- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Arkadaşım ve hayvanat bahçesi...
1966- 1968 Yılları… Köydeki okulu bırakıp, kentteki okula başladığım dönemler. Okul, kenar mahallede. Yeni ve kaloriferli. Belki de kentin tek kaloriferli ilkokulu. Çevrede başka okul yok. Bu nedenle, kenar mahalle sakinlerinin, uzak-yakın demeden, çocuklarını gönderdikleri tek okul. Derslikler oldukça kalabalık. Öğretmenler sert ve acımasız. İkinci yarıyıl, yapılmakta olan komşu okulun bitmesi nedeniyle 50- 60 öğrencili sınıflar birden 10- 20 kişiye inivermişti. Bu nedenle sınıflar birleştirilmiş, ikili öğretimden, normal öğretime geçilmişti. Öğretmenlerin bir kısmının yeni okula verilmesi, sert öğretmenleri de azaltmıştı.
Öğrenci sayısının bu denli azalmasının nedeni, sadece bir okulun daha açılması değildi. Velilerin çocuklarını evlerine yakın olan okula göndermeleri doğaldı. Ama bu doğallık kenar mahalle sakinleri içindi. Yirmibeş kişilik sınıfımızda, parasal durumu birbirinden farklı sadece iki öğrenci vardı. Arkadaşımız vardı, diyemiyorum. Çünkü onlar, bizlerle arkadaşlık etmezlerdi. Bu arkadaşlardan biri, bir süre, diğer bir okula giderek aramızdan ayrıldı. Daha sonra tekrar aramıza döndüyse de, bizimle arkadaşlık etmedi. Bizimle konuşmak zorunda kaldığı zamanlar, adlarımız yerine "Köylü!" diyerek hitap ederdi. Bizim her ne kadar zorumuza gitse de, bize "köylü" demekte haksız değildi hani. Çünkü bizim sınıf, anılan iki kişinin dışında hep köylüydü. Bir araya geldiğimiz zamanlar hep köyden konuşurduk.
Kentliler göndermezlerdi çocuklarını bizim okula. Okulun yerleşik bir düzeni yoktu. Kaloriferliydi ama, Yetiştirme Yurdu öğrencileri bu okuldaydı. Daha doğrusu, bu okulun ikinci katı Yetiştirme Yurdu idi. Köylü çocukları, kimsesiz çocuklar, yeni/ yerleşmemiş okul, sert öğretmenler gibi durumlar, kentlilerle bir arada olmamızı engelledi. Onların çocukları, kentin en eski okullarından birinde okurdu.
Bir eğitim yılı böyle bitti. İkinci yıl, diğer kentli öğrenci, birinin ben olduğum iki köylü öğrenci ile bir grup oluşturdu. Bu öğrenciden gizli bir çekingenlik duyardık. Babasının Milli Eğitim’de çalıştığını söylerdi. Evleri, okulun hemen yanındaydı. Biz, yerlerimizden kalkar kalkmaz, çoğunlukla kahvaltı etmeden okula koşmamıza karşın, O zilin çalmasına beş dakika kala evden çıkar, geldiğinde de derse girerdik. Köylü çocuklarıyla oynamazdı. Zaten oynamayı da bilmezdi. Oyunda sürekli kavga çıkarır ve bizi aşağılayıcı konuşurdu. Sonra, öğretmene ya da odacıya söyler, odacı ya da öğretmen bize dayak atardı. Annesi, babası sık sık okula uğrar, odacıya oğullarını dövenleri dövmesini, O’na göz kulak olmasını tembihlerlerdi. Odacı da aldığı emirleri yerine getirirdi. Bizim anne babalarımız, öğretmenlerin çağırmasına rağmen okula gelmezlerdi. Öğretmenlerimiz de bize kızardı.
Her sabah, elinde bir çitil ile bakkala süt almaya giden arkadaşımızın babası gözlüklü bir adamdı. Bizim babalarımızın gözlüğü yoktu ve bakkala süt almaya da gitmezlerdi. Ayrıca, sütü bize, hasta olduğumuz zamanlar ilaç yerine içirirlerdi. Bizim arkadaşın babasını, yeşil renkli, yan kapısında RESMİ HİZMETE MAHSUSTUR yazan bir jeep sabah götürüp, öğle getirip, götürürdü. Arkadaşımız, fırsat buldukça, jeepi sürdüğünü anlatır, biz de ayaklarının gaza ve frene yetişip yetişemeyeceğini düşünemezdik. Ama dinlerdik.
Arkadaşımızın elinin üzerinde, başparmağı çevresinde temreğiye benzer bir yara vardı. Tüm öğretmenler ve hizmetliler bu yarayı iyileştirmek için, bildikleri her şeyi söylerlerdi O’na. Kimisi karı-koca ilaçlarını tavsiye eder, kimisi de "Doktora gittiniz mi?" derdi. İlgiye en çok gereksinim duyan yurt çocuklarıyla ise, kimse ilgilenmezdi.
Arkadaşımız, okulun önünde satılan tatlılardan ve şalgamlardan almazdı. Bunların mikroplu olduğunu, evlerinde çok tatlı bulunduğunu söylerdi. Söylerdi söylemesine ama, yine de yiyenleri “Bana da verin!” dercesine izlemekten geri kalmazdı. Harçlıklarını, kumbarasında biriktirdiğini söylerdi. O zamanlar, "kumbara" da "biriktirme" de bize yabancı olan kavramlardı.
Arkadaşımız, güneş görmemiş yüzlü, dolgun yanaklı bir çocuktu. Büyükçe, bizimkilere hiç benzemeyen bir çantası vardı. Bu çantaya, kolejli çantası, derlerdi. Ederi, 25 TL imiş. Bizim çantalar ise, 7, 5-10 TL’yi geçmezdi.
Postanenin yanında duran, insanları tartıp, boylarını ölçen kantarcı, bir gün, elinde kantarıyla çıkıp, okula geldi. Öğretmenimizin sözü üzerine hemen tek sıra olduk. Kantarcı amca, önce boylarımızı ölçtü, sonra ağırlığımızı tarttı. Sınıfımızın en uzun boylusu 38, arkadaşımız ise 42 kg geldi. Uzun boylu arkadaşımız kantarcıya, "O benden nasıl ağır gelir? Senin kantarın yanlış" diyerek itiraz etti. Bunun üzerine kantarcı, her ikisini tekrar tarttıysa da sonuç değişmedi. Buna rağmen uzun boylu arkadaş, kantarın yanlış olduğuna inanmıştı. İnanmasa, "Senin kantarın yanlış" diyerek söylenmeye devam eder miydi hiç.
Uzun boylu arkadaşla kardeşi, daha ilkokuldayken ailelerinin geçimlerini üstlenmişlerdi. Okuldan sonra, tabakhanede derilerin çivilerini sökerlerdi. Annelerinin bir gün okula gelip, durumlarını öğretmenimize anlatmasından sonra, her gün birisinin okula gelmemesine izin verdi öğretmenimiz. Bundan sonra kardeşlerin, her gün biri okula gelmedi. Ders bittikten sonra, tabakhaneye onları seyretmeye gittiğimiz de olurdu. İki günde bir, Akdeniz’in kavurucu sıcağı altında, sabahtan akşama kadar ayakta çalışan bir çocuğun, 38 kg gelmesinin bile fazla olduğunu nerden bilsin arkadaşımız.
Şehirli Arkadaşımız, çamaşır makinesinin çamaşırları yıkamasından, buzdolabının yiyecekleri korumasından da anlatırdı. Buzdolabını, kente geldiğimiz günlerde bakkallarda gördüğümüzden pek çekici bulamıyorduk. Ama, eskimo (şekerli buz), dondurma yapmasından dolayı, buzdolabı olanları kıskanmıyor değildik. Çamaşır makinesini, ancak iki yıl sonra görebildim -bize göre- zengin bir tanıdığın evinde. Çamaşır makinesinin olduğunu duyunca, bizimkilerle birlikte, ben de, özel olarak makineye bakmaya gittim. Çamaşır makinesi hakkında, köklü bilgiye böylece sahip olabildim(!)
Bir gün okulda müsamere gibi bir şey yaptılar. Bazı öğrencilerin velileri gelmişlerdi. Gelenlerin hemen hepsi kentlilerdi. Konuklara çay ikram ettiler. Çayı, bizim tek çaydanlığa benzemeyen sarı renkli, büyükçe bir çaydanlığın musluğundan doldurdular. Ayrıca bu büyük çaydanlık bir prize takılıyordu. Musluklu ve elektrikle çalışan bu büyük çaydanlığın adı semaver imiş. Kim bilir, semaverde pişip demlenen çay ne denli nefisti. Nefis olmasaydı, konuklar höpürdeterek içerlerken, ağzımız sulanır mıydı hiç? Bu koşullarda tanıştık semaver ile. Bu semaveri, bizim arkadaşın kız kardeşi getirmişti. Arkadaşımız genişçe anlattı semaveri bize. Biz de aydınlandık tabi.
Arkadaşımız, tüm bunları anlatırken, arkadaş olamamıştık henüz. O anlatır, biz de kulaklarımızı, gözlerimizi dört açarak dinlerdik. Soru da soramazdık. Anlattıklarını defalarca anlatmasına rağmen, her anlatışında ilk kez anlatıyormuş gibi heyecanlanır, biz de ilk kez dinliyormuş gibi hayranlıkla, pürdikkat dinlerdik. Biz dinledikçe eziliyor, O dinlettikçe bize doğru yaklaşıyordu. Günler geçtikçe arkadaşlık ilerliyor, dostluğa doğru gidiyordu.
Artık, okulun önünde satılan mikroplu yiyeceklerden O da yiyor, mikroplu yerlerde birlikte misket/bilye oynuyorduk. Arkadaşımıza, takma adlarıyla da hitap etmiyorduk. Kavga de etmiyordu kimseyle. Odacıya da söylemiyordu. Okula, bizler gibi erken geliyor, bazen de, öğle aralarında eve gitmiyordu. Mikroplu yiyeceklerden daha fazla yiyebilmek için, kız kardeşinin harçlığını zorla aldığı da oluyordu. Bu davranışlarından ötürü, annesinden dayak yediğini gizlemeden anlattı bir gün. Böyle olduğu halde, köylü çocuklarıyla mutlu olduğunu hiç saklamıyordu.
Bu olanaklara sahip arkadaşımızın başarısı olağanüstü değildi. Bizden birazcık farklıydı. Hem de her derste değil. Tüm derslerini babasıyla birlikte çalıştığını, ev ödevlerine babasının yardımcı olduğunu, hatta bazılarını onun yaptırdığını söylerdi. Bunu bildiğimiz için, ödev yapmadığımız zamanlar, O’nun defterinden çekmeyi ihmal etmezdik.
Eğitim yılı sonuna doğru, parasız yatılı Öğretmen Okulu sınavlarına -okuyacağım deyip de- başvurmayan iki öğrenciden biriydi arkadaşımız. Diğerinin kim olduğunu bilirsiniz. Öğretmenimiz, yatılı okulun nimetlerini anlatınca, hepimiz orada okumayı candan istedik. Köylü çocuklarının hangisi istemezdi ki? Arkadaşımız ise hiç ilgilenmedi. Daha sonra O’nun paralı koleje gideceğini öğrendik. Neden gitmesin, zengin çocuğu değil miydi? Kolejler de, zengin aile çocukları için açılmamış mıydı?
Sevinerek belirteyim ki, dostluğumuz, mutluluğumuz hiçbir kırgınlık geçirmeden mezun olana dek sürdü. Nerden bilebilirdim o günler, üç elemanlı kümenin, ilkokuldan sonra üç parçaya bölünüp, birbirlerini tanımayacaklarını, birbirlerine yabancı olacaklarını, birbirleriyle hiç biraraya gelemeyeceklerini, birbirlerini hiç göremeyeceklerini…
Öğretmeniz bir gün; "Geziye gideniniz var mı?" diye sorduğunda arkadaşımız, Ankara’yı, Anafartalar’daki yürüyen merdivenleri ve Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi’ni anlattı. Hayvanat Bahçesi’nde, hayvanlara yiyecek vermişti. Aslanları, kaplanları, filleri, zürafaları, çıngıraklı yılanları, su aygırlarını, maymunları, çakalları, tilkileri, kedileri, köpekleri, renk renk kuşları, geyikleri ve yaban keçilerini bıkmadan usanmadan, her fırsatta anlattı. Biz de dinlemeye.
Öyle etkileyici anlatmış olmalı ki arkadaşım Hayvanat Bahçesi’ni; ilkokuldan sonra geçen ondördüncü yılımda Ankara’ya, Gazi Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumak için geldiğimde, ilk olarak Hayvanat Bahçesi’ni gezmek geldi aklıma. Sanki Ankara’nın en önemli yeri burasıymış gibi.
Beşevler’den bindiğimiz A. O. Çiftliği yazan otobüsten, sarı zemin üzerine zoo yazan levhanın gösterdiği yönde ilerleyerek, Hayvanat Bahçesi yazan durakta indik Reis ile. Zoon, Yunanca’da hayvan, demekmiş. Bileşik isimlerde n harfinin düştüğünü gösteriyor sözlük. Eş deyişle, zoo’nun değil, “zoon”un hayvan olduğunu belirtiyor, TDK Sözlüğü. Yoksa, “zoo” “hayvanat” anlamına mı geliyor?
Hayvanat Bahçesi yazan levhayı görünce, onbeş yıldır hayalimde canlandırdığım yere gelebilmenin mutluluğunu yaşadım sanki. Mutluluğumun esas nedeni, artık Hayvanat Bahçesi’ni anlatabilme olanağına sahip olmam, olsa gerek. Diğer bir deyimle, Hayvanat Bahçesi’ni anlatanları dinlemek zorunda değilim artık.
Hayvanat; "hayvan" ve "at" sözcüklerinin toplamıydı. Bu bahçede hayvanlar vardı. "At" da bir hayvandı. O halde "at" da vardı. Dedemin; bizi arkasına, ikinci eşinden olan torunlarını semerine bindirdikleri atı aradım tüm bahçede. Dedemin atı bordo renkli, alnında sakarı bulunan, uysal ve yaşlı bir hayvandı. Öleli yıllar olmuştu. Bahçede at olmadığını anlayınca, diğer hayvanların olduğu evleri/bölmeleri dikkatlice gezmeye başladım. Reis, bir şeyler aradığımı, tedirginliğimi hissedince, havadan, sudan nedenler sürdüm ortaya. "Dedemin atını arıyorum", diyecek değildim ya.
Büyük baş hayvanlardan; fil vardı, su aygırı vardı, zürafa vardı, aslanlar, kaplanlar, şu anda anımsayamadığım başka hayvanlar da vardı ama, “at” yoktu. Oysa levhada, “hayvanat” yazıyordu. Bir süre sonra kendi kendime şu yargıya varmıştım: Ya bu bahçede at yok, ya da hayvanat’ın at ile ilişkisi yok. Bilmem, belki at vardı da ben görmemişim. Neden olmasın? Bu düşünceler içindeyken; Öğretmen Okulu’nda Edebiyat öğretmenimizin söylediği "-at" ekinin Arapça’da, "-in" ekinin Farsça’da çoğul eki olduğunu anımsadım. Buna göre, "hayvanat" sözcüğünün dilimizdeki karşılığı "hayvanlar" imiş. Jeton, geç de olsa düşmüştü. Düştü ya, varsın geç düşsün.
Bahçe’nin içinde, "Kuşevi, Filevi, ..evi" yazan levhalara rastlayınca, yadırgadım doğrusu. "Yadırgadım", sözcüğü pek yerinde olmayacak belki ama, "Hem sevindim, hem üzüldüm", desem yanlış olmaz herhalde. Çünkü, "kumarhane, kahvehane, kütüphane, tımarhane, dershane, marangozhane, …hane" ve "Bizim köy şu kadar hane" sözcükleri hala kullanılıyordu. Bahçe’de, Arapça, "hane" sözcüğünün yerine, Türkçe "ev" sözcüğünün kullanılmasına sevinmeme izin verirsiniz herhalde.
Bu ülkede insanlar; hayvanat alıp satmıyorlar, hayvan alıp satıyorlar. Çobanlar, hayvanat otlatmıyor, hayvan veya hayvanları otlatıyorlar. Kasaplar, hayvanat kesmiyor. Dışsatımcılar, hayvanat satmıyorlar. Kaçakçılar, sınırdan hayvanat geçirmediler. Bu köyün hayvanatı değil, hayvanları diğer köyün otlağında otladığından kavgalar çıkıyor. E-5 yolu üzerinde, Çukurova Bölgesi’nde (Adana’da) Hayvan Hastanesi var, Hayvanat Hastanesi yok.
"-at" ve "-in" eklerinin çoğul ekleri olduğunu lisede öğrendiğimi daha önce söylemiştim. Buarada öğretmenimizin yetkeci tutumunu ve çalışkanlığını dile getirmeden geçemeyeceğim. Bu eklerin anlamını, açıklayacağım düşüncemde belki yanılıyorum diye, birçok kişiye sordum. Ne yazık ki, bilen çok azdı. Herkes Arapça, Farsça dilbilgisi okumadığı gibi, liseyi de okumuyordu. Okumak zorunda da değildi. Peki Ankara’nın kültür merkezlerinden biri olmasına ne demeli? İşte bu nedenlerle, Ankara’ya gelen herkesin görmek istediği Bahçe’nin levhasındaki "-at" ekinin kullanılmasına üzülmemek elde mi? Dileğim, yetkililerin çelişkinin farkına vararak üzüntüme ortak olmalarıdır. Çünkü, “Öğretmenim, kullandığınız sözcüklerin birçoğu Arapça. Askerde Türkçe bilmeyenlere dayak atıyorlarmış. Bunların Türkçe’si ne? Yoksa, bize de dayat atarlar” diyebilir, ilk öğrendiği dil Arapça olan bir ilkokul öğrencisi size. Bana dediği gibi.
Hayvanat (hayvanlar) Bahçesi’nde arkadaşımın anlattıklarını bulamadım. Bulamayınca da hayal kırıklığına uğradım. Hayal kırıklığına uğramamın nedeni, “köylü” çocuğu olduğum için, hayvanların birçoğunu dağda görmem ve çocuk yaşta Hayvanat Bahçesi’ni gezmemem olsa gerek. Ayrıca. Hayvanat bahçesi’nde doğal çevreden eser yoktu. Bu bakımdan, hayvanlar ya ilgisizdiler, ya da uyuyorlardı. Kaderlerine boyun eğmiş, sanki ölümü bekler gibiydiler.
Hayvanat Bahçesi’nin "çıkış" kapısına geldiğimizde, "Keşke Hayvanat Bahçesi’ne gelmeseydim de, arkadaşımın anlattığı Hayvanat Bahçesi ile yaşasaydım" dedim.
Arkadaşım, bir sigara uzatmıştı.