​ Batıda on yıl (8) / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '12

 
Kategori
Öykü
 

Batıda on yıl (8)

Batıda on yıl (8)
 

Yol etrafta bozkırın kavrulmuşluğuna şahit olurken tek tük söğüt ve sık meşe ağaçlarının kenarından geçiyordu. Uzaklarda çam ağaçlarının yeşilliği manzarayı tamamlıyordu. Gözlerimi zamanın kollarına bırakmıştım. Ama ben, unutmak için değil, hatırlamak için geçtiğimiz yerlerin renklerini, biçimlerini, kokularını, seslerini zihnime yerleştirmek istiyordum. Sıklıkla karşılaştığımız üzüm bağları şarabın buruk tadını, üzümün damağa değen lezzetini, bulutların kayboluş öykülerini, yitikleri anlatıyor gibiydi. Güneş ışıkları uç veriyor, toprağa bakınca bir ışık ağartısı alıyordu gözlerimi. Yeşil, al, kırmızı, külrengi idi toprak. Yüzeydeki taşlar, ufukta ışıldayan yamaçlar ilgimi çekiyordu.

Ne canlar, ne gözler bu topraklarda geldi geçti kim bilir. Ne kültürler yaşam alanı buldu, geleceği biçimlendirmek için boy attı. Gelenler, geçenler her gün bir şeyler taşır buraya lakin bin şey de alır götürür. Gözlere renk gelir, bakışları çoğalır, dilleri şenlenir, canlanır kadim toprakların kadim kültürlerinde. Öyle an gelir ki tek bir rengin tonları çoğaldıkça çoğalır Anadolu topraklarında. Bolluğu, bereketi, temizliği, ışığı, aydınlığı, geleceği simgeler bırakılanlar ya da götürülenler bu topraklarda. Namusluluğun, alçakgönüllülüğün, samimiliğin, ne yaptığını bilen, faydalı olmak isteyen, yapacak bir iş bulan insanların yurdu idi bu topraklar, bu evler, bu yollar, bu bağlar.

Öğretmenliğimin ilk yıllarında da Ankara’dan Kars’a giden otobüslerde uzun saatler boyunca yolculuk ettim. Hem de yıllarca. Yol kenarlarında ki yerleşim yerlerinde tek katlı, genelde düz damlı kerpiç binalar ya da taştan yapılmış üzeri kalın bir toprak örtüsü ile kaplı derme çatma gösterişsiz evler arasında betondan yapılma, pencerelerinin yarısından çoğu bozuk, sıvaları dökülmüş devlet binalarını görmek şaşırtıcı değildi o yıllarda.

Bakkal dükkânlarının önünde ise sıra sıra dizilmiş, çivi, kuru üzüm, sabun, boy boy kavanozlar, akide şekerleri dolu kutular, bisküviler dikkatimi çekerdi. O yolculukların her biri bir diğerinden ilginç gözlemler yapmama neden olurdu. Tıka basa dolu otobüsün içi sigara dumanı ile kaplanırdı. Sigaranın biri söndürülüp diğeri yakılırdı. Yolcu otobüslerinde şimdiki gibi sigara yasağı yoktu. Sigara dumanları helezonlar çizerek yükselirken koyu sohbetlere dalan yolcuların yaptıkları mimik hareketlerini izlemek onların kişilikleri hakkında bir fikir edinmemize neden olurdu.

Giyimlerinden, konuşmalarından, hareketlerinden hangisinin işçi, hangisinin memur, hangisinin köylü olduğunu anlamak kolaydı. Hepsi de otobüsün içinde yıllarca tanışıyormuşçasına samimi sohbetlere dalardı.

Hep düşünmüşümdür. Bu insanlar birbirlerini belki de sadece bu yolculuk sırasında tanıyorlardı. Yolculuk bittiğinde yolları ayrılacaktı. Buna rağmen bu kadar koyu bir sohbete dalmalarını anlayamaz sessizce izlerdim.

Uzun süren yolculuklar sırasında önceleri düşündüğüm bu yaklaşımın nedenini kendi kendime çözdüm en sonunda. Aynı coğrafyanın, aynı kültürün insanları idiler. Sorunları aynı idi. Yaşam biçimleri, beklentileri, hasretlikleri, hüzünleri aynı idi. Tek ortak olmayan yönleri köy ya da kasabalarının adlarının değişik olması idi. Hepsi bu idi işte. Bu insanları birbirine yakınlaştıran şeyin benzer yaşam anlayışı olduğu düşüncesini edindim. Bu insanlar aynı coğrafyanın zor koşullarında yaşıyorlardı. Birbirleri ile anlaşmalar doğaldı.

Erzurum, Kars, Ağrı gibi illerde görev yapan devlet memurları bugünün koşullarına göre daha ağır şartlarda görev yapıyorlardı. Kasaba ya da köylerde görev yapan memurların kalacakları bir ev bulmaları çok zordu. Bu konuda özellikle öğretmenler büyük sıkıntı içinde idiler. Köylerde okul vardı. Lojman yapılmıştı. Ama ya yetersiz ya da dardı. Çoğu köyde o da yoktu. Öğretmenlerin içinde bulundukları zor koşullar yürek burkardı. Şehir merkezlerinde veya ilçe merkezlerinde çalışanlar diğerlerine göre daha şanslı sayılırdı. En azından kalacakları ev sorunu daha bir kolay çözülürdü. Bir yandan kalacak yer sorunu diğer yandan yiyecekleri ekmekleri temin etme sorunu en büyük problemdi. Kış şartlarında tilkinin bakır döktüğü bu topraklarda sorunlar daha da ağırlaşıyordu.

Anlattığım bu zor koşullarda tam altı yıl görev yaptım. Zorlu coğrafyada geçen zorlu bir altı yıl. O nedenle yazdıklarım abartı değil gerçeğin ta kendisidir. Bilen bilir.

Öğretmen arkadaşım Meriç ile birlikte ilk görev yerimiz olan Kars’ın bir köyünde kalacak ev olmaması nedeni ile birkaç gün kalmak zorunda olduğumuz ahırdan bozma yerde geçen günlerim aradan geçen bunca yıla rağmen aklımdan çıkmaz. Garibim öğretmenler. Ranzayı düzgün durması için az mı yer değiştirdik o ahırdan bozma yerde. Hayvanların altlarının alınması nedeni ile çukurlaşmış tabanda düzgün bir yer olmaması nedeni ile ranzanın bir ya da iki ayağına taş koyduğumuz günleri hatırlamak acı veriyor.

Hangi zorluklarla boğuştuğumuzu anlatmak mümkün değil. Anlayabilmek için o koşulları yaşamak lazım. Zor koşullara rağmen görevimizi aksatmadan yaptık. Yaşadığımız zorlukları kimseye bildirmeden hem de. Kimseye söz söylemeden, serzenişte bulunmadan.

Otobüste yanımda oturan başı açık, saçları dökülmüş, tıknaz, küt burunlu, ablak yüzlü, sade giyimli arkadaşın adı Hasan’dı. Seferberlik sırasında ailesi Muş’tan gelip buraya yerleşmişti. Ermeni zulmünden kaçmıştı dedesi ailesini, çoluk çocuğunu alıp. Yollarda büyük eziyetler çekmişlerdi. Büyük meşakkatler ve sıkıntılar sonrasında buraya gelip yerleşmişlerdi. Hasan’a anlatılanlar böyle idi. Topraksızlığın ırgatlığa ve yarıcılığa ittiği Hasan’ın dedesi ve ailesi uzun yıllar başkalarının topraklarını işlemişlerdi. Irgatlık yapmışlardı. Ya da yarıcılık. Sonrasında Yunan’ın zulmü ulaşmıştı buralara. Ermeni’nin zulmünden kaçan aile burada da Yunan’ın zulmüne şahit olmuştu. Fakat Yunan buralarda fazla tutunamamıştı. Türk ordusunun karşı saldırısı ile püskürtülmüşlerdi Hasan bunları gözleri nemlenerek anlatıyordu. Sonra dedesi, babası ve amcaları birkaç dönümlük toprak satın almış, bir göz de ev yapmışlardı kendilerine. Artık kendi topraklarına gözü gibi bakıyor, ürünlerini büyük bir özveri ile hasat ediyorlardı. Hasan ailesinin hikâyesini kendi çocuklarına da anlattığını söyledi. Bilsinler diyordu. Nereden, hangi zor şartlarda geldiğimizi, yaşadıklarımızı bilsinler ki ona göre kendilerine bir yol çizsinler, yılmadan çalışsınlar adam olsunlar diyordu.

Hasan, kendisinin uzun yıllar dede topraklarını işlediğini, sonra bir yolunu bulup yurt dışına Almanya’ya çalışmaya gittiğini söylüyor. Çalıştığım fabrikada başka Türklerde çalışıyordu, diyor. Bu yüzden dil zorluğu yaşamadım. Lakin gurbette büyük acılar, travmalar, özlemler çektiğini, çocuklarının hasretine dayanamadığını da sözlerine ekliyor. Tüm bu yaşadıklarımı kendi çocuklarıma da anlatıyorum ki bağlarını, kültürlerini, geleceklerini, düşlerini, topraklarını kaybetmesinler.

Gurbete fazla dayanamayan Hasan tekrar köylerine döndüğünü, köyde fazla kalmayıp ilçe merkezine geldiğini, gurbette kazandığı üç beş kuruşla bir bakkal dükkânı açtığını, kıt kanaat da olsa geçindiklerini söylüyor.

Köye de gidemiyordu artık. Kendisi istese de çocukları gitmek istemiyordu. Köydeki topraklarını da fırsat buldukça ekip biçtiğini söylüyor. Eskisi gibi olmasa da diyor, yiyeceğimiz çıkıyor işte. Hasan bunları anlatırken gözleri nemleniyor, tüm yüzüne hüzün çöküyor. Dudaklarını ısırıyor. Camdan uzaklara bir yere gözlerini dikip öylesine dakikalar boyunca bakıyor. Ben de Hasan’a baktıkça yüreğimin sıkıştığını hissediyordum. İçimin ezildiğini, hüzünlendiğimi Hasan’a belli etmemeye çalışarak onu teselli etmeye, zamanla her şeyin daha da iyi olacağını anlatmaya çalışıyordum. Otobüs ise yol çizgilerini hızla tüketiyordu.

 
Toplam blog
: 210
: 910
Kayıt tarihi
: 04.05.08
 
 

Eğitimciyim. Bir insanın çağdaş bir gelecek için, aydınlanma için çok okuması gerektiğine inanıyo..