- Kategori
- Turlar
Antalya'ya Kar Getirdim!

Objektifimden yat limanı...
Pazartesi, 1 saat 50 dakikalık uçak yolculuğunun ardından Antalya’ya vardım. Antalya’ya varmadan evvel, MB dostlarımdan sevgili Aynur Hanım’dan (ayrıntıda gezinmek) Antalya’nın hava raporunu ayrıntısıyla öğrenip kıyafet seçimimi ona göre yaptım.
Uçakta pilotumuzun bilgilendirmesi bana tebessüm ettirdi: “Sayın yolcularımız yerden yüksekliğimiz
Hava çok soğuktu. Bendeki şansa bak! Erzurum’dan kalk Antalya’ya gel, seni karla karışık yağmur ve fırtına karşılasın! Hani bir türkü de geçiyordu: “Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur!” Allah’ım bu nasıl soğuk? Bırrr! Soğuk, adeta içime; hatta bütün iliklerime işledi.
Antalya’daki eğitimci dostlarıma ben “Erzurum’da bu kadar üşümedim!” deyince güldüler, latife yaptığımı sandılar. Allah’tan aralarında Erzurum’un soğuğunu bilenler vardı da bana destek oldular.
Antalya’yı biraz dolaştım. Dönerciler Çarşısı, Kalekapısı ve restore edilen tarihi evler ve sokağıyla Antalya’nın eski yerleşim birimi… Hani, fotoğrafı görülen yat limanının üstü. Sonra Konyaaltı Caddesi ve deniz kıyısı… Ve soğukta çarşı pazar…
Arkadaşların yanına geldiğimde soğuktan, yanaklarımda tatlı bir ateşlenme hissediyordum. Ben bu hissi en son, öğrenciyken okul bahçesinde oynadığım oyunlara dalıp üşümeyi unuttuğum zamanlar yaşamıştım.
Neyse, efendim! Ardından arkadaşlarla buluştuktan sonra Kemer'e doğru, Antalya’dan yaklaşık
Ertesi gün seminerler, çay, kahve molaları ve yemek araları… Boş zamanlarda otelin egzotik bahçesinde ve kumlarda gezinti yaptım. Hava da ısınmaya başlamıştı. Yanımda Antalya’ya getirdiğim soğuk, yerini Akdeniz’in sıcak güneşine bırakmış, sırtım sıcak görmüş ve yaklaşık dört aydır buz tutan kemiklerim çözülmeye başlamıştı.
Antalya’da kışın denize girmek mümkün. Yaklaşık 20-25 derecede seyreden bir sıcaklık var. Aynı zamanda deniz kenarından yaklaşık
Yazın kentin yerlisi, aşırı sıcaklardan kaçarak kıyıya göre daha serin olan Korkuteli ve Elmalı’ya yaylağa çıkarmış. Tabii şehir de yerli ve yabancı turistlere kalırmış.
Uzun yıllar Antalya’da altyapı yokmuş. Kaya türü olan falezler, adeta filtre olup atık suyu emip denize temiz suyu taşıyormuş. Falezler bol gözenekli, delikli taşlardan oluşuyor… Kentin nüfusu artınca falezler yetersiz kalmış ve altyapı çalışmaları başlamış.
Antakya’dan karayoluyla gelen arkadaşım, Antalya’ya gelmek için 22 saat yolculuk yaptığını söyleyince çok şaşırdım. Hani Antakya, Antalya’ya bu kadar yakınken?.. Sonra öğrendim ki, Antalya-Mersin-Adana- Antakya yolu çok berbatmış. Çok keskin virajlar varmış yol boyunca... Peki Karadeniz’e çok güzel sahil yolu yapılmışken neden turizm cenneti Akdeniz’in yolları böylesine kötüydü acaba? Antalyalı dostlarımdan aldım cevabı:
“Hocam, Antalya’daki yatırımların çoğu yabancı sermayeye ait. Yolları onlar yaptırmıyor ve yolların iyi olmasını istemiyorlar. Yollar iyi olursa turistler Antakya’ya; Antep, Urfa, Adıyaman’a, Nemrut’a giderler. Halbuki onlar, turistlerin Antalya’dan çıkmasını istemiyorlar..” İlginç cevap.
Dört gün sonunda beni havaalanına götüren taksiciye “Buraların en meşhur türküsü nedir?” diye sordum. “Bilmem mi, ben buranın yerlisiyim ve en meşhur türkümüz de Antalya’nın mor üzümü/Severler boyu uzunu..” O türküyü mırıldandım, dinledi. “Hocam bu türkünün söz yazarı benim eniştem rahmetli Cevat Uyanık!” demez mi? Hatta türküde geçen “varamadım Akça kızın göçüne!” mısrasındaki “varamama”sının nedeninin, Dağ nahiyesinin Çubukbelinin meşhur rampasının (çetin yokuşun) olduğunu söyledi.
Yazacak çok şey var, var da uzun sözler vurgusunu yitirir...