- Kategori
- Sinema
Benim Dünyam filminde ben hiç ağlamadım.

Bugün sinemaya gittim. Tercih ettiğim film günlerdir Kamuoyunu meşgul eden 'Benim Dünyam'adlı yapımdı. Daha sinemaya girmeden bir önceki seanstan çıkanların ağlamaktan kızarmış gözlerini görünce çantama kağıt mendil koyduğum için çok memnun oldum.Zaten filmin basındaki yankılarında da herkesin çok ağladığını, duygulandığını okumuştum.
Şimdi bu yazımı sinemadan eve gelir gelmez yazıyorum. Ben filimde hıçkıran, ağlayan, burnunu çekenlerin aksine hiç ağlamadım. Bu sözüm, filmi beğenmediğim kanısını uyandırmasın sizlerde. Aksine oyuncuların şaheser oyunlarına hayran oldum. Ben filmde ağlamak yerine arkama yaslanıp Uğur Yücelin, Beren Saat'ın,Ayça Dinçkök'ün harika oyunlarını doya doya zevkle seyrettim.
Şimdi belki aklınıza gelecek, sen duygusuzmusun, herkes ağlarken ağlamadın diye. Anlatayım.
Ben iki gözü görme yeteneğini yavaş yavaş kaybetmiş ve yaşamının uzun bir bölümünü hiç görmeden geçirmiş bir annenin çocuğuyum. Annem kardeşimi, beni belki lise yıllarına kadar yavaş yavaş azalan bir şekilde gördü ama daha sonrası bizim ilerleyen yaşlarımızda yüzlerimizi hiç görmedi. Diyeceksiniz ki doğuştan kör bir kişinin durumu daha zor. Evet haklısnız , renkleri, eşyaları hiç tanımadan sadece elleyerek varlıklarını anlamak çok zor. Annem şanslı idi . Hiç değilse anılarında renkler, eşyalar kalmıştı. Annem görme yeteneğini kaybetmeye başlayınca babam bize 'Ellerinizle gözleriniz kapatın ve 15 dakika durun,bakalım. Durabilece misiniz.'demişti. Bu deneyden anladık ki görmemek çok zor bir olay. Annem bizlerin ileri yaşlardaki yüzlerini görmediği gibi torunlarının da yüzlerini hiç görmedi. Bana bir gün 'Tarif et yüzlerini.'demişti. Bu görmeyen kadın bir gün bile umudunu, dünya ile olan ilgisini kaybetmedi. Evet gözü görmüyordu belki televizyon seyredemiyecekti ama radyo vardı. O zaman annem 'Helen Keller nasıl iki gözü görmeden Üniversite bitirmiş, çalışmış. ben de kimseye muhtaç olmadam çocuklarıma bakarım, yaşamımı idame ettiririm.'dedi. Yaşamının son beş yılını tek başına evinde yaşamayı tercih etti ve bunu başardı.
Gelelim diğer konuya . Filmde iki tane kız var evde. Biri görme ve duyma engelli, diğeri sağlam. Sağlam çocuğun başkaldırısını izliyoruz bir bölümde. Bu olayı da yaşamımda gördüm. Teyzemin iki çocuğundan biri zihinsel engelli idi. Diğer çocuk hep onun gölgesinde kaldı. Anne, babalar daima engelli çocuklarına daha fazla şefkat ve ilgi gösteriyorlar. Öbür sağlam çocuk da yok olup gidiyor .Ben bunu yaşadım.
Gelelim imkansız diye bir şeyin olmadığı, azimle her zorluğun yenilip geç de olsa başarıya ulaşılacağı fikrine. Bu olayı da uzun yıllardır yaşıyorum. Küçük kızım Burcu Göker ile başladığımız zorlu ve mücadeleli sanat eğitimini önceki yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklar. Önce Türkiye'de başlayan, sırası ile Fransa , A.B.D,Kanada ve sonra tekrar A.B.D devam eden 23 yıllık bu zorlu mücadelede imkansız diye bir kelimeyi sözlüğümüze almadık. Belki filimdeki kızcağız ile aynı mı durumunuz diye düşüneceksiniz. İnanın bana bazen daha bile zordu savaşımız. Bu uzun savaşta nelerden vazgeçtik, neler kaybettik bilemezsiniz.
Şimdi anladınız mı ben filmde niye ağlamadım. Ben bütün gözyaşlarımı daha önce yukarda anlattığım olaylar sırasında tükettim zaten. Bu durumda bana bu harika oyuncuları izlemek ve alkışlamak kaldı sadece.
Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır