Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Şubat '12

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
593
 

Batı’ya giderken Doğu’yu unutmak

Batı’ya giderken Doğu’yu unutmak
 

Mevlâna Muhammed Celâlettin Rumî (1207-1273) yaklaşık yedi yüz altmış yıl önce bir gün: Unutmayın dünyada yaşamıyorsunuz, dünyadan geçiyorsunuz, demiş bu dünyanın gelip geçiciliğini anlatmak için.

Büyük ozanımız Sivaslı Aşık Veysel (1894-1973) de: İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece, diyerek çalıp söylerken bu dünyadan gelip geçişimizi anlatmıyor muydu? Aşık Veysel'in su içtiği pınar şimdi daha iyi anlaşılıyor değil mi? Kısaca başta Türkçe olmaz üzere bize binlerce, on binlerce maddi manevi değerler bırakan atalarımız nur içinde yatsın.

İşte bu yüzden onlar için saygıda kusur etmemek için onları hayırla yad etmek yanında onların bazı yaklaşımlarını günümüz olayları ile bağdaştırmak zorundayız. Bu anlamda olabildiğince tutarlı yorumlamalar da yapmak gerekiyor bence. Çünkü onların içi hikmet dolu sözleri o günleri aydınlatmış olduğu gibi bugünleri de aydınlatabilecek güçtedir. Bu bakımdan karşılıklı etkileşimleri bilinen İslâm düşüncesini de içeren Doğu düşüncesi kadar Batı düşüncesi de önemlidir bizim için.

Doğu ile Batı birbirlerini nasıl sorgulayacak?

Doğu ile Batı ayrımı çağına göre sınırları değişken iki ayrı toprak parçası. Dün Avrupa ile sınrlanan Batı bugün özellikle ABD’yi de içine alan bir coğrafya. Bu toprak parçalarında yaşayanlar Batılı onlar dışında kalanlar ise kuzeyli ya da güneyli olmaktan çok Doğu’lu. Batı’da egemen inanış Hristiyanlık iken Doğu’da Buda, Tao, Hindu ve İslâm egemenlik kurmuş. Söz konusu Doğu-Batı sınırları toprak parçalarının bulundukları ana karalar kadar o topraklarda yaşayanların uygarlık değerleri ile de sınırlı. Coğrafya bilgisi ile sınırlandırılabilen Doğu ile Batı ayrımını ne yazık ki din, kültür, teknoloji ve uygarlık gibi değerler bakımından kesin çizgiler ile belirlemek çok zor. Kaldı ki kimi değerler ise son küreseleşme ile birlikte birbirlerine yaklaştırılmak isteniyor. Bugün bazı değerlendirmeler için yine de Doğu-Batı ayrımı yapılarak bazı düşünceler öne sürülebimektedir.

Özellikle Filipinler ile Malezya’dan ve Çin egemenliğindeki Uygur Özerk Bölgesinden Endonezya’ya , Bangladeş’ten Pakistan’a oradan da İç Asya Türk Devletleri ile İran’ı da içine alan  Orta Doğu dahil Doğu’da güçlü bir İslâm uygarlığı var. Maddi ve manevi değerleri bakımından Doğu ile Batı çatışıyor olsalar da bu durum hiç değişmeyecek mi? Her çatışmayı sadece ‘ruh ve madde’ olarak görmek bizi ne kadar rahatlatabilir? Bu çatışmanın maddi alanlarını kazanmış olan Batı manevi alanlarda çok mu yaya kalmıştır? Doğu kendi yükseliş sürecinde hangi alanlarda Batı’ya meydan okumuştur? Batı’da azgın silahlanmayı da içeren Sanayi Devrimi bugün ulaştığı uzay teknolojisi ile yaptığı her işten dolayı sorgulanmayacak mı?

Peki bu sorgulanma Batı’nın iç sorunu olduğu kadar Doğu’nun dış sorunu ya da kendisini savunması sorunu değil midir? Batı’nın baskıcı ve sömürücü yayılma isteklerini sorgulamak insani bir sorumluluk değil ise gelecekteki uygar dünya nasıl kurulabilecektir? Olası bir uygar dünyanın değerlerini yine Batı mı belirleyecektir yoksa Doğu da sesini yükseltebilecek midir? Batı’nın gücü teknoloji ise Doğu’nun direnişi nelere bağlı olabilecektir?

Osmanlılar döneminde olduğu gibi Batı’ya doğru giderken çoğu zaman Doğu unutuluyor yine. Atalarımızın dediği gibi özümüzde unutkanlık var. Bildiğimiz gibi: ‘Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür .’

Tarihten gelen yansımalar çağdaşlaşma sürecinde çatışıyor

Öğrendiğimize göre Çin Seddi’nin aşılmazlığı karşısında Hun akınlarının Çin’den çok Batı’ya doğru yönelmesi bütün Türk boylarının kimi devletler, atabeklikler ve beylikler olarak bir doğup bir batmaları yanında onları nice açmazlara da sürüklemiştir. İslâmlaşarak yeni bir diriliş yaşamaya başlayan Türkler önce Haçlıların sonra da Moğolların karşısında zor sınavlar verdiler.

