- Kategori
- Dünya
Avrupa minareleri mi yoksa "inanç özgürlüğünü" mü yıkmak istiyor?

Akşam Gazetesi
Cumhuriyet kurulduktan sonra ülkenin dayanağı olacak bir takım düzenlemeler de çeşitli Avrupa ülkelerinden alındı. 17 Şubat 1926 tarihinde TBMM’de kabul edilen Türk Kanunu Medenisi yani herkesin bildiği şekliyle Medeni Kanun “İsviçre Medeni Kanunu” örnek alınarak düzenlenmişti. O yıllarda devletin yetkili kişileri İsviçre’nin medeni durumunu Türkiye’ye en uygun olduğunu düşünmüş olmalılar.
Ancak bu İsviçre’nin kadına seçme ve seçilme hakkını kaç yılında tanıdığını biliyor musunuz?
Bilenler kuşkusuz bu soruyu pas geçeceklerdir, bilmeyenlerin de kafasında 1930’lu ya da en fazla 40’lı yıllar cevap olarak belirecektir.
Doğru cevap 7 Şubat 1971 olacaktır. Ancak 1980’li yılların ortalarında aynı ülkeyi meydana getiren kantonlardan birinde hala kadınların bu haklarından yoksun olduğunu öğrenmek benim için oldukça şaşırtıcı olmuştu.
Türkiye’de kadının hem seçme hem de seçilme hakkına kavuştuğu kanun 5 Aralık 1934’de bir anayasa değişikliği ile sağlanmıştır. Fransa’da 1945’li yıllar söz konusudur.
İsviçre’de Pazar günü çok ilginç bir oylama yapıldı. Fazla medeni oldukları için halka sormadan karar veremedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Oylamanın konusu ilginçti.
“Ülkede yeni yapılacak camilere minare yapılsın mı yapılmasın mı?”
Avrupa’nın bu medeni kanun ihraç eden, refah seviyesi kişi başı 65.000 dolar (Türkiye 10.000 dolar) düzeyine tırmanmış bu ülkesinin uygar insanları “bu ne saçmalıktır, böyle oylama mı yapılır?” tepkisiyle sandığa adım atmaması beklenirken, %57,5 gibi çok yüksek bir oy oranı ile “minaresiz cami yapılsın” şeklinde görüş bildirmiştir.
Aynı referandum ile %68’lik oy oranı ile silah satışının devam ettirilmesi yönünde de karar verdi İsviçre halkı.
Konu sadece İsviçre’nin sorunu olsa kuşkusuz “bu ülkenin kendine has durumudur der” geçebiliriz. Ancak Fransa, Almanya, Danimarka, Hollanda, Avusturya, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin çekirdeğini oluşturan ülkelerin de benzer eğilimler taşıdığını, sağın fazlasıyla güçlendiğini gözlemleyebiliyoruz.
Avrupa’nın birçok ülkesinde ırkçılık halen çok büyük bir sorun olarak gündemdedir. Avrupa’nın futbol federasyonu olan ve İsviçre’de ikameti bulunan UEFA’nın bütün maçlarda reklam panolarına “Irkçılığa Hayır” yazmasının; başkan Platini’nin sık sık “ırkçılığa sıfır tolerans göstereceklerini” ifade etmesinin kuşkusuz bir karşılığı vardır. Ancak aynı kurumda yıllardır neden siyahî, Arabî kökenli bir kişinin çalışmadığını, hakemlik yapmadığını da sormadan edemiyoruz.
Avrupa’nın merkezinde insanların inancına yönelik bir konu toplumsal bir sorunmuş gibi referandum konusu edilmesi bugün Avrupa’nın bütün geçmiş insan hakları mücadelesi tarihine ters bir davranıştır.
Bu ülkeyi yönetenlerin böylesi bir soruyu halkın oyuna sunmadan önce İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2 numaralı maddesinde yazan;
“Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.”
Ayrıca 18. Maddesinde detaylandırılan;
“Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir.”
Hususları hatırlaması, bilmesi en azından akil olan birilerinin bu işi onlara göstermesi gerekmez miydi?
Uzay Gökerman