- Kategori
- Güncel
Barışın anahtarı Sinop'ta mı?

BDP-HDK heyetine Sinop'ta gerçekleştirilen saldırı, faşizan bir saldırıdır.
Söylesem olmuyor; söylemesem içimi kemiriyor. Kürt sorunu eksenli bir yumuşamanın etkisine çabucak kapılan BDP-HDK heyeti, çıktıkları Karadeniz turunda tepkiyle karşılanıyor. Heyetin hangi gerekçeyle Karadeniz’e “çıkartma” yaptıkları pek anlaşılmasa da heyete gösterilen milliyetçi refleksin faşizan bir boyuta ulaştığının altını da çizmem gerekiyor.
30 yıldır süren adı konulmamış savaş nedeniyle binlerce Türk ve Kürt gencini hayatının baharında kara toprağa vermiş talihsiz bir coğrafyada yaşıyoruz. Kim ne derse desin, herkes olup bitenlere, bulunduğu yerden, gözünün görebildiği noktadan bakıyor. Kimin canı hangi nedenle yanmış, yüreğine hangi nedenle kor ateş düşmüşse öfkesini o ateşle sınırlıyor. Kimse bunca ölümün, bunca kanın ve gözyaşının müsebbibini, görünmeyen yüzünü araştırma ihtiyacı duymuyor; gerçek hayatta da sıradan insanların müsebbip aramadıklarını, görünenle yetindiğini tecrübeyle biliyoruz.
30 yılda biriken öfke, 30 dakikada taşmışsa!
Yalnız Sinoplu değil, Sinoplular başta olmak üzere bütün Karadenizlilerin; yalnız Karadenizlilerin değil, Karadeniz başta olmak üzere bütün Türkiye’nin; zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken askerlik görevini yerine getirdiği sırada kör kurşuna hedef olan binlerce çocuğunu bu savaş nedeniyle kaybettiğini biliyoruz. Yalnız Diyarbakırlı değil, Diyarbakırlılar başta olmak üzere bütün Kürt coğrafyasının; yalnız Kürt coğrafyasının değil, Kürtlerin hak ve özgürlüklerini hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmadan yaşaması gerektiğine inandığı için Türkiye ve hatta Ortadoğu’dan binlerce Kürt gencinin, özgürlük mücadelesinin mekanı olarak seçtiği dağlarda hedef olduğu bombalar nedeniyle hayatını kaybettiğini de biliyoruz.
Bu öyle bir savaş ki kazananı bulunmuyor. Bu öyle bir mücadele ki, bir taraf geç kalmış bir uluslaşma sürecini tamamlamak; diğer taraf, 20. Yüzyılın başında tamamladığı kurtuluş mücadelesi sürecinde geliştirdiği milliyetçi söylemi ebed müddet sürdürmek için karşılıklı olarak ölüm kusarken, herkesin, sonuç bizi nereye götürür diye seyrettiği bir otuz yılı geride bırakmış bulunuyor.
Gerçekler acıdır! Kan davasının sonunun olmadığını; egemen olanın egemenliği altına aldığını susturmanın ilanihaye sürüp gitmediğini tarihin bize öğretmiş olması gerekiyor. Masum çocukların, yaşlıların, kadınların ve gündelik hayatın telaşesi sırasında koşturup giden yüzlerce insanın bu ‘kirli savaş’ nedeniyle hayatlarını kaybettikleri; bu kayıpların esasen insanlığımızdan çok şey kopartıp götürdükleri halde bazılarının “kurşun adres sormaz” gibi anlamsız sözlerin arkasına sığındıklarını da an be an hatırlıyoruz.
Çocuklarının bu ‘kirli savaş’ta hayatını kaybetmesini istemeyen anne-babaların nasıl canhıraş çareler aradığını; çözüme karşı öfkeli ama kendi gemisini kurtarmak için çırpınan kaptan rolüne nasıl da soyunduklarını da hatırlıyoruz. Ama aynı anne-babalar, aynı çocuklarının, diyelim inşaat işçilerine Kuşadası’nda, diyelim il kongresi için toplandıkları spor salonundakilere Sakarya’da ya da Balıkesir’de, fındık toplamaya gelenlere Ordu’da veya Ankara’nın göbeğinde meramını dile getirmek isteyen Kürtlere saldırmalarını, onların canını acıtmalarını için için onayladıklarını da adımız gibi biliyoruz. Tıpkı dün Sinop’ta yaşanan saldırganlık örneğinde olduğu gibi!
Halen kanamayı sürdüren Madımak katliamı gibi bir vahşetin yaşanmasına ramak kalan Sinop’ta yaşanan faşizan hezeyan, bu ülkenin kadim kardeşliğe ne kadar da ihtiyaç bulunduğunu bir kez daha ispat etmiş bulunuyor. Otuz yılda biriken öfke, an geliyor, Sinop’ta 30 dakikada taşıveriyor.
Karadeniz’de barışı AKP anlatmalı!
Otuz yıldır biriken öfke ve kini ortadan kaldırmak için bir avuç sosyalistin yürüttüğü mücadelenin, ne yazık ki, deryadan damla olmadığı bir tarihin tanığıyız. Ancak gene de yazmak gerekiyor. Barış için herkesin kendi bulunduğu çöplüğü temizlemesi gerekiyor. Yani Kürtlerin Kürt coğrafyasını bir baştan diğer başa, Türklerin de Türk coğrafyasını bir baştan diğer başa dolaşıp, otuz yıldır dökülen kana, verilen cana neden olan bu anlamsız savaşın kardeşçe yaşamaya engel oluşturmaması gerektiğini anlatmaları icap ediyor.
Barış görüşmelerinde Kürtleri PKK-BDP temsil ediyorsa Türkleri de öncelikle Hükümet ve dolayısıyla AKP temsil ediyor. Hükümet olarak AKP’nin iradesiyle BDP-PKK çizgisini temsilen Öcalan’ın iradesi sonucu ortaya çıkan yumuşak havanın Sinop’tan Şırnak’a kadar her yerde ve herkes tarafından onurlu ve adil bir barış olduğunu anlatmak icap ediyorsa bu görevi niçin BDP-HDK’nın üstlendiğini anlamış değilim. BDP-HDK’nın barış görüşmelerinin iyi bir şey olduğunu anlatacakları coğrafya, esas olarak, Kürtlerin yaşadığı yerleşim merkezleridir. Zira oralarda da Kürtlerin taleplerinden tavizler verildiğine ilişkin serzenişler yükseldiğini biliyor almaları gerekiyor.
Sinop başta olmak üzere, Türkiye’nin diğer bölgelerinde Kürtlerle yapılan barış görüşmelerini halka anlatma görevi, Hükümet dolayısıyla AKP’ye düşüyor. Karşı çıkmayalım, kösteklemeyelim ama bu süreci yalnızca milletvekillerine anlatmasının yeterli olmadığını yüksek sesle dile getirerek, bırakalım Başbakan anlatsın!
Bu zorlu sürecin heyecanına kapılan BDP- HDK’nın, milliyetçi damara basmak için bu kadar acele etmelerini gerektirecek ve Sinop’ta, Sinop halkına barışa dair anlatacak neyi olduğunu merak ediyorum.