- Kategori
- Gündelik Yaşam
Araba hikayeleri ( + 16 )

Aynından bir tane :)
Daaaaaaaaaatttttttttt! (Korna sesi.)
Cızzzzzzzzzzttt! (Ani fren.)
“Hiiiiiiii!!!” (Kaçınılmaz sona gidişin nidası.)
Küüüüt! (Arkadaki araba öndekine yapıştı.)
Anlık sessizlik…
Arkadan vuran hışımla dışarı çıkıyor:
“Ne demeye aniden frene basıyorsun kardeşim!” (Suç bastıracak ya.)
“Ehliyeti bizim Şen Kasap'tan mı aldın len! Takip mesafesi diye bir şey duymadın mı hiç?”
…
Araba hikâyeleri…
Bu bölümde kendi yaşadığım komik araba hikâyelerinden söz etmek istiyorum. Hem de biraz tatlandırarak, biraz abartarak.
Benim dedem mukallit bir adamdı. Aynı zamanda iyi de bir hikâyeci. Anlattığı her şeyi biraz tavsıllandırarak anlatırdı.
'Tavsıllandırmak' sözcüğü TDK sözlüğünde yok. Sanırım bu sözcük de tamamen bizim yöreye ait. Anlamı; herhangi bir konuyu anlatırken, dinleyicileri (yazılı ise okuyucuları) eğlendirmek amaçlı, biraz mizah sosuna bandırarak, hafif nüktedanlık katarak ve elbette az buçuk abartarak anlatmak.
İşte ben de bu hikayeleri biraz tavsıllandırmayı düşünüyorum.
İlk arabamdan söz edeyim size. Tabii ki, öncesinde otoriteden kaçırarak kullandığım arabalar hariç(!)
İlk arabamı almamda babam destek oldu. Yani maddi açıdan. Zat-ı muhterem bir Renault hastasıdır. Hala Renaultdan başka markaya binmez hazret(!) Paranın bir kısmını (çokca bir kısmını) kendisi sağlayacağı için, kuyruğunu borca kıstırmış devletçikler gibi, O ne derse onu almaya mecburdum. Adam para desteği veriyor, tabii ki onun dediği marka alınacak! Ne derse o!
Neyse, gitti pazara, geldi pazardan. Elbette bir renaultla. Anahtarı uzattı ve yeryüzündeki en muhteşem mucizeyi satın almışçasına; “bak bakalım pencereden” dedi. Baktım, bir adet Renault station, ama beni mutluluktan uçuracak harika bir özelliği var; kırmızı! Deli kırmızıyı severmiş, bilirsiniz, bir kırmızı tutkusu var sormayın(!) Babam da bir yandan, "ufak tefek tamirleri yapılınca, canavar olur bu araba" diyor, veriyor gazı(!)
Allah! Bir sevinç bende bir sevinç! Hemen aşağıya inip atladım arabaya.
Araba mı dedim ben?
Kontağı çevirir çevirmez önce bir “gır gır gır” sesi geliyor ama bir türlü marşı almıyor. Bir daha bir daha derken, çalıştı bizimki. Telaştan mıdır nedendir, elim silecek koluna değdi! Hay değmez olaydı, düşüvermesin mi? Tıpkı o fıkradaki gibi. Fıkrayı anlatmadan geçmek olmaz:
Adamın birinin malum uzvu iş görmez olmuş. Denemediği hacı-hoca-üfürükçü kalmamış. Konu komşu, ot çöp önermişler. Onları da yapmış. Yine tık yok. Sadece tıksız olsa neyse, bir tuhaf morarma da başlamış. Nihayet bir doktora gitmeye karar vermiş. Derdini anlatmış. Doktorun uzun muayenesinin ardından adam, umutsuzca sormuş: "Çok mu kötü doktor bey?" Doktor; "hayır hayır" dedikten sonra; “Şöyle doğrul bakalım” demiş. Adam sevinçle doğrulmuş. “Bir de kuvvetlice öksür bakayım.” Adam öksürmüş. “Hah” demiş doktor, “bak, kendiliğinden düştü.”
O hesap, bizim kırmızı canavarın silecek kolu ben dokunmasam da kendiliğinden düşmeye hazırmış meğer. Vitesler desen geçmemek için elinden geleni arkasına koymuyor. Fakat babama “bu arabada iş yok” denemez ki! Ayıp olur. Öyle gururlu ve gülümseyerek bakıyor ki; “ben bunu beğenmedim” deme şansım sıfır. Tıpkı on ikinci filoyu “biz bunu istemezük” diyemediğimiz gibi(!)
