- Kategori
- Kültür - Sanat
Ayn Rand ve "Totaliter" Objektivizmi

Gökdelenlerin gölgesinde bir Ayn Rand
Ayn Rand'ın "objektivizm" (nesnelcilik) adını verdiği felsefesi aslında Rusyanın ekim devrimi öncesi ve sonrasındaki toplumsal ortamın oluşturduğu zihin yapısıyla amerikaya göç etmiş bir yahudi kökenli rusun, yeni ülkesi kapitalist amerika'da "devrim yanlısı bir rus" olarak tanımlanmamak ve tabii ki her "yalnız göçmen"in evrensel davranışı olan "kabul edilme, yeni toplumda benimsenme" arzusuyla oluşmuş ve yeni katıldığı toplumun temel değerlerini adeta taparcasına idealize eden "totaliter/mutlak bireycilik" olarak nitelenebilecek bir felsefedir.
Bu yönleriyle Rand'ın "objektivist " felsefesi kendi deyimiyle "duygulardan, her türlü idealizmden, mistisizmden arınmış saf akılla değerlendirilen rasyonel bir felsefe" olmaktan ziyade neredeyse tam da tersi yönde ve kendini çürütürcesine, kimliğini, bilincini ve bilinçaltını yok saymasının intikamını kendi kendinden alırcasına temelinden çürük ve ne yazık ki felsefik açıdan çelişkilerle dolu.
Öncelikle her ne kadar her türlü totaliter sisteme karşı olduğunu ve bu sistemlerin bireyi yok sayan, ezen, bireyin ve dolayısıyla insanlığın gelişiminin önünü tıkayan sistemler olduğunu ve insanlığın gelişiminin zaten varolan rekabet sayesinde bu günlere geldiğini savunsa da ekonomiye bakış açısı ne yazık ki sığ ve idealize bir liberalizmden öteye geçmiyor ve sınıf mücadelesinin varlığını - tabii ki de kendi ailesinin de ait olduğu sınıfın devrimle alaşağı edilmesinin bunda payı mutlaka vardır - görmezden geliyor ve aslında genel toplum menfaatlerini korumak adına "ne yazık ki hiç başarılmamış olduğunu" iddia ettiği laisses faire- bırakınız yapsınlar- kapitalizmini ideal toplum biçimi olarak tanımlıyor.
Bunu yaparken, devletin, bireyin temel haklarını korumak ve bireylerin birbirine zarar vermelerini önlemek için bir tür "polis" olması gerektiğini de savunup en sevdiği filozofun ideal devleti benzer biçimlerde tanımlayan Platon değil de Aristo olduğunu iddia etmesi felsefesinin diğer çelişkisi bana kalırsa.
Bir röportajında Amerika'ya baktığında yükselen gökdelenleri ve bu gökdelenleri inşa eden insan aklını ve emeğini gördüğünü söylerken program sunucusu Donahue bile "ama o gökdelenler çöp sepetinden çöp sepetine atılan, işsiz kalma korkusu olan insanlarla dolu" diye eleştirirken Rand bunun üzerine ekliyor:
"Amerika'daki en fakir insan bile sovyet rusyadakinden ya da dünyadaki diğer herhangi bir komunist ülkedeki fakirden iyi durumdadır! *
bunları söylediği 1980'lerde artık iyice ortaya çıkmış evsizleri ve giderek evsiz olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan profesyonelleri görmüyor olması çok üzücüdür.
Oysa Rand 80'lerde "bırakınız yapsınlarcı kapitalizmi yüceltirirken yüzyılın hemen başında ağır ekonomik sıkıntıları yaşamış olan amerikan toplumu ondan çok daha gerçekçi olarak vahşi kapitalizmin eleştirisini yapabilmektedir ironik olarak.
Evet 20.yüzyılın sonlarına doğru işçi sınıfı geçen yüzyıldaki seviyesinde değildir artık. Gelişmiş Batı toplumlarında ve Amerika'da işçi sınıfı daha zenginleşmiştir. Fakat Rand, ülkesinde ailesini fakirleştirip mallarını elinden alan ekim devrimini yaşamak yerine amerikan toplumunu fakirleştiren 1929 ekonomik buhranını yaşamış olsaydı ya da belki kısaca amerikada doğmuş olsaydı, Amerika'nın ve savunduğu vahşi kapitalizmin şu veya bu kıyısında olmanın hiç bir farkı olmadığını görebilir, toplumsal mücadelenin herhangi bir başka aşamasını da "nesnel olarak, bizzat deneyimlemiş" olabilir, hatta belki şu özgürlükçü söylemiyle, din karşıtlığıyla, bireysel ahlakçı anlayışıyla "amerikan ölçülerine göre solcu sayılan bir demokrat, hatta daha da ötesi bir "anarşist" olarak bile tanımlanabilirdi.
Onun düşünsel sistemindeki çelişkili yön, kendi geçmişini ve çocukluğundan itibaren bilincini oluşturan deneyimlerini, kendi deyimiyle "bilinçli olarak ve bu eylemini de rasyonalize ederek" yoksaymasındadır. zira bir yahudi, dünyanın her yerinde zaten "hiç bir yere ait olmayan" bir birey sayılmıştır insanlık tarihinde yeterince. söylemindeki din ve devlet karşıtlığını burada aramak gerek. öte yandan, bireyin zihninin bir çelişkiler yumağı olduğunu gösteren, tek bir nedenle açıklanamayacak ya da tek bir temele indirgenemeyecek karmaşık düşünme sistemine sahip, deneyimledikçe kendini oluşturan, ve kendi üzerine düşündükçe kendini değiştiren işleyişi buradadır oysa;
Hiç bir vatana ait olmayan mülksüzleştirilmiş bir yahudinin, bir yere ait olma arayışındaki mülkiyet aşığı bir bireye dönüşmesini sağlayan da işte bu insanda tezahür eden insanoğluna özgü karmaşık düşünme sistemidir.
Ayn Rand'ın "Nesnelcilik" adını verdiği bu felsefe "dış gerçekliğin -kendini gösteren- nesnelliğine odaklanıp" dış dünyanın nesnel verilerinden yola çıkarak "bireyin genel geçer duygularından izlenimlerden arınmış akli çıkarımlarla vardığını ileri sürdüğü ama ne yazık ki sadece siyah ve beyaz görünen doğruluk tanımlarıyla insanları "aktifler ve pasifler" ya da "üretkenler ve parazitler" veya "zenginler ve yoksullar" (zengin olmayı hakedenler -yoksul kalmaya mahkum olanlar da denilebilir pek tabii ) olarak ikiye ayırmaktan çekinmeyen bir "her nasılsa nesnellik" anlayışını bize dayatır ve pek tabii ki nesnel gerçeklikten "tarafsız" gözlemler yapıp "tarafsız ve rasyonel" sonuçlar çıkarıp tamamen ideal bir toplum önerme başarısı da ancak kavramları bu türden ikili kategorilere sıkıştırmakla olabilir.
Bütün totaliter rejimler işte bu önce içi boşaltılmış sonra içi bambaşka kavramlaştırımlarla doldurulmuş düşünce sistemsizlikleri sayesinde hayat bulmuştur. Amerika'da ve tabii bizim ülkemizde de Rand'ı ve "nesnelcilik" felsefesini çok sevenlerin olması aslında Rand'ın felsefesiz felsefesiyle kapitalizm ideologluğunu yaparken "nesnel dünyanın verisi olduğu için mülkiyete tapan" ve yine bu veriyi (mülkü) oluşturduğu için kendine tapan ama bunun bireye ödettiği her türlü bedeli (duygusallığı sübjektiflik olarak tanımladığından) hiç kaale almayarak aslında kendini heba ettiğini bilmeyen bir akıldışı (irrasyonel) insanlık tanımını mantık dışı bir "tarafsızlık" içinde yapabilmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. İşte kendini "nesnelci" olarak tanımlayan bir felsefenin kendini nasıl da birden "mutlak gerçeklik" olarak sunabildiğinin ya da bunun sonucunda da pratikte "totaliterleşmeye mahkum olduğunun" göstergesi budur.
Oysa bireye dair gerçeklik/hakikat hiç bir zaman tek yönüyle tanımlanamaz. Bireyin toplumsal konumu ve bilinç yapısı da tıpkı hareket halindeki bir parçacığın uzay-zamanda değişen konumu ve hızı gibi aynı anda asla birlikte tespit edilemeyecek şekilde değişir. Bu durumda birey, içinde bulunduğu şartlara göre hareket ederken zaman içinde bu şartları hem değiştiren hem de bunlarla değişen eylemleriyle oluşan bir bilinç yapısına sahip olduğundan herzaman "gri" görünür ve dahası yuvarlanıp gitmek için de öyle olmak zorundadır.
Ayn Rand'ın felsefesinin temelinde yatan " özgür irade ve devletin bireye dayatmasının olmadığı ve bireylerin anarşizmde olduğu gibi "kendiliklerinden, kendi iradelerinden kaynaklanan gönüllülükle oluşan bir düzeni sahiplenmelerini savunması dikkate değerdir elbette. Ancak felsefesinin temel çelişkisi bireyi ve bireyciliği savunuyor olmasına rağmen, bireyi duygulardan, içgüdülerden, vicdandan arınmış bir akla , bir "kendi olmayan akla" indirgemeye çalışmasındadır.
Oysa bu Kantvari "saf akıl" ne yazık ki, ne bilinci, ne toplumsal bilince sahip bireyi ne de insanlığın neden bu saf akla dayalı felsefeyi temel alan modern toplumda giderek mutsuzlaştığını, bireyin neden tamamen akıldışı davrandığını açıklamaya yetmemektedir.
Objektivizm felsefesiyle, totaliter düşünce sisteminin dayanağını oluşturan "herhangi bir toplumsal ülküsel idealin bireysel ideal olarak rasyonalize edilmesi" fikrini ve bunun pratik göstergesi olarak da "bireyin toplum için kendini feda etmesi gerektiği düşüncesini" eleştirirken Rand, aynı oranda totaliter/mutlak bir bireycilik anlayışı getirmekte ve bireyin kendi menfaatleri için hiç bir şeyden fedakarlık etmeyerek toplumu ve ne yazık ki aynı şekilde toplumsal bir varlık /nesne olarak kendi kimliğini de oluşturan duygularını, vicdanını da bu uğurda gözden çıkaran, sonuçta " kendi olmayan kendisi" adına, kendini yoksayan başka bir düşünce sistemi içinde kendini feda eden bireyi bir nesneye, tabii ki söylemeliyiz- bir metaya- dönüştürmektedir. Bu dönüşüm sürecinde bireyin mutlu olmasının "aktif üretkenlikten" geçtiğini de ileri sürerek felsefesini tıpkı totaliter bir sistemin yaptığı gibi bireyin mutluluğu için "tek bir mutlak gerçeklik" olarak tanımlamaktan geri kalmamaktadır.
bu yüzden Ayn Rand'ın felsefesi, devrim kaçkını yahudi kökenli bir rus göçmenden anti-semitism karşıtı başka tür bir totaliter bireycilik felsefesi çıkarmış olan yahudi sermayesine dayalı amerikan kapitalizminin geçen yüzyılın ortalarına doğru gökdelenlerin zirvesinde oluşturabildiği yegane düşünsel başarıdır.
Başak Altın, 27/9/2007
*kaynak: http://www.atlassilkindi.com/