- Kategori
- Blog
Ankara toplantısının ardından

Geçmişte yazılarımızı yayınlamak için bir yayın organı bulmak oldukça zordu. Yazdığımız yazılar defterimizde kalır ya da zaman içinde sararır, kaybolur giderdi. Bugün artık geldiğimiz noktada yazdıklarımızı değerlendirmemiz kolaylaşmıştır. Nitekim üyesi bulunduğumuz bir siteden yazılarımızı hemen yayınlayabilir, gereğinde düzeltebilir veya çekebiliriz. Yazılarımıza yorumlar alabiliriz. Tartışmalar açabiliriz.
Bunu sağlayan ortamlardan biri tüm dünyada olduğu gibi blog yazarlığıdır. Blog yazarlığı her insana yazma şansı yaratan, zaman içinde kendimizi yazma konusunda geliştirebileceğimiz sanal bir dünyadır. Bu ortamlarda düşüncelerimizi, duygularımızı, deneyimlerimizi ve gözlemlerimizi toplumla paylaşma imkânı ortaya çıkmıştır.
Yazdığınız blogların her biri sizleri dünyaya yansıtan bir mum ışığı gibidir. Bu mum ışıklarından oluşan ışık demetleri zaman içinde güçlü bir ışık seli olarak çevrenize de yansımaktadır. Blog yazarları halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan, ayni zamanda toplumsal bir görevi yerine getiren bireylerdir. Blog yazarlarının yazıları o ülkeyi yönetenlere, yönetim için politika geliştirenlere, araştırma yapanlara, gazetecilere ve toplum önderlerine toplumun görüşlerini ve düşüncelerini öğrenme fırsatı yaratmaktadır. Ayrıca toplumu yansıtan bir şiir, hikâye veya roman kurgulamak isten yazarlar içinde hayatın içinden gelen bereket fışkıran bilgi tarlası gibidir. Çünkü bu ortamda her alanda her türlü görüş ve bilgi bulunmaktadır.
Blog ailesini her zaman bir çınara benzetirim. Her gün büyüyen, her gün yeni insanların bir tomurcuk misali ortaya çıktığı, hiç yaprak dökmeyen ulu bir çınar.
Hangi zaman diliminde yazarsanız yazın, yazdıklarınız canlılığını korur. Yazdıklarınızı az ya da çok kişi okusun hiç önemli değil. O yazıları okuyan insanlardan birinin bile dünyasına hitap etmek, yol göstermek bize yeter.
Blog yazarlığı günümüz dünyasının aslında elektronik bir halk ozanlığıdır. Blog yazarı yazar hiçbir karşılık beklemeden, gönlünü açar hiç sınır koymadan, kimi zaman bir Karacaoğlan olur başkaldırır düzene, kimi zaman bir Köroğlu olur dağları deler sevgi seliyle. Kimi zaman Nazım Hikmettir dolar memleket hasretiyle, kimi zaman Aziz Nesindir nükte ile anlatır gerçekleri bize.
İşte bizler geçtiğimiz günlerde bu ulu çınarın sadece küçük bir dalı olarak bir araya geldik. Bu dalın 25 ayrı dünyası, ayrı bir yaprağıydık sanki. Ama hiç fark ettiniz mi? Bu 25 ayrı dünyanın insanı sanki 40 yıllık dost gibiydiler. Hangi yaşta olursa olsun herkesin gönlü birdi. Gözler ışıl ışıldı. Adeta kaybettiğimiz dostlarımızı yıllar sonra bulmanın heyecanı yaşıyordu yürekler.
Şehrin çiçeklerle bezendiği, yürekleri bahar coşkusunun doldurduğu bir akşamda bir araya geldik, masadaki insanları hayatımda ilk defa görüyordum. Ama insanların gülen yüzleri, samimi sohbetleri arasında sanki yarım kalan bir sohbete devam eder gibiydim. Masada yanıma oturan dostumuz Bekir Gümüş’de benim gibi ilk defa katıldığı bir dostlar meclisinde başlarda tedirgindi. Ama zaman içinde o da ortamın sıcaklığına alıştı.
Talip Bölükbaşı’nın içten açış konuşmasıyla başlayan gecede mekândaki ses yoğunluğu içinde kaybolan bütünlük, daha sonra gidilen mekân içinde yeniden sağlandı. Haluk Seki ve Arif Öğütçü’nün yönetiminde uyumlu bir gönül orkestrasına döndü.
Toplantıya başta Ankara olmak üzere, İstanbul, İzmir, Tekirdağ, Denizli, Mersin’den katılan dostlarımız arasında; Ferah Çetin’in kendini tanıtan şiir gibi akan anlatımıyla başlayan tanıtım töreni bizleri faklı dünyalara götürdü. Daha sonra gönül dostlarımız Yıldız Demirel, Sema Öztürk, Gülistan Sinanoğlu, İlyas Bayram, Rukiye Çelik, İ.Ersin Kabaoğlu, Arif Öğütcü, Erol Işık, Bekir Gümüş, Hatice Doğan, Ayşen Kura, Ayşen Aydın, Meltem Karataş, Nezahat Gözüyaşlı, İbrahim Yıldız ve de Necati Tüfekçi bizlere kendi dünyalarının kapılarını açtılar. Bizim gözümüzde yazdıkları yazılardaki görünümlerine farklı bir zenginlik kattılar.
Muharrem Doğan, Yağmur Zamanı ve Ferhan Çetin’in gönül tellerimizi titreten şiirleriyle, Muzaffer Cellek’in o muhteşem aşk şarkısıyla, Haluk Seki’nin zarif, düzenleyici nüktedan davranışlarıyla, Pirmete’nin samimi ve içten sözleriyle, gecenin ilerleyen saatleri hepimizi dostluk çemberi içine aldı. Artık hepimiz dostluk halkasının birer gönül zincirleriydik.
Bir ara dostumuz İbrahim Yıldız’a gecenin anısına bir toplu fotoğraf çektirme teklifinde bulunmuştum. Ama gecenin sonuna doğru arkadaşlarımızı ve bizi kaplayan heyecan ve sevgi atmosferi içinde ne yapacağımızı bile unuttuk. Ama yine de çekilen fotoğraflarla geceyi ölümsüz kılmayı ve o güzel anları kayıt altına almayı başardık.
Muzaffer Cellek’in “Ört ki, ölem”, Ferah Çetin’in “Kırık Marpuç” isimli kitaplarını tanıtmaları geceye farklı bir renk kattı. Tabii bu eserleri görmek ve birer tane edinmek beni daha da mutlu etti.
Bu gönül zincirinin oluşmasına önderlik eden Arif Öğütçü’nün şahsında bizleri bu çatıda birleştirme çabalarında emeği geçen tüm dostlara teşekkür ederim. Yazımı gecenin ilk konuşmasını yapan dostumuz Talip Bölükbaşı’nın yorumuna taşıdığı Yeşil Soğanın sözleri ile bitiriyorum.
O gece hepimiz dostların arasında güneşin sofrasındaydık.
Dilerim bu sofra her zaman kurulsun,
Bu güneş her zaman bizleri Milliyet Blog çatısı altında gönül birliğimiz bozulmadan aydınlatsın.