- Kategori
- Kent Yaşamı
Balat'ta gezi

Balat...
İstanbul'un en farklı semtlerinden biri özelliğini hala, zor da olsa taşımaya çalışıyor. Dün çok sevdiğim bir arkadaşımla, fotoğrafa profesyonel adım atmak için Balat'ı seçmiştim. Akşam üzeri ışığını şeçmiştik, fotoğraf çekmek için. Eminönü'nde buluştuktan sonra ışığı kaçırmamak için taksiye atlayıp Balat'a saldık kendimizi.
Fatma'nın da çok iyi bilmediği bu semtte, sokaklara da geze geze güzel kareler çekiceğimize karar vererek Balat İşkembecisi'nin oradan, vurduk yokuş yukarı... Balat içler acısı haldeydi.Tarihi evlerin artık gözyaşı dökecek halleri bile kalmamış gözüktü gözüme. Kimileri, bazı restarasyon şirketlerince yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılsa da, Balat'ın tarihi göçmüş oralardan çoktan. Fatma gayri müslümanların burayı terk etmelerinden sonra Balat'ın çok başı boş kaldığını anlatıyor bana.
Gözüme her yerde çarpan, rangarenk, iplere asılmış çamaşırlar.... Camdan cama, duvardan duvara... En güzeli ise yoksulluğun vurduğu bu semte, çocukların bilgisayar, play station önünde değil de, sokaklarda cıvıl cıvıl her köşeden karşınıza çıkması. Onlar hala sokakta oynamanın ne demek olduğunu bilen, bu tadı tadan çocuklar.
Yokuşlardan tırmanan bıçkın delikanlılar...
Kapı önü yaşamı, esnafı...
Eskiden kilise daha sonra Ermeni Lisesi olan yapıyı arıyoruz. Bir kaç kişiye sorduktan sonra, muhteşem yapı dar sokak arasından bize kırmızı bir gülümseme yolluyor. İşte orada!
Yapı gerçekten muhteşem, göz alıcı... Bu gün ise özel bir ilk okula ev sahipliği yapıyor. Yanında bir Mesnevihane keşfediyoruz. Yapıyla yan yanalar. İşte diyoruz bunun resmi çekilir. Estantem 1/125 ayarlı, alan derinliğim 4, 00'da, diyaframın otomatikte ( acemiyiz ya:) bu ayarların iyi bir fotoğraf çıkaracağını Fatma'yla öğreniyorum.
Yokuş aşağı, yokuş yukarı... Fener'e geldiğimizde ise gözlerime inanmakta güçlük çekiyorum. Bütün kadınların çarşaflı oluşu, erkeklerin ise cübbeli oluşu beni hayretler içine düşütüyor. Hayrete düşmemim sebebi benle, Fatma'nın orada çok garipsenmemiz. Hatta kötü bakışlar altında kalmamız. Fatma'ya burasının bir kamp falan olup olmadığını soruyorum, olduğumuz mekandan şüpheye düşerek. Fatma'yla fotoğraf çekiminden kayıyoruz bu insanların haline... oradan hayattan dem vuruyoruz, siyasetten, eğitimsizlikten... Beynimde şu soruyla dolanıyorum;
- Bir kadın kendini nasıl bu kadar günah sayabilir, bu kadar silik yaşayabilir hayatı?
Dik, evler arası merdivenler de çok hoşuma gidiyor. Birinde resmimi çekiyor Fatma.
Sahile doğru inerek gezimizi tamamlıyoruz. Bir yerde latte içiyor, Taksim otobüsüyle hayatlarımıza geri dönüyoruz.
Balat'tan kalanlar ise özet olarak yukarıda da belirttiğim gibi;
sokaklarda oynayan çocuklar, dar sokaklar, evler, kapı önü yaşantıları, yokuşlar, merdivenler, kötü kokular, bıçkın delikanlılar, fotoğraf makinesindeki güzel kareler...
Bir gün sizin de Balat'a yolunuzu düşürmenizi tavsiye ediyorum.
