​ Artık farketmez - 17. bölüm / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Temmuz '09

 
Kategori
Öykü
 

Artık farketmez - 17. bölüm

Artık farketmez - 17. bölüm
 

"RESİM:PAPATYA650" SİYE'DEN BİR GÖRÜNÜM


Biraz sonra Mudanya Mütarekesi'nin imzalandığı evin önünde duruyorlardı. Kenan’ın tarihe meraklı olduğunu bildiğinden önce burayı göstermek istemişti Nisan. İlk gezdiğinde bu evi tüylerinin tek tek olduğunu hissetmiş, çok duygulanmıştı o günleri düşündüğünde. Deniz kenarındaki beyaz yapının hemen önünde ağzında zeytin dalı tutan bir güvercin heykeli vardı. İçeride ise bir tarih gizliydi. İnönü’nün ve diğer delegelerin bal mumundan yapılmış vücutları masanın başında oturuyorlardı. Ne kadar da canlılardı. Hemen arkalarında Atatürk’ün ve İnönü’nün büstleri bulunuyor. İşte bu manzara derinden etkiliyordu Nisan’ı. Nerelerden nerelere ne güçlüklerle geldiğimizi hatırlıyordu yeni baştan.

Mütareke evinden dışarı baktığında Dolmabahçe Sarayı'ndan boğaza bakıyor hissine kapılıyordu. İçi titriyordu. Camlı kapılardaki vitray çalışmalarını hayranlıkla izliyordu Kenan. Gülümsedi Nisan sıcacık.

“Renkli boyamaların süsleme maksatlı kullanılmasının yanı sıra sinekleri de uzaklaştırdığını biliyor muydun Kenan?”

“Bilmiyordum. İlginç gerçekten.”

“Her seferinde içim bir başka duygulara kapılıyor bu evi gezdiğimde.”

“Haklısın. Benim ilk gelişim ve büyülendim. İyi ki geldik buraya.”

Fulya balmumundan yapılmış heykellerin önünden ayrılamıyordu. İlk defa Anıtkabir ‘de görmüştü balmumundan yapılmış Atatürk heykelini ve şimdi burada gördükleri de çok ilgisini çekmişti.

“Fulyacığım çok güzeller değil mi?”

“Evet anneciğim.”

“Hadi bakalım artık gidiyoruz.”

“Yine getirecek misin beni buraya?”

“Geliriz tabii. Bize çok yakın.” diyerek kızının elini tuttu.

Dışarı çıktıklarında evin yan tarafında sıralanmış çay bahçelerini görünce “Ne dersiniz birer çay içelim mi?” diye sordu Kenan.

Neredeyse bir haftadır Mudanya’daydı Nisan ama doğru dürüst evden dışarı çıkmamıştı. En fazla evin bahçesine iniyor orada vakit geçiriyordu. Nereye giderse gitsin içindeki sıkıntı da onunla gidiyordu çünkü.

Deniz kıyısındaki çay bahçelerinden birindeydiler şimdi. Gözleri maviyle ve martılarla buluşmuştu. Fulya ayranını yudumlarken onlar da çaylarını katık ediyorlardı manzaranın güzelliğine. Konuşmuyorlardı ama çok şey anlatıyorlardı aslında.

Sessizliği bozan Kenan oldu.

“Hanımlar bu güzel manzaraya doyum olmaz ama güzergâhımız küçük bir Rum köyü olan Siye’ye. Hazır mısınız?”

“Hazırız” dedi ana kız koro halinde ve sonra bu hallerine hep birlikte gülüştüler. Kenan arabayı park ettiği yöne doğru ilerlerken takip ettiler peşi sıra. Kenan’ın radyonun düğmesine basmasıyla Farid Farjadi’nin yüreklere huzur veren, ruhları dinginleştiren kemanının nağmeleri yayıldı arabanın içine. Gözlerini kapattı Nisan. Sadece müziğin ve bu anın tadını çıkarmak ve unutmak istiyordu yüreğindeki sıkıntıyı. Buna gerçekten ihtiyacı vardı yaşadıklarını düşününce. Depresyonun eşiğinden dönmüştü ama ruhu hala acı ile kıvranıyordu başıboş saatlerde. Hele Fecri’nin gidişine aldırmaması ve hiç aramaması ruhunda derin yaralar açmıştı.” demek buna dünden razıymış belki de bizi istemediğini söyleyemediği için, içki konusunda hassasiyetimi bildiğinden, belki de bizi evden uzaklaştırmak adına bu yolu kullandı gözümün içine soka soka.” diye düşünüyordu epeydir. Göz ucu ile inceliyordu Kenan kızın değişen mimiklerini. Aklından neler geçtiğini az çok hissedebiliyordu hastalarından aşina olduğundan.