Babam, kızına harika bir hediye (yarı hediye sayılır) almışlığın zevki ve mutluluğu ile memlekete döndü. Ben kaldım düldülle baş başa.
Camların kimisi açılıyor, kimisi sıkışmış mı, yapışmış mı anlayamadığım bir şekilde, hayatta kıpırdamıyor. Göğüslüğün yarısını fareler yemiş sanki, sağa yahut sola sinyal verdiğim de dönüşten sonra, sinyal kolu otomatikman geri gelmiyor, hala orada takılı bir vaziyette “tık tık tık tık” yanıp sönmeye devam ediyor. Kısaca, dökülüyor araba.
Ertesi günü renaultlardan anlayan bir usta tanıdığımıza götürdüm arabayı. Şöyle bir baktıktan sonra bildik soruyu sordu:
“Kaça aldınız arabayı?”
“Şu fiyat”
“İyi kazıklanmışsınız!”
“…”
Diyecek bir şey yok tabii ki. Peder öyle uygun görmüş(!)
Geçtik arabanın başına, her gün sanayideyiz. Bir yerini tamir ettiriyorum, başka bir yerinden sorun çıkıyor. Bir kere her sabah ittirilmesi gerekiyor. Neler öğrendim o araba sayesinde. Sabah arabanın başına geçiyorum, çevreyi gözetliyorum. Etraftan yaklaşmakta olan, şöyle gücüne kuvvetine güvenebileceğim birileri çıktı mı benim ezber cümle hazır:
“Kardeş bir el atıverseniz de şunu ittirsek, yine çalışmadı benim külüstür”
Bizim insanımız harbiden iyidir. Hiç kimse “hayır” demez.
Ben hemen içine atlayıp; el frenini indiriyor, vitesi ikiye alıyor, debriyaja basıyorum. Çalışma tekniği belli: Azıcık hızlanınca aniden ayağını debriyajdan çekiyorsun, çalışıyor. Arkada kalan günün yardımcılarına iki korna sesiyle teşekkür edip; doğruca sanayiye gidiyorum. Başka yerleri yaptırılacak(!)
Bir iki hafta içinde bayağı bir adam ettik arabayı. Az daha uğraşsak konuşacak ve “Yahu bırakın beni, çok yorgunum” diyecekti, ama ben de pes etmek yok! Ha bire dayıyorum multi vitaminleri ki; belki gençleşir(!) Ne mümkün, ne mümkün!
Bir gün akşamüstü attım arabaya yeğen, çoluk çocuk kim varsa, onları bir çay bahçesine götüreceğim. Şehrin çıkışında tenha, üstelik çocukların eğlenebileceği oyuncakların da olduğu güzel bir yer var, oraya gidiyoruz. Arabanın içi ful neşe. Doğru düzgün çekmeyen bir de radyosu var, arada istediği kanalı bulup çalıyor, arada Cezayir Radyosu mübarek, sırf cızırtı(!) O da açık. Keyifler bin beş yüz. Köy yoluna girdim, bir yüz metre gittim gitmedim, direksiyon aniden sağa çekmeye başladı. Ahanda ne oluyoruz, demeye kalmadı, stop dedi(!)
İndik baktık! Jant yarılmış! Lütfen dikkat edin, "teker patlamış" değil; jant parçalanmış!
Acaba diyorum, araba tarihinde jantını parçalayabilen başka bir araba var mıdır? O gün, o saat vazgeçtim adam etme çabasından. Ertesi gün ustaya, "ne verirlerse bunu sat, üstüne ben borçlanayım temiz bir şey alalım" dedim.
Sözünü ettiğim yıllar 90'ların ortaları. Doğan görünümlü Şahinlerin bile havasından geçilmiyor. Tabi asıl ağa babaları Doğanlar. Ne mümkün onlara yetişmem!
Üstüne borçlanarak bir hafta sonra ilk Şahin’im oldu: Babası Hacı murat olan bir 131 (!) Adını Şuayke verdim.
Bembeyaz!
Camlarının hiç biri sıkışmış değil, sinyal kolu kendiliğinden geri geliyor, üstelik silecek kolu da düşecek gibi değil, sağlam. O da arada sırada naz ediyordu çalışmak konusunda ama kırmızı kadar değil. Çok kahrımı çekti garibim, onun borcunu ödeyince, Gece beyazını, ondan sonra Cimcime’yi, sonra Bektaş’ı, sonra Nehir’i ve saire, ve saire birkaç araba değiştirdim.
Her birinin kendine göre maceraları oldu. Elbette her biriyle benim maceralarım da.
Asıl komediyi Bektaş’la yaşadık tabii.
Onu sonra anlatayım artık…