​ Asya'nın Gözyaşları / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '10

 
Kategori
Öykü
 

Asya'nın Gözyaşları

Asya'nın Gözyaşları
 

Asya evden çıkarken unuttuğu tek şey anahtarları değildi. Oysa bütün gece uğraşmıştı o projenin üzerine. Şimdi ise geç kalmışlığın verdiği telaşla koşar adımlarla arabasına doğru ilerlerken kendisinin neyi beklediği konusunda hiç kimsenin bir bilgisi de yoktu. Oysa kahvaltısını bile yapmamış, sabahın 06.50’sinde gelen telefon onu uyandırmıştı. Arayan Elif’ti.

Bugün hiçbir şekilde işe geç kalmaması gerekiyordu. Onun için ilk kalkan birbirini kaldıracaktı. Saat 08.30’daki toplantı ikisinin son bir aydır üzerinde çalıştığı projesinin meyvelerini alacağı toplantıydı.

Dakikalar hızla ilerliyordu. Asya tam arabasına binecekti ki anahtarlarını almadığını fark etti. Tam geriye dönecekken birden bir şey dikkatini çekti. Yine o adam tam 07.15’de yine sokağın köşesinde bekliyordu. Geçenlerde kar yağarken de bekliyordu. Acınacak bir hali vardı ama dilenci de değildi. Fakat her sabah ama her sabah 07.15’te sokağın köşesinde beliriyordu. Sonra ne yaptığını ne Asya nede bir başkası biliyordu.

Asya ilk zamanlar bu adamdan bayağı ürkmüştü. Kış günlerinde hava aydınlanır aydınlanmaz bu adam sokağın başında beliriyordu. Eskimiş kirli, kahverengi parkasıyla, dağılmış saçlarıyla meydan okuyordu her şeye. Hiç kimse ile konuşmuyordu. Geçenlerde birisi, ona para vermek için yaklaştığında duymuştu ağzından ilk sözü; “Ben dilenci değilim”.

Asya garip bir şekilde tanımadığı, konuşmadığı bu adama yakınlık duyuyordu. Oysa kimdi, neyin nesiydi kimse bilmiyordu. Sadece hem teyzesi ve hem alt kat komşusu Meryem bir şeyler söylemişti onun hakkında. Dediğine göre uzun yıllar siyasi bir suçtan dolayı hapiste yatmış birisiydi. Tüm bilinen de bundan ibaretti.
O an, Asya kirli, kahverengi parkalı adamı bakarken birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sokak tenha idi görende yoktu zaten. Ama neden böyle birden bile ağladığını hiç kimse anlayamazdı. Birisi dışında! Birisi…

Asya geriye döndüğünde fark ettiği ilk şey kirli, kahverengi parkalı adamdı adam olmasına ama annesi anahtarı unuttuğunu fark ederek pencere doğru gelmiş ve pencereyi aşmıştı ki onunda dikkatini çeken kirli, kahverengi parkalı adamdı. Zaman durmuştu. Kirli, kahverengi parkalı adam Zeynep’e bakarken, Asya adama, Zeynep ise biricik kızına bakıyordu. Her şey o kadar çabuk gelişiyordu ki, zaman Asya’nın hayatında ilk defa anlamını yitirmiş ve resmen durmuştu.
Asya yıllar önce annesinden duyduğu bir hikayeyi anımsamıştı. Nasıl hatırladığını hala kendisi de anlam veremiyordu. Sokak aynı sokak, kişi aynı kişi idi, ama nasıl hatırlıyordu bu çocukluk hikâyesini? Yıllar önce tam 25 yıl önce, 5 yaşındayken annesinden duymuştu bu hikâyeyi. Şu an karşısında duran adam, o adam mıydı bilmiyordu ama bir çocukluk anısı gözünün önüne gelmişti. Annesi yıllar önce kendisine anlattığı bir hikâyeydi bu.

Yıllar yıllar önce annesi (ile) Zeynep, liseye giderken yine aynı sokakta oturuyorlarmış. Kader mi dersin ne dersen denilecek bir olay. Oysa kaç şehir değiştirmiş annesi. Önce Düzce, sonra Sakarya ve en sonunda babası Bora ile İstanbul.

Babasını kaybettiğinde Asya henüz 3 yaşındaydı. Baba sevgisi ne idi hiç ama hiç bilmiyordu. Tek hatırladığı şey babasının henüz niye kaybettiği bile anlamadan annesinin gizli gizli ağlamasıydı.