Büyük Selçuklu Devleti’nin devamı Anadolu Selçukluları’ndan sonra kurulan Osmanlı Devleti bu çatışmayı önce Balkanlar’da peşinden Konstantinapolis (İstanbul)’in fethi ile birlikte bütün sınırlarında yaşamaya başlar. Batılı devletlere verilen Kapitülasyanların da etkisi ile kökenleri bir bütün olarak bilinemeyen Batı’nın oyunlarına düşüldü çoğu zaman. Bu çatışma son (300) yıldan bu yana da bütün şiddeti ile katmerleşerek yaşanmaktadır. Bu çatışma sürecinde Türklerin; önce Balkanlar ile Kafkaslar’da sonra ise Kuzey Afrika dahil bütün Orta Doğu’da patlak veren dahili ve harici nice saldırılar ile Anadolu’ya kapatılmış olduğunu biliyoruz.

Doğu ile Batı arasında bir köprü durumundaki Türkiye bu sınavı bugün çağdaşlaşma ve uygarlık çatışması biçiminde yaşamaktadır. Okuduklarım kadar kimi gezilerim sırasında da gördüm ki tarihten hatta ilk çağlardan gelen pek çok yansımalar çağdaşlaşma sürecinde çatışıyor. Bazı yönleri ile kıyıcı biçimler de alan bu çatışma süreci ne yazık ki özellikle Doğu’daki etkileri yadsınamayan Batı’nın güdümünde ilerliyor.

İslâm toplumlarını çözümlemek çok zor

Ülkemizdeki kimi gelişmeler bağlamında yeniden sosyoloji ve felsefeye dönüş yapmak gerektiğini anlıyorum. Bu açıdan bazı kaynak kitaplara yeniden eğilmek gerekiyor. Son yıllarda dilimize çevrilen toplum bilim ve felsefe kitapları da Batı ile olan düşünce etkileşimimizde başlıca dayanaklarımız olmaktadır. Her şeye rağmen İslâm toplumları konusundaki bilgi açlığımız dün olduğu gibi bugün de var. Ne yazık ki İslâm toplumları kapalı bir hazine. İslâm toplumlarında insan konulu bilimler için alan araştırmaları yapabilmek oldukça zor.

Bu nedenle yaşayış biçimleri, tutumlar, tavır alışlar, üretim ilişkileri, ekonomi, dil, ağız, gelenek görenek, söylenceler, masallar, semboller, tapınmalar, değerler, din, mezhep, cemaat, anayasa, siyasi beklentiler, çağdaşlaşma, propaganda, liderlik, demokrasi, hak hukuk, adalet, Avrupalılaşma, Batılılaşma, küreselleşme ve siyasi tutumlar gibi belli başlı konulardaki bilgilerimiz bir kaç düzine kitaptan sonra duruyor. Kimi siyasi anketlerin ise peşin peşin sunulan bazı sorulardan dolayı nasıl sonuçlandırıldığı çok açık. Bu yüzden içinde Din Sosyolojisi de bulunan Kültür Sosyolojisi Türkiye’de gelişemedi bildiğim kadarı ile.

Doğu ile Batı düşünce kaynakları arasında kalmak

1970’lerde öğrenciliğim sırasında iyi ki Prof. Dr. Necati Öner’den Felsefe Tarihi, Prof Dr. Nejat Göyünç’ten Türkiye Tarihi, Doç Dr. İoanna Kuçuradi ile Prof Dr. Nusret Hızır’dan Felsefeye Giriş, Felsefe Meseleleri dersleri, Doç. Dr. Bozkurt Güvenç’ten Antropoliji (İnsan ve Kültür), Doç Dr. Artun Ünsal’dan Kültür Sosyolojisi, Doç. Dr.Hasan Ali Koçer’den Türk Sosyologları, Dr. Birsen Gökçe’den Sosyoloji Tarihi, Dr. Yılmaz Esmer’den Düşünce Tarihi, Dr. İbrahim Armağan’dan Bilgi Sosyolojisi dersleri almıştım. Bu derslerin vermiş olduğu yaklaşımlar çerçevesinde gelecek yazılarımda bugün bizi ilgilendiren kimi sorunlar ile Doğu-Batı içerikli kimi konulara da ağırlık vererek bazı yorumlar yazmak istiyorum.

Bu kapsamda Doğu düşünce kaynaklarımız yanında Batı düşünce kaynaklarına da eğilmek gerektiğini düşünerek özellikle birinci elden kaynaklardan alıntılara yer vermeyi düşünüyorum. Bu konuda bugüne kadar sadece Divan-ı Lûgat’it Türk (Türk Sözlüğü Divanı ya daTürk Dilleri Sözlüğü) yazarı Kaşgarlı Hüseyin oğlu Mahmud (1008 -1075) ile ABD’li Toplum Bilimci Immanuel Maurice Wallerstein (1930) ve Fransız Toplum Bilimci Alaine Touraine (1925 ) için kısa birer değerlendirme yazabilmiştim. O yazılarım birer başlangıç da olsa umarım gündeme getirilmesi gereken nice değerleri yeniden yorumlamamız gerekecek.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 1020
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster