- Kategori
- Tarih
Atatürk'ün bilinmesi ,farkında olunması gerekenleri...

Bu sıralar, her şey hala üst-üste gelişmeye devam etmekte ve ben yetişmek istesem de yetişemiyorum, biraz geri den geliyorum, galiba alışkanlık olacak böyle giderse.
Geç kaldıklarım dan biri de; "Mustafa" filmi üzerinden Mustafa Kemal Atatürk hakkın da geliştirilen, konuşma, gevezelik, bilgisiz çıkışlar ve medyatik görsellere bağlı kalarak "düşünce" belirtmelere karşı, kişisel düşüncelerimi sergilemekte geç kalmak diyebilirim.
Her kes, her şey ve her nitelik; görsel medya aracılığıyla halkın gözleri önün de sergilendiğin de bir garip tartışmadır başlıyor; "doğru mu-yanlış mı, yalan mı-gerçek mi", sonrası ortalık toz duman.
Sinema veya televizyon da yayınlanan filmlerin ve belgesellerin tümü de, konunun anlatımlandığı tarihler de ve o coğrafya da yazılmış KİTAPLARA dayanmakta dır ve o görselleri hazırlayanlar, o KİTAPLARI okuyanlar dır. Fakat bu yazılanları görselleştirmek istediklerin de, "kendilerinin" vermek istedikleri "mesaja" en uygun bölümlerin üzerin de çalışırlar; bu sinema-televizyon alanın da yapılanların tümü için geçerli bir "genel kuraldır".
Peki, medyanın bu işlevsel gerekçelerine ve sonuçlarına baktığımız da , hepimiz hangi ölçü de "kendimiz olarak düşünebiliyoruz" ? İnsanları şartlandırmak amacıyla, görsel olarak kullanılan bir çok reklam ve tanıtım yöntemleriyle, (güzel sanatlarla ilgilenenler bir çoğunu bilir) gözlerimizin önün de sergilenen ve beynimizi "şartlandıran" kurgulamaları yapanlar adına mı düşünmekteyiz (?) yoksa kendi "adımıza mı"?
Bu yazım da, Can Dündar' ın ne yapmak istediğini tartışmak gibi bir amacım yok, yalnızca saygı duyduğum bir insan olduğunu söylemeliyim. Üstünde durmak istediğim asıl konu; Osmanlının son dönemlerini, Kurtuluş Savaşını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş, gelişme dönemlerini anlatan, tarafların çoğunluğunun hayatta olduğu vakitler de yazılmış olan, okuyabildiğim kitaplar dan aklım da kalmış olan bazı kısa notları sergileyebilmektir.
Kitap okumanın, bir konuyu okuyarak araştırmanın-bilgilenmenin bu kadar dışlandığı sosyal yaşam biçiminin içerisin de yaşıyor olmak ve bu "büyük, anlamsız sessizlikten" kurtulabilme isteğim sonucu buna karar verdim.
Kısa notlarıma 1908 yılından başlayacağım:
1908 yılının özelliği şu;
O yıl içerisin de İttihat ve Terakki Cemiyetinin kongresi yapılıyor ve kongre de konuşma yapan Mustafa kemal; " İttihat ve Terakki içerisin de bulunan askerler ya tamamıyla kendi işlerini (yani askerliği) yapmalı ya da askerliği bırakıp tümüyle cemiyet içerisin de çalışmalı" diyerek bir öneri getirir ve ardın dan, "ben cemiyet üyeliğinden ayrılıyorum" derler. Sonrasın da, İsmet İnönü' de aynı yönde görüş belirterek, cemiyetten bazı arkadaşlarıyla birlikte ayrılırlar. Fakat diğer yüksek rütbeli bir çok asker (Paşalar) bu düşünce de olmadıkları için, hem cemiyet üyeliğini hem de askerliği aktif olarak sürdürürler.
Bu söylemin dikkate alınmaması sonucu, İttihat ve Terakki üyelerinin sonraki zamanlar da karşılaştıkları sorunların, yaptıkları hataların sayısı oldukça fazla dır; kendi ödedikleri bedeller ve o yanlışları yüzünden halkın ödediği bedeller ise korkunçtur...
Kendi adıma bu söylemden anladığım oldukça net; "herkes işini kendi alanın da iyi bir şekil de yapmalı, alanlar karıştırılmamalı". Şimdi şunu düşünmenizi isterim; bu zamana kadar, yakın tarih içerisin de 4 kez askeri müdale yapıldı ve Türkiye halkı sonuçlarını hep birlikte yaşadı...
Acaba o darbeleri yapanlar "ne kadar" kemalist ideolojiye bağlıydı??? Yalnızca bir sorudur bu...
1909 yılın da gerçekleşen 31 mart olayı;
Hürriyet ve İtilaf Partisinin Şeriat ve padişah yanlısı amaç ve isteklerle, Meclisi Mebusan da çoğunluğa sahip olarak hükümeti yönetme hakkını elin de bulunduran İttihat ve Terakki yönetimine karşı başlattığı bir isyandı ve isyanı bastırabilecek bir güç İstanbul' da bulunmamaktaydı; seçilmiş olan yöneticilerin bir çoğu da tutuklanmıştı. Çünkü, Osmanlı Ordusunun genel yekünü içerisin de Hürriyet ve İtilafçıların büyük bir gücü, taraftarı bulunmakta olduğun dan bunları yapabilmekteydi. Bu isyanı bastırılması için, İttihat çılar yalnızca Mustafa Kemal'den bir şeyler bekleyebilirler di ve öyle de oldu; Yıldırım Orduları Komutanı olan mustafa Kemal, ordusuyla İstanbula gelerek isyanı bastırdı. İşte bura da ortaya çıkan şey, Mustafa Kemal'in o kabul edilmeyen önerisinin sonuçlarının başalangıcıdır. Düşünün, o zaman ki Genel Kurmay'ın dahi etkin olamadığı bir durum karşısın da bunları yapabilecek bir gücü bulunmakta ve o yıl Mustafa Kemal daha 30 yaşında dır.
1915 yılı ve Çanakkale Savaşı;
Birinci Dünya Savaşı sırasın da Osmanlı ordularının başkomutanı olan Enver paşa, Limon Von sanders isimli Alman generalini bölgenin savunulmasın da en üst düzeyde komutan olarak görevlendirmiştir. Emir ve komutası altında ki; iki kolordu komutanı ve altı tümen komutanı kendisinin idaresin de savaşı sürdürmekte dir. Bu tümen komutanların dan biri Mustafa Kemal'dir ve Eceabat bölgesinin savunmasından sorumlu dur. Savaş öyle bir noktaya gelir ki, bir şeyler yapılmaz ve daha farklı bir savaş stratejisi izlenmezse kaybedilecektir. İşte bu nokta dan sonra savaşın bütün komutası Mustafa Kemal tarafından yönlendirilmeye başlanır. Savaş kazanılmakta dır, ama savaş fiili olarak bitmeden taraflar İstanbul'da anlaşma masasına otururlar. Mustafa Kemal buna itiraz eder ve "hiç bir şart öne sürmeden çekip gitmeleri gerektiğine" dair düşüncesi nedeniyle anlaşmaya karşı çıkar; düşündükleri kabul görmeyince (bana göre geleceği gören düşünceleri), savaş fiili olarak bitmeden 15 gün önce Çanakkale Savaşı baş komutanlığını bırakıp İstanbula döner. Bu tavrı, yaptıklarının karşılığın da bir komuta ve rütbe beklentisinin omadığının en güzel kanıtların dan biri dir.
Sonra ki yıllar da gelişen olaylar ve Osmanlının başkenti olarak İstanbul'un işgal edilmesi; Çanakkale Savaşı sonrasın da bir çok şeye (sanki Çanakkale Savaşı kaybedilmiş gibi) saray tarafından "evet" denilmesinin de etken olduğu "sonuçlar" nedeniyle gerçekleşmiştir.
1919 yılı 19 mayısı;
Bu yazıyı yazmak için beni asıl zorlayan gerekçe; Musatafa Kemal'in Samsun'a Padişah Vahidettin tarafın dan bilinçli olarak "vatanı kurtarmak için gönderildiğine" dair yapılan spekülatif söylemler olmuştur. Doğru olan şu; Padişah vahidettin "...paşa, vatanı tekrar kurtarabilirsin.." sözünü etmiştir, fakat bu sözü söylemesinin gerekçesi ise başka bir nedene dayanmaktadır...
Konunun, halkın yani hepimizin gözün den kaçırılan ve gizlenen gelişimi şu dur;
"Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmek için yollar aramaktadır doğru, ama güçlü ve yetkili olarak geçebilmeyi istemekte dir. Bunun için Osmanlı genel kurmayı içerisinde ki arkadaşları da yardimcı olamaya çalışmaktadırlar.
İşte bu sıra da İngilizler; Kara Deniz bölgesin de, İngilizlerin, Rum çetecilerin saldırılarına karşı halkı ve kendilerini korumak için örgütlenmiş olan (bir kısmı terhis edilmiş osmanlı askeri olan) ve İngilizlere, Rum çetecilere önemli kayıplar verdiren, Türk-Müslüman çetecilerin saldırılarının bir şekil de durdurulması için padişahın kesinlikle çözüm bulmasını ister ve padişah Vahidettin de bunu kabul eder. (Türk çetecilere yardımcı olan, bölge de görevli Osmanlı yöneticilerinin ve askerlerinin de tespit edilip cezalandırılması da dahil)
Bu "Türk-Müslüman çetelerin saldırıları" durdurulursa Padişah Vahidettin daha "huzurlu" olacaktır, tahtını koruyabilecektir, yoksa yerine başka bir kukla padişah bulmak hiç de zor değildir.
Osmanlı genel kurmayı bu işin "en iyi şekil de" Mustafa Kemal tarafın dan yapılabileceğini, kendisinin "ordu müfettişi olarak" bölgeye gönderilmesinin uygun olduğunu padişaha belirtir.
Padişah Vahidettin de kabul eder ve Mustafa Kemal'i Ordu Müfettişi olarak görevlendirir;
işte o bahsedilen sözler bu şartlar, bu GERÇEKLER nedeniyle söylenmiştir.
Mustafa Kemal bu görevlendirmeye rağmen, Samsuna varana kadar ingilizlerin kendisini durdurabileceği tereddütüyle yolculuk yapar...
Aslın da, Mustafa Kemal Atatürk' ün yaşamında ki ve düşüncelerinde ki anahtarları bu şekil de net olarak ortaya koyan kısa notlar o kadar çok ki, halkın gözlerin den saklanan o kadar çok bilgi var ki,
bunları saklamayı becerenler "çok becerikli"...
Şimdi açacağım kısa not ise çok başka şeyler ifade ediyor; Türkiye Cumhuriyeti toprakların da, Anadolu da yaşayan her insanın, bazı şeyleri daha başka sorgulama ve daha farklı algılama konusun da kendi-kendine yeni sorular yöneltmesini getireceğine inanıyorum...
Mustafa Kemal Atatürk Cumhur Başkanı dır, 1924 yılı dır, köylülük hala yoksul ve topraksızdır; Atatürk o zamanın hükümet üyelerine;
"...bu köylülük bu ülkeyi kurtarmak için her şeyini feda etti ve yoksulluğu hala sürmekte. Yoksul ve topraksız köylüleri bu zor hallerden çıkarmak için TOPRAK REFORMU HAZIRLAYIN, hakları dır..." derler.
Ama, Atatürk'ün vefat ettiği 1938 yılına kadar bu toprak reformu yapılamaz, Mustafa Kemal Atatürk istemesine rağmen yapılamaz...
Sonrası var; yıl 1944, bu kez Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Atatürkün isteği dir diyerek, dönemin CHP yönetiminde ki hükümetin den toprak reformu yasasını hazırlamasını ister. Yasanın hazırlanması için komisyon oluşturulur, komisyonun başkanı Adnan Menderes'tir ( o vakitler CHP millet vekilidir), komisyonun üç üyesi de büyük toprak sahiplerin den oluşur.
Çalışmalar aylarca sürer ve en sonun da yasa taslağı hazırlanır ve Millet Meclisi Başkanlığına sunulur. Yasa önerisi hakkın da komisyon başkanı olarak konuşmasını yapan Adnan Menderes,
"...BU YASA ÖNERİSİ KABUL EDİLMEMELİDİR...!!!" der ve ...
Sonrasını söylemeye gerek var mı (?) ama yine de söyleyelim yasa önerisi red edilir!!!
Şimdilik daha fazla yazmak istemiyorum, çünkü bu tarihsel bilgiler üzerin de kafa yordukça ve şu zamanlarımız da yaşadığımız bunca hallerin için den çıkabilecek bir HALK TEMSİLCİSİ, bir SİYASİ OTORİTE GÖREMEDİĞİM İÇİN daralıyorum, sıkılıyorum...
Neyin nereden ve nasıl geldiğini bilmek istiyor olabilirsiniz;
Tarihin resmi ve medyatik halinin dışın da gerçek hallerini görmek isteyenler den olabilirsiniz;
Gerçek anlam da Atatürkçülüğe inanıp-inanmadığınızı, Atatürkçülüğe ne kadar sahip çıkabildiğinizi kendi içiniz de sorgulayabilecek, o akıl ve ruh gücünü kendiniz de taşıyor olabilirsiniz...
Eğer böyle ise, aşagıda ki insanların kitaplarını okumanızı öneririm (bu bilgilerin büyük çoğunluğunu ben onlardan öğrendim):
Falih Rıfkı atay
Hikmet Bayur
İlber Ortaylı
Muammer Aksoy
Murat Bardakçı
Şevket Süreyya Aydemir
Uğur mumcu
Ve daha niceleri....
Önemli not:
Ben bir Kemalist değilim, fakat, Mustafa Kemal Atatürk'e duyduğum saygı ve sevgi benim için önemlidir, kıymetlidir. (Yukarıda ki yazıları-bilgileri araştırıp gerçek anlamlarını bozmadan, oldukları gibi sergileyecek kadar...)
Mustafa Kemal Atatürk'e, hepimiz, başka bir şekil de borçluyuz.
Blog yazılış tarihi :29-11-2008