16 Temmuz '12
- Kategori
- Beslenme
Antin kuntin tariflere bulaşmadan bebeye yemek sevdirme sanatı

--- Başlığı okuyan acayip tüyolar vereceğimi sanıyorsa yanılıyor, beklentiyi yüksek tutmadan okuyacaksanız okuyun, sonra "bu ne be!!" diye burun kıvıranı çok pis tepelerim! ----
“Yemek” konu başlığı benim bam telim, ben kim olursa olsun zorla yemek yedirilmeye çalışılan insana üzülüyorum. Televizyon karşısında birbiri peşi sıra tıkıştırılan lokmalara, arkasından koşularak bir kaşık daha yedirilmeye çalışılan çocuklara çok dertleniyorum. Belki benzer muameleyi hala gördüğümdendir bilmiyorum.
Çocukluğumun derinliklerine tüpsüz dalmak lazım belki de. Aman vurgun yemeyelim :P
Bebekken bana yedirilen beyin çorbaları hala bir şehir efsanesidir misal. Annem benim az yememden o kadar çekti ki, bugün kendisine sorsan, muhtemelen şimdiki sağlığımı o zamanlar kaktırılmış gıdalara borçluyumdur.
Bizim zamanımızda sorun “az yedin çok yedin”di. Şimdi yedirilen yemeğin niceliğinden çok niteliğine takılmış durumda. Nitelik mühim mevzu, lakin ipin ucu yine kaçıyor kanımca.
Bizim çocukluğumuzun geçtiği günler, hiçbir annenin dolmanın içindekinin pirinç olması yerine bulgur olmasını kafaya takmadığı güzel günlerdi.
Hadi bulguru koydun lahana sarmasının içine, sen o sarmayı ağza koyar mısın acaba? Ayrıca olay pirinç zararlısını (!) dışlamak mıdır yoksa çocuğa lahanayı sevdirebilmek midir? Ben pirinç tüketmesi pahasına lahanayı sevmesini tercih ederim.
Sonra o kuru fasulyenin yanına “az pilav” bizim kültürümüzdür yav, bebem kültürümü sahiplenmesin mi? (yanına da soğanı yumruğunla kırdın mıydı, cücüğünü yiyeceksin, oh mis:P)
Bizim zamanımızda benimki de dahil olmak üzere hiçbir anne, “ne çok karbonhidrat aldı bu ara” diye kek, börek, kurabiye pişirmezlik etmezdi. Çocuk bu, diyet bisküvisi kemirecek değil ya! Ayrıca her ara öğünde meyva da yemek istemeyebilir, gayet normal!
“Arca çok mu süper düper yiyor da sen gelmiş ahkam kesiyorsun” diye sorana katiyen dalmam, doğrudur, ben olsam bu kadar lafa ben de sorarım.
Zira blogger’ın en sevimsizi ahkam kesenidir, hiç hazzetmem!
Bugüne kadar Arca’nın yemekle sorunu olmamıştı.
Mesela televizyon karşısında hiç yemek yemedi. Bir yaşından beri bizimle aynı tencereden yiyor, öyle özel yemek pişirilmedi. Sonra henüz yedi aylıkken pirzola yemeye başladı. Miktarlar desen, yemek tarihinde küçük bir tencere köfteli çorbayı bir öğünde bitirmek, 4 tabak domatesli makarnayı yorgunluktan ölesiye kadar yemek, 350 gramlık bir çipurayı bitirmek, iki tabak kıymalı bamyaya bana mısın dememek de olmak üzere sayısız anı biriktirmişliğimiz var.
Ne ara oldu bilmiyorum ama şu anda öle bayıla yediği balığı ağzına sürmüyor. Ne yollar denedim hayır olmuyor. Kısacası artık Arca’nın yemekle münasebetinden hoşnut değilim.
Bir de uzun süren iştahsızlık dönemi beni ciddi anlamda gelenekselleştirdi. Yemek yesin diye yalvaracağımı hiç düşünmezdim. Zira ben “yemiyorsan kalk sofradan, acıkırsan yine aynı yemek önüne konacak” ekolünü benimsemiş bir insanım.
Ne zaman ki doktor “büyüme geriliği” anahtar kelimesini telaffuz etti, ne zaman ki İlker “büyümüyor bu çocuk dediklerinde sen de o burun kıvırdığın analar gibi peşinden koşarsın” diye gazı verdi, ben ben olmaktan çıktım. Yaptırımlar geldi peşi sıra… Daha doğrusu benim masum sandığım bildirimler, birer ikişer tehdit sinyalleri vermeye başladı.
Yeliz : Annecim tabağındaki bitir lütfen
Arca: Neden?
Yeliz : doyman için
Arca: Hayıııırrrr, yemekten sonra çikolata yemem için!!
Ben “yemeğini bitirdikten sonra tabii ki çikolata yiyebilirsin” olumlu bildirimini yaptığımı düşünürken meğer çocuğa çikolata yiyebilmek için yemeğin bitirilmesi gerektiği mesajını veriyormuşum, şahane!
Öyle bir dönem geçirdik ki, Arca ağzında bir et parçasını yaklaşık bir saat öylesine tuttu, ne tükürdü ne yuttu.
Bu süreçte hala sıkıntılar var ama hala uçurumun eşiğine geldim diyemeyeceğim. Zira henüz TV ve peşinden kaşıkla koşturma aşamasında değilim. (alkış!)
Uzun soluklu, ciddi sabır ve babayla işbirliği gerektiren bir yöntem peşindeyim bu aralar…
Bilimsel yöntem filan değil, İsviçreli bilim adamlarının ve eğitimcilerin görüşlerine henüz başvurmadım, her şey tamamen doğaçlama gelişti.
Önceden deli gibi yediği ıspanağa iştahsızlık sürecinde burun kıvırmıştı. İşin peşini bırakmış görünüp her hafta ıspanak pişirmeye, yalana yalana yemeye devam ettik. Uzun bir süre sonra baktık o da yemek istiyor. Şimdi benden çok yiyor.
Meyve suyu hazırlayıp duruyordum, katı meyve sıkacağının canı çıkmıştı. Meyve suyuna da gıcık olurum, posasını yemedikten sonra suyunu içmenin manası ne kardeşim? Taze sıkılmış portakal suyu tamam da bir kilo meyveyi şekeriyle, posasız bir bardağa öğütmüşsün vitaminden başka ne faydası var? Neyse bu meyve suyu alışkanlığı da bir süre sonra yerini meyve saatine bıraktı. İlker hemen her akşam elma, portakal, armut soydukça, Arca da nasiplendikçe rutine bindi. Geçen gün baktım, tabağa meyve koymuş, uyuklayan İlkeri dürtüyor, kalk meyve soy diye.
Uzun lafın kısası, tıkıştırmak değil de, birlikte sofraya oturmak, aynı şeyleri yemek, dengeli beslenmeyi kendimiz de uygulamak işe yarayabilir. Şimdi o içime oturan “balığa karşı soğukluk” dönemini de böyle atlamaya çalışacağım. Artık “balık ye, faydalıdır” demiyoruz. Biz mis gibi balığımızı pişirip yiyoruz. O da sağlıklı başka bir seçenekle idare ediyor, şimdilik.
Var ya bu yöntem balıkta tutarsa, blog aleminin dötü kalkmış anası diye değiştireceğim nick'imi, ahan da buraya yazıyorum!