“Ne kadar isterdim kalbimi sana açmayı. Yaralarına ilaç olmaya.” diye düşündü Kenan.

“Aaa… Unuttuk… Unuttuk…” diye haykırdı Fulya.

Gözlerini araladı Nisan ve arka koltukta oturan kızına döndü.

“Neyi bir tanem? Neyi unuttuk?”

“Emel Ablamın zeytinlerini. Hani dedeme gidecektik.”

Göz göze geldi Nisan ile Kenan.

“Unuttuk prenses. Mudanya’nın ve tabii ki sizin büyünüze kapılınca aklım uçtu gitti başımdan. İki güzel hanıma eşlik etmek kolay değil.”

“Ben de mi güzel bir hanımım?”

“Tabii prenses.”

“Yok… Yok… Annem çok güzel.”

Kenan yanında oturan kadına göz attı

“Evet. Annen çok güzel.” deyiverince Nisan kulaklarına kadar kızardığını hissetti. Havayı dağıtmak istercesine kızına döndü.

“Seni küçük hanım, seni. İltifatlarda edermiş.” diyerek kızının saçlarını okşadı.

“Dönüşte uğrarız dedene. Hem onu da alıp döneriz akşam yemeği için.” diyerek yaslandı koltuğa yeniden ve gözlerini kapayarak müziğin ahengine bıraktı yorgun ruhunu.

Yerli halkın deyimiyle Siğ’e doğru ilerliyordu Kenan’ın kullandığı araba. Nisan zaman zaman gözlerini açıp geçtiği yemyeşil ağaçları yüzünde kocaman bir gülümseme oluşarak seyrediyordu Kenan’ın da onu seyrettiğinin farkına varmadan. Yeşil ve mavinin bütünleştiği manzara iyi geliyordu karışık zihnine.

Park etti sonunda Kenan arabayı uygun bir yere. İndiler beraberce. Parke taşları döşeli sokakta sağlarına sollarına bakınarak yürümeye başladılar. Kenan ortalarında yürüyordu ana kızın. Evlerin kapıları, camları açıktı. Mis gibi deterjan, arap sabunu kokuları, temizlik yayılıyordu evlerin içlerinden, sokaklara. Yazlıkçılar şirin köyün tadını çıkarmaya hazırlanıyorlardı. Bazı evlerin bahçelerinden mangal kokuları yayılıyordu. Hamakta ya da salıncakta yorgunluklarını çıkarmaya çalışan ailelerin bir arada olup birlikte vakit geçirdiklerini görüyor, dışarıya taşan kahkaha seslerine tanık oluyor, neşeli sohbetleri çarpıyordu kulaklarına. Ve istemeden beyninin bir kenarına itelediği, içini parçalayan yaşanmışlıklara geri dönüyordu. Ne kadar zaman olmuştu Fecri ile bu tip şeyler yaşamayalı? Ailecek bir şeyler paylaşmayalı? Uzaktı, çok uzak. Küçük mutluluklarla avunmayı, aile kavramının yerine kızını ve işini yerleştireli. Asırlarca önce gibiydi o ilk günleri. Birden çok yalnız hissetti kendini. Sıcacık bir kucaklamayı ne kadar özlediğini duyumsadı buram buram. Fulya’nın doğum günü için arar belki diye umutlanmıştı ama şu saat olmuştu arayan soran yoktu. Demek ki Fecri tamamıyla vazgeçmişti onlardan. Kızını bile aramayan bir baba hele böyle özel bir günde. Ne düşüneceğini bilmiyordu Nisan. Boşanma kararını almış olması tüm bunları düşünmesine engel olamıyordu. İçinde sevgi kalmadığını hissediyordu Fecri’ye karşı. Bunun suçlusu da kendisi değildi ama yaşanmışlıklardan kolay kolay kurtulamıyordu işte. Siyah kanatlı kuşlar uçuyordu gökyüzünde. Ürktü Nisan. Sanki bir şey söylemek ister gibiydi halleri ya da Nisan’a öyle gelmişti. Gözlerinde bir kıpırtı vardı. Ağladı ağlayacaktı içinde bulunduğu ruh haline kaptırıp kendini. Ama yok ağlamak istemiyordu hem de böyle bir günde, Kenan’ın yanında. Güçsüzlüğünü, acizliğini, kimsesizliğini haykırmak istemiyordu gözyaşlarıyla. Topu topu bir gün buradaydı ve gezmek hatta onları gezdirmek için koşa koşa gelmişti buraya. Bugünü mahvetmeyi hiç mi hiç istemiyordu. Her şeyi unutup bu anın tadını çıkarmak istiyordu, herşeyi unutmak en azından bugünlük.

Acı çektiğini anlayabiliyordu Kenan kızın dalıp dalıp gitmesinden. Elinden gelse dünyaları verirdi ama şu an hiçbir şey yapamıyordu. İçinden gelen bir duyguyla uzandı ve tutuverdi yanında yürüyenlerin ellerini.

“Hadi bakalım sahile kadar koşuyoruz.” deyiverdi. Fulya’nın kahkahalarına ikisi de katılmıştı. Hem koşuyorlar hem gülüyorlardı. Yokuş aşağı koşmaları işlerini kolaylaştırmıştı ama yolun sonuna geldiklerinde nefes nefese kalmışlardı. Yüzlerine ise kocaman bir gülümseme yerleşmişti.

“Gel buraya Sarman. Hemen getir o balığı.” sesi yankılandı kulaklarında.

“Bizim oğlan senin için yakalıyordu balıkları.”

Sesin geldiği yöne çevirdiler başlarını. Hayli şişman bir kadın elinde salladığı tava ile koşturuyordu kedinin peşinden. Kedi hoplayıverdi aşağıya ağzında taşıdığı balık ile birlikte. Havada pike yaptı ve Fulya’nın ayaklarının dibine indi. Kadın bahçenin ucuna kadar ilerledi ve neredeyse tıslayarak aşağı baktı.

“Görürsün sen Sarman. Bu kaçıncı oldu. Seni bir geçireyim elime...”

“Kızma kediciğe Tombul Teyze. Baksana karnı ne kadar aç.”

“Tombul Teyze mi?”

“Şiiitt…”diyerek kızının elini tuttu Nisan.

“Çocuk işte. Kusuruna bakmayın. Çiçekleriniz ne kadar güzeller.”

Yumuşamıştı kadın.

“Çocuk haklı tombulum işte.”

“Ama çok tatlısınız Tombul Teyze.”

“Sen de çok tatlısın.” diyerek aşağı sarktı bahçe parmaklıklarından kadın

“Adın ne senin?”

“Fulya.”

“Ya…” dedi.

“Bekle geliyorum hemen.”

Kadın ilerlerken koca poposu aşağı yukarı devinimler yapıp küçük kızı gülümsetiyordu.

“Anne şuna bak. Yastık gibi.” deyince Kenan da Nisan da gülmekten alamadılar kendilerini.

Kadın geri döndüğünde yine bahçe parmaklıklarından sarkarak elindeki fulya demetini uzattı aşağıya doğru.

“Al bakalım Fulya. Bunlar senin için.”

“Gerçekten mi? Çok güzeller. Teşekkür ederim Tombul Teyze. Biliyor musun benim doğum günüm bugün? ”

“Mutlu, sağlıklı yaşlar olsun Fulya.” derken göz kaptığı balığı yiyip bitiren ve yalanma faslına geçen Sarman’a takıldı.

“Madem doğum günün ben de Sarman’ı affettim.”

“Duydun mu anne?”

“Evet, güzel kızım.” diyerek kadına döndü.

“Fulyalar gerçekten de çok güzel. Teşekkür ederiz.”

Nisan’ın yüzünün aydınlanması hoşuna gitmişti Kenan’ın. Beyaz kanatlı kuşlar kanat çırpıyordu şimdi gökyüzünde. Nisan’ın gözlerine yerleşen kara bulutlar geçici de olsa dağılmış görünüyordu. El sallayarak sahile doğru yürüdüler.

 
Toplam blog
: 755
: 776
Kayıt tarihi
: 13.06.07
 
 

Ankara'da doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladım. AÜİF iş idaresi b..