- Kategori
- İlişkiler
Anlık mıydı bilinmez ama
O gün canı çok sıkkındı genç kadının. İçindeki med-cezir şiddetini gitgide arttırıyor, sığınacak bir liman arayan yüreğini iyiden iyiye açıklara sürüklüyordu. Önünde bir şeyler karalamak için duran; yaşanmamışlıklar kadar temiz ve beyaz, ama tüm yaşanılacakları sığdırabilecek kadar büyük bir boşluğa sahip deftere bakarken buldu bir an kendini.
Bir elinde kalem diğerinde yarısı boşalmış kadehi, sadece ve sadece bakıyordu uzun süredir. Aslında yazmaktan çok izliyordu hayali kelimelerin raks edişini... Bir müddet sonra gördüklerini birleştirmek için gözlerini kapadığında devasa bir labirent belirdi karanlığın içinde.
İçinde kaybolma korkusuyla ürkek bir adım atmasıyla içeriye, hangi boyutta ya da zamanda olduğunu anlayamadığı renklerin içine karışmıştı labirentte. Koridorlarında bir ipucu ararken çıkışa dair, duvarlarda asılı anılarından geriye kalmış fotoğraflara takıldı gözleri.
Çocuk oluyordu bir resimde, evindeki oyun bahçesinde rengarenk irili ufaklı oyuncaklarıyla oynayan... Bir sonrakinde okul sıralarında öğretmenin anlattıklarını dinlemek yerine dersi kaynatan haylazlardan biri ya da dolabından bugün hangi elbiseyi giyeyim, hangi renk ruju süreyim diye düşünürken işe geç kalan genç bir kadın...
Bir an anne oluyordu resimlerin birinde geleceğe atlayarak zaman içinde. Kucağındaki çocuğun yüzünü göremese de kanından canından olduğunu hisseden ve belkide bilmediği sevgileri bir şekilde ona sunan.
Ve bir anda yetmişlerinde oluyor siyah-beyaz olmasına tezat fotoğrafta. Bir bankta oturup kuşlara yem atarken sessiz yeşilliğin içinde; aklında göz açıp kapayana kadar geçmiş bir ömrün daha yaşanmamış hatıraları sıralanıyor...
Ve rüzgar oluyor nihayetinde; geride kalanların yüzüne şefkatle dokunan. Belki mavi bir denizde minicik bir su damlası olabilmeyi düşlüyor veya bembeyaz kar tanelerinden biri, sıcakta erime yazgısına inat. Bazen yemyeşil bir yaprak oluyor rengarenk çiçeklerin içinde. Üzerindeki çiy tanesiyle vedalaşmanın verdiği mahmurluğu atamayan üzerinden.
Ama ne olursa olsun, bu bütün düşlediklerinin elbet bir gün sona ermeye mahkum olduğunu biliyor. Ama yinede labirentin içinde, derinliklerde bir yerde kaybolmak daha da derinlere gitmek istiyor. Ve bir farenin kapana kısılması gibi koridorlarda kaybolup kendini oraya mahkum ediyor.
"Hayat çok mu acımasız yoksa ben mi ters bir zamanına mı denk geldim?" Kelimeleri dökülüyor gözlerini araladığı zaman... İç hesaplaşmasını bir kenara bırakarak, önündeki kağıdı; yazamadığı düşüncelerini de birlikte katlayarak balkonundan yüzüne vuran, kim bilir hangi zamanlardan gelip yüzünü okşayan rüzgara bırakıyor.
Bir kuş kadar özgürce uçup tüm sıkıntılarını da alıp götürsün, sırf kendi yapamadıklarını gerçekleştirsin diye...
Bir elinde kalem diğerinde yarısı boşalmış kadehi, sadece ve sadece bakıyordu uzun süredir. Aslında yazmaktan çok izliyordu hayali kelimelerin raks edişini... Bir müddet sonra gördüklerini birleştirmek için gözlerini kapadığında devasa bir labirent belirdi karanlığın içinde.
İçinde kaybolma korkusuyla ürkek bir adım atmasıyla içeriye, hangi boyutta ya da zamanda olduğunu anlayamadığı renklerin içine karışmıştı labirentte. Koridorlarında bir ipucu ararken çıkışa dair, duvarlarda asılı anılarından geriye kalmış fotoğraflara takıldı gözleri.
Çocuk oluyordu bir resimde, evindeki oyun bahçesinde rengarenk irili ufaklı oyuncaklarıyla oynayan... Bir sonrakinde okul sıralarında öğretmenin anlattıklarını dinlemek yerine dersi kaynatan haylazlardan biri ya da dolabından bugün hangi elbiseyi giyeyim, hangi renk ruju süreyim diye düşünürken işe geç kalan genç bir kadın...
Bir an anne oluyordu resimlerin birinde geleceğe atlayarak zaman içinde. Kucağındaki çocuğun yüzünü göremese de kanından canından olduğunu hisseden ve belkide bilmediği sevgileri bir şekilde ona sunan.
Ve bir anda yetmişlerinde oluyor siyah-beyaz olmasına tezat fotoğrafta. Bir bankta oturup kuşlara yem atarken sessiz yeşilliğin içinde; aklında göz açıp kapayana kadar geçmiş bir ömrün daha yaşanmamış hatıraları sıralanıyor...
Ve rüzgar oluyor nihayetinde; geride kalanların yüzüne şefkatle dokunan. Belki mavi bir denizde minicik bir su damlası olabilmeyi düşlüyor veya bembeyaz kar tanelerinden biri, sıcakta erime yazgısına inat. Bazen yemyeşil bir yaprak oluyor rengarenk çiçeklerin içinde. Üzerindeki çiy tanesiyle vedalaşmanın verdiği mahmurluğu atamayan üzerinden.
Ama ne olursa olsun, bu bütün düşlediklerinin elbet bir gün sona ermeye mahkum olduğunu biliyor. Ama yinede labirentin içinde, derinliklerde bir yerde kaybolmak daha da derinlere gitmek istiyor. Ve bir farenin kapana kısılması gibi koridorlarda kaybolup kendini oraya mahkum ediyor.
"Hayat çok mu acımasız yoksa ben mi ters bir zamanına mı denk geldim?" Kelimeleri dökülüyor gözlerini araladığı zaman... İç hesaplaşmasını bir kenara bırakarak, önündeki kağıdı; yazamadığı düşüncelerini de birlikte katlayarak balkonundan yüzüne vuran, kim bilir hangi zamanlardan gelip yüzünü okşayan rüzgara bırakıyor.
Bir kuş kadar özgürce uçup tüm sıkıntılarını da alıp götürsün, sırf kendi yapamadıklarını gerçekleştirsin diye...