyum hiç bol bol görüntülüyorum Trilye’yi kuşbakışı.

Trilye Sokaklarındayız. Üç kilise var burada.Ve sıkı durun duyunca kulaklarınıza inanamayacaksınız. Kiliselerden birinin üzerinde “Satılık” yazıyor. Şaşkınız.

Hava sıcak. Fatih Camiinde soluklandıktan sonra devam ediyoruz yolumuza. Önce meşhur zeytinlerden alıyoruz Ankara’ya getirmek üzere. Zeytinyağlı sabunlardan almayı da ihmal etmiyoruz.

Çupra balıkları bekliyor sahil kenarındaki restoran da bizi. Masmavi suları seyre dalıyor gözlerimiz. Heybeliada’yı anımsatıyor banklı yol. İyice dolduruyorum gözlerime maviyi, zihnime yazıyorum Trilye’yi.

Ve öğreniyorum ki Canan Tan’ın romanına konu olan bu bucak, daha önce de Melekler Adası’nın çekim platformuymuş. Melekler Adası diye bir yer yokmuş aslında ama Osman Yağmurdereli yoktan var etmiş bu mekanı.

Dönüş vakti yaklaşırken kısa bir hafta sonu tatilini de nihayetlendiriyoruz.

Otobüsümüzün yönü geldiğimiz şehre, Başkente çevriliyor. Öyle ya yolcu yolunda gerek.

 
Toplam blog
: 755
: 776
Kayıt tarihi
: 13.06.07
 
 

Ankara'da doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladım. AÜİF iş idaresi b..