- Kategori
- Deneme
Aşk da Fizibilite...

Yorgunluk…
Bazen işten dönerken hissedersin, bazen evin stresi hissettirir sana bu duyguyu, bazen kalabalıklar, bazen bir şehir olur senin yorgunluğunun sorumlusu, bazen de hiç tanımadığın birisi…
Birkaç gün önce hiç tanımadığın birisi, bir anda hayatının tam ortasında nefes almaya başlar. Âşık olmaya başladığın için, oyunun güzelliğine kapılır, anlayamazsın belki ilk zamanlar ama yorucu olan çoğu zaman bitiş değildir aslında, başlangıçlardır… Seni hiç tanımayan birisine, hayatını, ziplemiş gibi anlatmaya başlarsın. O anda fark etmezsin belki ama bir insana, kendini anlatmaktan daha yorucu bir şey yoktur esasında.
Yumurtayı nasıl sevdiğini, çayı kaç şekerli içtiğini, denize girmekten çok denizi izlemeyi sevdiğini, kahveyi az sütlü içtiğini, pırasayı limonlu severken hiçbir zaman balığa limon sıkmadığını, çorbayı yoğurtsuz ve yeşilbibersiz düşünemediğini, midyeyi sabah bile yiyebilecekken pilavı hiç sevmediğini, sabah-öğle-akşam et yiyebilen bir etçil olduğunu, hayatta dayanamayacağın tek gürültünün korna sesi olduğunu, pamuk şeker için hala özlem çekebildiğini, tek başınayken bile çift kişilik yorganda uyuyacak kadar deli yattığını, en sevmediğin rengin kırmızı olduğunu, derinlik korkusu olan eski bir yüzücü olduğunu… Nasıl anlatırsın ki ona yorulmadan?
“Ben tek başımayken en çok insanları izlemeyi severim” desen mesela ona, kim bilir belki de “deli” der sana. “Yeşilçam Filmleri’ni daha giriş müziğinden tanırım ama binlerce kez de izlesem hala aynı zevkle ağlarım” desen mesela? Ne der ki? Mesela, “hangi müziği seversin” dediğinde “off, şimdi oturup onu mu anlatayım” diye beynimizden geçirdiğimiz için belki de “kulağa hoş gelen her türlü müziği dinlerim” cevabı çıkmıştır. Ya da “hangi tür film izlemeyi seversin” diye sorunca, “dünyanın en saçma sorularından birisini buldun, bravo” demek gelmez mi içinizden hiç? Bir de üzerine başlayacak olan ve muhtemelen de uzun süreceğinin sinyallerini bir km öteden çakan o sıkıcı film muhabbeti var ya işte:
- (….) filmini seyrettin mi sen?
- hayır ama (…..) filmi var mesela süper.
- Hıı izlemiştim sanırım ama o kadar çok film seyrettim ki bir anlatsana nasıl bir şeydi.
- Yaa hani kız, çocuğun peşinden Paris’e gidiyor, sonra ayrılıyorlar. Ardından İtalya’ya geri dönerken…….
- Hııı tamam tamam ya, hatırladım. Evet, çok iyiydi o film. Bir sahnesi vardı hatta hiç unutmam…
- Uçağa binerken ki sahne dimi?
- Evet, o da çok iyiydi ama o değil ya hani çocuğun evinin önünde bekledi ya…
- Ne zaman ya?
- Ya hani kabul etmeyince bekledi ya?
İşte bir döngüdür bu, ama içindeyken anlayamaz insan sıkıcılığının boyutunu. Yan masada oturanlar neden çok sık değişiyorlar şimdi anladınız mı?
Bir de okul yıllarındaki anıları anlatma kısmı vardır, hep çuvallarım… Komik olmayan bir ton olaya gülmek zorunda kalır karşındaki. Bir olayı yaşarken başka, anlatırken başkadır çoğu zaman ve anılar, yeni tanıştığın birine en anlatılmaması gereken bölümdür. Anlattıkça karşındakinin zoraki gülümsemesini görürsün. Bazıları, “yaa işte öle” diye kendi rezilliğinin içine gömülmeyi yeğleyip bir köşeye onurluca pişman olurken, diğer bazıları inatla devam eder. Bir kere, sadece bir kere gülsün diye olayı sündürdükçe sündürür ve çoğu zaman o hazin son değişmez; antipatikleşir… İşte o anlarda “tamam olmadı, başarmadın, bırak anıları da başka bir şey bul durumu toparlayacak” diye neden demez dış ses?
Neden kimse ilk zamanlarda “sen kendini seviyor musun?” şeklinde bir soru yöneltmez ki karşısındakine? Önce bir fizibilite yapmak gerekmez mi sevmeye başlamadan önce? “Bak ben seni seveceğim ama bakalım önce, sen kendini seviyor musun?”. Muhtemelen öyle bir soru karşısında karşı taraf ilişkiyi noktalayacaktır ama ya noktalamazsa. Bir de üstüne dürüst cevap verir de göl maya tutarsa…
Mesela sorsana sevmeye başlamadan önce “sen bu hayat için ne vaat ediyorsun?” diye. “Ne iş yapıyorsun?”dan bir tick önce gelmez mi bu soru sizce de? Eğer bu konuda konuşacak bir şeyler bulursanız, karar versene mesela sürüp sürmeyeceğine… Hayvanlar hakkındaki muhabbetin arkasında, baktın öyle bol keseden atıp tutuyor, “hayvanları sever misin” diye aptal bir soru soracağına, “bu güne kadar hayvanlar için ne yaptın” sorusunu yapıştırsana 90’a. Daha somut cevaplarla ilerlesin ve ilişkin olacaksa sorunsuz olsun istemez misin sen mesela? “Çocukları seviyor musun” muhabbetine girmeden önce “bir çocuk sence nasıl yetiştirilmeli” diye sorsana mesela. Aldığın karar senin daha aydınlık kararlar vermeni sağlamaz mı acaba?
Sınırsız sorular sorun birbirinize tanışırken…
Mademki zorlu bir süreç ve madem belli ki yorulacağız. O zaman neden gelecek zaman dilimlerinin “tartışma” kısımlarını en baştan hesabedip ona göre yürümeyelim ki?
Sen sor, karşı taraf dürüst olmazsa bu onun kaybı olsun; sen, bunları sormadın diye yıllar/aylar sonra kendine “geri zekâlı” deme ama…
Sen ona, “beni, deli gibi sarhoşken de kabullenebilecek misin?” diye sor; o da sana, “beni, her sabah mendebur halimle de çekebilecek misin?” diye sorsun mesela. Cevaplarınız “EVET”se, damadın ayağına basabilirsiniz…