Yine bir kış akşamı annesinin koynunda uyumaya başlamıştı ki, annesi bir şeyler söylemeye başladı. Her sabah lisesine giderken saat tam 07.15’te beliren birisi varmış, adı İlkin. Annesinin anlattığına göre kendisini belki de en çok o sevmiş. Ne anlattığını hatırlamıyordu. Zaten bunu bile hatırlaması mucize sayılırdı.
Asya çalıştığı şirkette terfi edince kendisini şirketin Ankara Proje merkezinde bulur. Annesi Ankara’da en iyi bildiği semtten yine en iyi bildiği sokaktan bir ev tutar.

İşte şimdi sokak aynı sokak…
Saat yine 07.15…
Zeynep, pencerede…
Asya sokakta…
Bir adam var, sokağın başında…
Kimdir?
Necidir?
Bilen yok hani…
Ama Asya ağlıyor.
Zeynep, Asya’nın gözyaşlarını görüyor…
Ve ilk defa kirli, kahverengi parkalı adam sesleniyor.
“Ve O, yağdıkça gece kar!”
Asya bir şey anlamıyor. Belki annesi anlatmıştı ama hiçbir şey hatırlamıyor.
Zeynep duymadı oysa hiçbir şey.
Ve Asya ağlıyordu.
Ve sonra kirli, kahverengi parkalı adam liseye doğru ilerlerken…
Asya haykırdı!
“Böyle mi olacaktı!

Adam çekip giderken, Asya ağlıyordu ve kirli, kahverengi parkalı adam bir daha asla o sokakta göremeyecekti. Akşam eve geldiğinde Zeynep, Asya’nın yüzünü bakamamıştı. Asya bütün gün sabah yaşadığı olayın etkisindeydi. Sersem gibi dolaşmış durmuştu. Kendisinden emindi! Bu annesinin anlattığı kişiydi. Ama o kişiye ait hiçbir şey anımsamıyordu. Üstüne üstlük annesine sorma cesareti yoktu. Babasını kaybettikten sonra annesi iyice içine kapanık birisi olmuştu. Şimdi böyle bir geçmişteki olayları sorarak annesini üzmeye hiç mi hiç hakkı yoktu.

Asya her gün 07.15’de sokağında dakikalarca hep onu bekledi ama bir daha hiç göremedi.

Umudunu yitirmedi!
Umudu neydi bilmiyordu!

Kabına sığmayan bir ruh haliyle hep soruyordu; “Bu adam o adam mı?”
Sonra kendisi daha büyük bir gerçeklikle karşılaştı. Bu adam annesi Zeynep’i seven adam olsun veya olmasın sonuçta annesi öyle delicesine seven birisi var. Hem o olmamış ne fark eder ki? Ama anımsadığı son bir şey daha vardı!
Zeynep, İlkini liseden sonra tam sekiz yıl sonra sadece bir defa görmüş. Sonra ne olduğunu Zeynep dâhil hiç kimse bilmiyor. İlkin’e söylediği son söz telefonda;
-“İlkin sen çok iyi birisin, ama ben evleneceğim…” Sonrasını ne İlkin dinleyebilmiş, nede Zeynep anlatabilmiş. Kimileri öldü demiş, kimileri bir daha hiç haber alınamadı demiş.
İlkin artık “yitik aşkın” efsanesi olmuş bütün dillerde…
Ve kirli, kahverengi parkalı adam bir daha karşısına çıkarsa Asya söz vermiş… “Beni Kızın Bil” demeye…
Yarım kalan bir aşk hikayesi, yine bilinmez deryaların ufkunda, geleceğe ulaşırken bu rüya o gün son defa 07.15’de bitti.
Unutulmuş aşkın ardından söylenen son şiir bu olsa gerek…
“ Yangın yeriydi yüreğim,
Ne hatıralar kalmıştı geride,
Ne de seviler vardı ileride...

Sevemezdim,
Göremezdim hiç bir şeyi...

Bir şafak vakti,
Issız deryalarda buldum kendimi.
Ve yüreğimdeki yangınla sana sürüklendim.
Nefes alıyor muydum?
Bilmiyorum!
Yaşayacak mıyım?
Belki de!
Aklımda kalan tek bir şey vardı.”

"BU YANGINDAN ARTA KALAN KÜLLER MİYDİ?
YOKSA SAHİLE VURMUŞ YÜREĞİM Mİ?”

12/03/09 Niğde

 
Toplam blog
: 16
: 799
Kayıt tarihi
: 23.04.10
 
 

1983 Niğde doğumluyum. Yaklaşık 6 yıldır yayın sektörü içindeyim. Halen Anadolu Haber Gazetesi'nde g..