- Kategori
- Öykü
Araknafobia

Soğuk, güneşsiz, sessiz bir Pazar sabahı…
Titreyen elleriyle gözlerini ovuşturdu. Çapaklı kirpiklerinin direnişini yendi ve ışığın retinasına ulaşmasını sağladı. İhtiyar dünyaya gelişinin 27648’inci sabahına uyanan bir ihtiyardı O. Bırakın günleri, ayları… Kaç yaşında olduğunu bile unutalı epey bir zaman olmuştu.
Tavana dikti gözlerini, ahşap tavanın ezberlediği her bir kıvrımına göz gezdirdi. İki dilme arasına iki gün önce ağ örmeye başlayan örümceğe kaydı gözleri, dün aynı vakitten bu yana beş sıra daha arttırmıştı ağını. Örümceğe seslenmek istedi fakat, beyni ve sinir sistemi aralarında yaptıkları istişare sonucu fazla efor sarf edeceğine karar vererek buna izin vermediler. Dudaklarında hissettiği belli belirsiz bir titremenin ardından vazgeçti örümceğe seslenmekten. İçinden geçirdi sadece, ses tellerinin üretemediklerini: ''Biliyor musun örümcek? Gençlik yıllarımda araknafobim vardı. Sizden kaçarken defalarca düştüm. Birçok kez sahnede çığlık atıp programı bozdum. Hatta evimi bile değiştirdim. Şimdi ise düşünüyorum; meğer derdim yokmuş benim. Bak işte evi istila etmiş durumdasınız. Ben ise bir hayli memnunum bu durumdan. Sizi izliyorum.''
Borcu ödenmemiş doğalgaz faturalarının intikamıydı içeride kol gezen soğuk. Ve içeride kol gezen soğuğun öfkesiydi yorgan dışında kalan bölgelerinin jilet kesmişçesine acıması. Henüz sabahın 6’sıydı. Güneşin, soğuğun kabadayılığına son vermesine iki saatten fazla bir zaman vardı. O vakte kadar yapabileceği tek şey örümcekleri izlemekti.
O gün şansına güneş daha bir istekli okşadı yüzünü… Hissetmediği burun ucunda karıncalanma başladı. Yer çekiminin yardımıyla kafasını sağa doğru bıraktı. Yüzü tam pencereye bakıyor, güneş tam yüzüne vuruyordu.
Az da olsa ısındığını, gecenin ruhuna vurduğu prangaların çözüldüğünü hissetti. Artık yatağından kalkmak istediğini iletti beynine; beyni, sinir sistemiyle yaptığı istişare sonucunda kalkabileceğini söyledi.
İnsanın yatağından kalkarken bile zorlandığı zamanlardı. Ruhunun halen fırtınalar kopardığı doğruydu fakat bedeni, çiçekçi dükkânına geleli üç beş gün olmuş, bir iki gün daha satın alan olmazsa çöpe atılacak solgun papatyalardan farksızdı.
Yatağının içinde doğrularak oturdu. Çapaklı gözlerinin oluşturduğu buğu ardından odanın içini seyre daldı. Her şey eskiydi… Her şey solgun… Her şey tozlu… Odanın mat rengini bozan tek şey ağzı açık bir market poşeti içinde duran farklı renklerdeki ilaç kutularıydı. Her gün düzenli içilmesi gereken ilaçlar, kutularından çıkmayalı haftalar olmuştu.
Uzun… Çok uzun bir yol yürümüş kadar yorulmuştu teneke lavabonun önüne ulaştığında. Kalbi, bir insanın avucunda tuttuğu serçe kalbi kadar tedirgindi. Pirinç musluğun başını çevirdi. Suyun akmasına şaşırdı. Doğalgaz ve elektriği kesileli hayli zaman olmuştu. Suyu da bugün yarın kesilirdi.
Yüzünü yıkadıktan sonra, başını aynaya doğru kaldırdı. Aynadaki görüntüsünü izledi… ''Biliyor musun ayna? İnsan aynada kendini göremez. Gördüğü sadece başka bir insanın baktığında onu nasıl gördüğüdür. İnsanın kendini görebilmesi için ayna yeterli gelmez.'' Diye seslendi. Bu kez içinden değil, ses tellerinden yükseliyordu kırık, boğuk bir ses.
Elini yüzüne götürdü. İnce parmaklarını, yüzündeki kalın çizgilerde gezdirmeye başladı. Alnının çizgilerini okşayarak seslendi:
''Burada mı saklısın Neriman?''
Parmaklarını göz kenarlarında uzanan çizgilere kaydırdı ve tekrar seslendi:
''Yoksa burada mı Neriman?''
Yüzündeki her bir çizgiyi ağır ağır okşadı. İki parmağıyla çizgilerini ayırıp içlerine baktı. Ne ara oluşmuştu da bu kadar derinleşmişti bu çizgiler diye düşündü. Sonu görünmez dipsiz kuyuydu her biri.
Ağlamaya alışık gözlerinin kenarlarından akan gözyaşları süzülerek yanağındaki dikine çizgilerin arasına doluştu. Eskisi kadar çok gelmiyordu gözyaşı fakat eskisinden daha çok yakıyordu yüzünde dokunduğu yaralara. Aynadaki görüntüsüne bakmaya devam ediyor, kendini görmeye çalışıyordu. Derken bir ses dalgası daha havalandı ihtiyar dudakları arasından havaya:
''Neredesin Neriman?''
***
Saygıyla... 15 Ekim 2018 - Denizli / Özkan SARI