- Kategori
- Tarih
Bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin kıymeti yoktur
Kimileri: “Ben kırk yıldır hiç değişmedim.” diye övünür. Övünülecek bir şey midir bu? Gelin, üzerinde düşünelim biraz:
Bir insanın kırk yılda hiç değişmemesi nasıl mümkün olur, onu gözden geçirelim önce.
Diyelim ki, 22-25 yaşlarında diplomasını alıp cebine koyan genç, “Ben artık, öğrenilmesi gereken her şeyi öğrendim. Öğrenmiş olmasaydım, onca sınavlarda başarılı olamaz, dolayısıyla bu diplomayı alamazdım. Öyleyse, bundan sonra gazete, kitap, dergi falan okuyarak boşuna zaman öldürmem anlamsızdır.” deyip üstlerine yaltaklanıp altlarını ezerek mevki kapma yarışına girdi miydi, füze hızıyla ilerlemesi için önü açıktır onun.
O güne kadar ezberlediklerini, doğru mu yanlış mı diye hiç kuşkuya kapılmadan tekrar ede ede basamakları üçer beşer atlayıp yükselir.
Bırakın kırk yılı, bir kırk yıl daha geçse, bu insanın değişmesi mümkün mü?
En son diplomayı alıp da cebimize koyduğumuzda: “Ben artık her şeyi öğrendim; ben artık her şeyi biliyorum” yerine, Sokrates gibi, “Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğim-dir.” diyebilseydik keşke.
Bu söz ne bakımdan mı önemli?
Böyle söyleyebilen, yeni şeyler öğrenebilir de ondan…
İlkçağ bilgesi, insanın kendi cehaletinin farkına varmasının kendini cehaletten kurtar-masının ilk şartı olduğunu tâ o zamanlar anlamış.
Onca yüzyıllar, bin yıllar geçmiş de aradan, biz bu gerçeğin farkına varmakta zorlanıyo-ruz hâlâ.
Gerçeği arayan, dinlediği her nutku, okuduğu her yazıyı, her haberi, her kitabı “acaba?” deyip sorgulayan, kendisi ve başkaları hakkında kaygı duyan herkes değişecektir; dönüşecektir.
Sözgelişi, kırk yaşındaki Yunus Emre, yirmi yaşındaki Yunus’la aynı mıdır?
Yirmi yılda hiç değişmemiş, hiç dönüşmemiş olsaydı eğer: “Yunus çiğ idin, piştin” deme gereğini duyar mıydı?
Buradan hareketle: “Ben kırk yıldır hiç değişmedim.” diyen insan: “Ben kırk yıl önce de çiğdim, hiç değişmediğim için bugün de çiğim.” mi demek istiyor, farkında olmadan.
Sizi bilmem de, doğrusu ya, ben böyle anlıyorum bunu.
Siyasal Bilgiler Fakültesinde dört yıl boyunca okuduğu ders kitapları, dinlediği profesör-lerle yetinmeyip ezberlediklerinden kuşku duyarak gerçeği aramak için taşlı çakıllı yollara girme-yi göze almış, bu çaba sonunda o güne dek doğru bildiklerinin yanlış, yanlış bildiklerinin doğru olduğunu öğrenmiş ve öğrendiği gerçekleri başkalarına da öğretmeyi kendine görev saymış bir insanı, yakından tanımak ister misiniz?
Var, böyle bir insan Türkiye’de. Ve O’nun adı İsmail Beşikçi…
Ozan Değer’le birlikte “İsmail Beşikçi” adlı 615 sayfalık bir kitap hazırlayan Barış Ünlü, sözü edilen kitapta “İsmail Beşikçi Fenomeni” başlıklı yazısında şöyle anlatmış bu gözü pek ay-dın yazarımızı:
“Beşikçi, hakikati söyleme etkinliğinde riski ve tehlikeyi göze aldı. Bunun sonucunda 17 yıldan fazla hapis yattı, işkence gördü, suikast tehdidi altında yaşadı, işinden oldu, kitapları ya-saklandı, yakın çevresinden dışlandı. Bu fahiş faturayı hiç itiraz etmeden ödemek, bildiği haki-katten hiçbir şekilde ve hiçbir ortamda (akademik bir konferansta, mahkemede, hücrede, işken-cede, bir polis arabasında bir yerlere götürülürken) geri adım atmamak şüphesiz ki bir ahlak ve inanç meselesidir. (…) Hakikati bulmanın ve bulduğunu söyleyebilmenin garantörü bazı ahlaki niteliklerdir.”
Ve devam ediyor Barış Ünlü:
“Hakikate ulaşabilme ise ancak kişinin kendisi hakkındaki hakikate ulaşabilmesiyle mümkündür. Beşikçi de ilkönce bunu yapmış, kendi hakikatini kavramıştır. Başka bir deyişle, tanık oldukları, yaşadıkları sonucunda ise, tabiri caizse Türklüğünden istifa etmiştir. Bu istifa kişisel bir zihin devrimidir; “zihindeki karakollar”ın yıkılmasıdır.”
İlginç bir tahlil, ilginç bir anlatım; değil mi? Biraz daha devam edelim mi?
“Tipik bir solcu Türk akademisyenin -yani kendisinin-durduğu yerin ne kadar steril, im-tiyazlı, iki yüzlü, empati yoksunu olduğunu görmüş ve kelimenin gerçek anlamında radikalleş-miştir.”
Yazar Barış Ünlü, “radikalleşme”yi de şöyle tanımlıyor:
“Radikalleşme en önce kendi ulusunu, kendi devletini yıkıcı bir şekilde eleştirmek de-mektir. Bu elbette bir kişiye dışlanma, cezalandırılma, sürgün ve marjinalize edilme olarak ge-
ri döner.”
“İsmail Beşikçi, Türk düşün ve bilim hayatı içinde uzun süre büyük bir istisna olarak kalmıştır. Bu çapta bir entelektüel faaliyet yürüten insan sayısı dünyada da çok az(dır.)”
Beşikçi, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, kendi meslektaşlarının “komünistlik ve bö-lücülük yapıyor” ihbarı sonucu tutuklanır.
Bazı mülkiyelilerin “siyasal savunma yapmazsa çok ünlü ve iyi bir avukat tutacaklarını” bildirmelerine rağmen bu teklifi kabul etmez.
Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi’nde “Komünistlik ve Kürtçülükle” suçlanır.
Beş gün süren 232 sayfalık siyasî savunmasını dinleyen mahkeme, 13 yıl 7 gün hapis ce-zası verir.
Doğru bildiğinden şaşmayan ve zarara uğrayacağını bile bile ilkelerinden asla taviz ver-meyen Beşikçi’ye New York’taki “Özgürlük Vakfı” yazdıkları nedeniyle politik baskıya maruz kaldığı gerekçesiyle 1991’de 10 bin dolar ödül verirse de ABD politikasını eleştiren Beşikçi bu ödülü reddeder.
Yine Diyarbakır Barosu Eski Başkanı Av. Hüseyin Tayfun (*) Beşikçi’ye kendisini Nobel Barış Ödülü için aday göstermek istediklerini ilettiğinde, O bunu da kabul etmez.
Yukarıda sözü edilen kitapta yer alan bu bilgiyi, bir ay kadar önce telefonla Av. Tayfun’a sordum: “Doğru, hocam; Diyarbakır Barosunun bu teklifini, o sırada Bursa cezaevinde hüküm-lü olarak cezasını çekmekte olan Sayın Beşikçi’yi ziyaret ederek bizzat ben ilettim. Ama o, ilgi-mize teşekkür edip: “Ancak bu önerinize kesinlikle onay veremeyeceğim için üzgünüm.” diyerek uğurladı beni.” dedi.
1964’te, kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden Fransız yazar Jean Paul Sart: “Ödülü geri çevirmeyi, kabul etmekten daha az tehlikeli buluyorum. Nitekim kabul etmekle, “Bağımsızlıktan taviz verme”diyebileceğim bir sonucu da benimsemiş olurdum.” demiştir ki, üzerinde düşünmeye değmez mi?
Ne yani, Fransızların bir J. P. Sart’ı varsa, bizim de bir İsmail Beşikçi’miz var.
Ve biliniz ki, bugünün ünlü yazarlarının çoğu, 40-50 yıl sonra unutulup gidecek ama Beşikçi adı hep saygıyla anılacaktır.
Bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur çünkü.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)1961-1962 ders yılında Dicle Öğretmen Okulu’nda kendisini başarılı bir öğrenci olarak yakından tanıdığım Av. Hüseyin Tayfun, sonra Eğitim Enstitüsü ve Hukuk Fakültesini bitirmiştir.