İstanbul'un en farklı semtlerinden biri özelliğini hala, zor da olsa taşımaya çalışıyor. Dün çok sevdiğim bir arkadaşımla, fotoğrafa profesyonel adım atmak için Balat'ı seçmiştim. Akşam üzeri ışığını şeçmiştik, fotoğraf çekmek için. Eminönü'nde buluştuktan sonra ışığı kaçırmamak için taksiye atlayıp Balat'a saldık kendimizi.
Fatma'nın da çok iyi bilmediği bu semtte, sokaklara da geze geze güzel kareler çekiceğimize karar vererek Balat İşkembecisi'nin oradan, vurduk yokuş yukarı... Balat içler acısı haldeydi.Tarihi evlerin artık gözyaşı dökecek halleri bile kalmamış gözüktü gözüme. Kimileri, bazı restarasyon şirketlerince yeniden ayağa kaldırılmaya çalışılsa da, Balat'ın tarihi göçmüş oralardan çoktan. Fatma gayri müslümanların burayı terk etmelerinden sonra Balat'ın çok başı boş kaldığını anlatıyor bana.
Gözüme her yerde çarpan, rangarenk, iplere asılmış çamaşırlar.... Camdan cama, duvardan duvara... En güzeli ise yoksulluğun vurduğu bu semte, çocukların bilgisayar, play station önünde değil de, sokaklarda cıvıl cıvıl her köşeden karşınıza çıkması. Onlar hala sokakta oynamanın ne demek olduğunu bilen, bu tadı tadan çocuklar.
Yokuşlardan tırmanan bıçkın delikanlılar...
Kapı önü yaşamı, esnafı...
Eskiden kilise daha sonra Ermeni Lisesi olan yapıyı arıyoruz. Bir kaç kişiye sorduktan sonra, muhteşem yapı dar sokak arasından bize kırmızı bir gülümseme yolluyor. İşte orada!
Yapı gerçekten muhteşem, göz alıcı... Bu gün ise özel bir ilk okula ev sahipliği yapıyor. Yanında bir Mesnevihane keşfediyoruz. Yapıyla yan yanalar. İşte diyoruz bunun resmi çekilir. Estantem 1/125 ayarlı, alan derinliğim 4, 00'da, diyaframın otomatikte ( acemiyiz ya:) bu ayarların iyi bir fotoğraf çıkaracağını Fatma'yla öğreniyorum.
Yokuş aşağı, yokuş yukarı... Fener'e geldiğimizde ise gözlerime inanmakta güçlük çekiyorum. Bütün kadınların çarşaflı oluşu, erkeklerin ise cübbeli oluşu beni hayretler içine düşütüyor. Hayrete düşmemim sebebi benle, Fatma'nın orada çok garipsenmemiz. Hatta kötü bakışlar altında kalmamız. Fatma'ya burasının bir kamp falan olup olmadığını soruyorum, olduğumuz mekandan şüpheye düşerek. Fatma'yla fotoğraf çekiminden kayıyoruz bu insanların haline... oradan hayattan dem vuruyoruz, siyasetten, eğitimsizlikten... Beynimde şu soruyla dolanıyorum;
- Bir kadın kendini nasıl bu kadar günah sayabilir, bu kadar silik yaşayabilir hayatı?
Dik, evler arası merdivenler de çok hoşuma gidiyor. Birinde resmimi çekiyor Fatma.
Sahile doğru inerek gezimizi tamamlıyoruz. Bir yerde latte içiyor, Taksim otobüsüyle hayatlarımıza geri dönüyoruz.
Balat'tan kalanlar ise özet olarak yukarıda da belirttiğim gibi;
sokaklarda oynayan çocuklar, dar sokaklar, evler, kapı önü yaşantıları, yokuşlar, merdivenler, kötü kokular, bıçkın delikanlılar, fotoğraf makinesindeki güzel kareler...
Bir gün sizin de Balat'a yolunuzu düşürmenizi tavsiye ediyorum.