- Kategori
- Güncel
Arşivler Allah’a emanet!

Eski bir kartpostal: İstanbul Kağıthane Deresi
Zaman Gazetesi’nde yazan Sayın Mustafa Armağan bu haftaki ‘Pazar Eki’nde Adalet mülkün temelidir, deyişinin aslının Hz. Ömer’e ait olduğuna dair son derece ilginç bir yazı yazmış. İbn-i Kesir’den orijinal bir nakille de konuya delil getirmiştir. Kısaca bu yazıyı hemen herkes Türkiye’deki mahkeme salonlarında görmüştür. Buradaki “mülk” sözüyle ise ‘devlet’ kastedilir. Gerçi devletimizin adaletini on küsur yıl süren mahkemelerden çok iyi anlıyoruz. Yanılmıyorsam Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’de geçen bir deyişi de ben hatırlatmak isterim: “Gecikmiş adalet adalet değildir..” Buraya kadar metni zevkle okudum. Sonra hemen yazının altında yer alan bir haber dikkatimi çekti.
Hani gazetenin bu sayfası tarih sayfası ve tarihe verilen öneme binaen hazırlanmış gibiydi. Altta yer alan haberin başlığı şöyle: “500 yıllık arşiv belgelerine nükleer güvenlik!” Konu aslında birkaç aydır tartışılan güncel bir mesele; dünyanın en kapsamlı arşivlerin’den birisi olan Osmanlı Arşivleri’nin Kâğıthane Deresi’ne taşınmasıyla ilgili. Herhalde sizde benim gibi sormuşsunuzdur bir dere yatağına taşınan, hele İstanbul’un bir dere yatağı ise söz konusu olan, bu ne kadar güvenlikli olabilir. Belli ki birileri bu proje için büyük miktarlarda para harcamış ve oraya arşiv binası dikilmiş. Bunu geçtim Murat Bardakçı, sırf bu meseleye hasrettiği bir program yapmıştı.
Bizim bürokratlar nasıl oluyor bilemiyorum ama bu tip kâğıt ve kitap konusunda özellikle alerjili oluyorlar. Bürokrasi’de ‘demirbaştan düşülmek’ diye bir tabir var ve çoğunlukla toz, toprak olarak görülen evrak-ı metruke, kitap velhasıl kâğıt vb. şeyler içinde bu bazen yapılıyor. Ne hazindir ki sonu bu tip şeylerin çoğunlukla kazan dairesi ya da çöp oluyor. Ya da başka ne oluyor söyleyeyim; siz de benim gibi İstanbul’un sahaflarını dolaşıyorsanız birçok kez lise, üniversite vb. damgalı kitaplara sahaflarda rastlamışsınızdır. (Ben Galatasaray Lisesi’nden tutunda, bilmem hangi okulun mektep damgalısına, İstanbul Ünv. kadar birçoğuna rastlamışımdır. Artık personel mi satıyor yoksa harçlıksız kalan bir öğrenci yolumu bulurum diye mi getiriyor pekiyi bilemiyorum.)Biraz zorlarsanız saray damgalısına bile rastlarsınız. (Yıldız Sarayı’nın taşınmasını ve bu belgeleri kurtarmak için İbn-ül Emin’in kapıda durduğunu ve bu olaya karşı çıktığı hususunda bir anekdot hatırlıyorum) Ama nafile! Vilâyât-ı Mümtaze Kalemi Müdürü Kemal karşı çıksa da arşiv taşınıyor ve bu taşınma esnasında bazı kitaplar hatta mobilyalar kayboluyor. Sonra antikacılarda bir kısmı satılıyor. Bu o günlerde eski rejime duyulan bir kinle, biraz da para kazanma maksadıyla yapılıyor. Hatta bir dönem Osmanlı Arşivi’nin 3/1’i kadarı Bulgaristan’a kâğıt balyesi olarak üç beş kuruşa veriliyor. Bu işe en iyi tabirle yağma denir, hem de tüm milletin mülkünün yağması denir. Fakat o günün koşullarıyla kimse pek ses çıkarmıyor/çıkaramıyor..
Yıldız Sarayı arşivi taşınırken 50.000 civarında vesika/belge ve binlerce kitap vb. kıymetli değerli kâğıt Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne (Bab-ı Ali/Cağaloğlu) taşınıyor. (Arşivimizin merkez çekirdeğini oluşturur.) Tam kesin bilmesem de bu hazine-i evrak’a sonradan Ali Emiri Efendi’nin kütüphanesindekilerin de bir kısmı ekleniyor. Bundan başka Osmanlı’ya ait çok çeşitli arşiv malzemesi; Genelkurmay, Diyanet, Tapu Kadastro Arşivleri, Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olanlar, Topkapı Sarayı Arşivleri, Tekel, Ziraat Bankası ve Osmanlı Bankası vb. düşünüldüğünde nasıl zengin bir malzeme muhtevasına sahip olduğu daha iyi anlaşılacaktır. (Tahminime göre hepsi dâhil edildiğinde 150 milyon civarında bir belge.. Belge dediysem bu olsa olsa bir okyanus’tur. )Arşivler bir devletin namusu ve en kıymetli hazinesidir. Altın, mücevher vb. hazine değildir; gerçek hazine yaratmış olduğunuz medeniyettir.
Şimdi ben geçmişte yaşanan bu kötü olayları anlattım fakat diyelim ki bu kıymetli hazine gerekli tüm titizlik gösterilerek taşınacak bunu da kabul ettim diyelim. Fakat Bardakçı’nın tüm uyarılarına rağmen; “Devlet Su İşleri’nin, (DSİ) zeminden 5,5 metre yukarı yapılması raporu olmasına rağmen, arşiv yerin üç kat altına inşa edilmiş!” bu tehlike dikkate alınmaz mı? (M. Bardakçı; 02.01.2013, ‘Sel bir geldi mi tarih falan dinlemez!’, Habertürk) Ben, Petersburg’daki Rusya Federasyon’u Arşivi’ni de biliyorum. Bu arşiv Çarlık zamanında, S.S.C.B. döneminde de, bugünde aynı yerdedir. Birçok tarihçide dünyanın böyle imparatorluk geçmişi olan ülkeleri asla arşivin yerini bu tip tehlikeleri ve evrakın zarar göreceği endişesiyle değiştirmezler. Özellikle İngilizler bu hususta oldukça dikkatlidir. Bırakın arşiv değiştirmeyi Kraliçe bile emretse Arşiv ‘in kapısındaki bir tokmağa bile dokunamazsınız! Madem böyle bir bina yaptınız, belgelerin bu dağınık yapısı yerine bir araya toplamaya karar verdiniz ve araştırmacıların hizmetine sunmayı düşünüyorsunuz, o zaman arşivler yerinde kalsın sadece buraya belgelerin kopyalarını (Mikrofilm, fotokopi, cd, sesli ve görsel vb. malzemeyi) taşıyın derim. Eğer maksat hizmet etmekse, araştırmacılara bir kolaylık ve katkı sağlamaksa, yapılacak en güzel hizmet budur.
Bu olay için bizim bürokratlar son derece uygun bir tarih belirlemişler: 29 Mayıs! Zaman’ın o haberine göre bina 150 milyon liraya mal olmuş. (İbrahim Doğan; 10.02.2013, 500 yıllık arşiv belgelerine nükleer güvenlik, Zaman, Pazar Eki) Ve arşive güya nükleer güvenlik standartlarında bir koruma getirilmiş. Bu güvenlik standartının ne derece yüksek olduğu sanırım yeni arşivin yerini gösteren eski bir Kağıthane Deresi fotoğrafından da anlaşılmaktadır. (İnsanoğlu her zaman doğa ile bir mücadele içinde olmuş fakat bu âdemoğlunun çoğunlukla kazanamayacağı bir mücadeledir. En azından dere yataklarında!) Yeni binanın taşkın kotu 12 metre olarak inşa edilmiş. Yahu İstanbul’un yağmurunu/selini bilmesek bende bu kota bayağı yüksek olmuş, gayet güvenlikli diyeceğim. Bunu deyince aklıma başka bir yüksek taşkın kotuna sahip bina geliyor; Fukişima Nükleer Santrali, hazin sonu herkes biliyor.. Aslında şehir plancılarımıza ve üst düzey bürokratlarımıza sormak lazım bırakın o dere yatağına arşiv binası yapmayı, insanlar için konut yapmaya nasıl ruhsat verdiniz? Bardakçı’nın o programından sonra başka bir ülkede olsa bu projeyi hazırlayanlar, planları onaylayanlar, bu işe devlet yatırımı sağlayanlar, hatta arşivlerden sorumlu bakan herhalde istifa ederdi. Ama biliyorum ki bizde böyle bir gelenek yok. Zaten bu sözlerimin de bir dikkat çekeceğini pek sanmıyorum. Devlet büyüklerimiz bir kere karar vermiş.
Birileri Sayın Başbakan’ı bence fazlasıyla yanıltıyor. Samsun’daki sel olayını hatırlıyorum. Yanlış yapılan işler yüzünden bazı vatandaşlar da mağdur olmuş hatta ölmüştü. Konutların yer seçiminde hata yok deniyordu. Fakat binaların yapıldığı yer besbelli bir dere yatağı idi. Zaman Gazetesi tüm bu endişelere rağmen arşiv için bu meskûn mekânı ‘nükleer güvenlik!’ standartı sebebiyle gayet uygun görmüş. Ya da insan böyle bir haber ısmarlanmış diyecek oluyor dilim varmıyor. Herhalde muhafazakâr yapısı ve Osmanlı Medeniyeti’ne ve de Tarih hazinemize verdikleri kıymetten ötürü böylesine güzel bir haber yapılmıştır. Ben yine de Bardakçı’nın popüler ve magazinsel tarih anlayışını pek sevmesem de bu konuda ona katılıyorum..