04 Nisan '07
- Kategori
- Anılar
Benim hikayem
Türkiye'ye uzun yıllar önce göç edişimiz söz konusu. 'Of sıktı bu konular' mı diyorsunuz? Bence okuyun; biraz komik biraz üzücü ama kesinlikle sıkıcı değil. 1989 yılı... Bulgaristan'dan göçler son sürat sürmekte. Türkiye’yi sadece Çalıkuşu filminden bilen bir küçük kızın hikayesi...
Küçük Nigar Bulgaristan'da sıcak bir ağustos günü doğar ve 5 yaşına bastığında ailesi onu Rusya'nın soğuk Sibirya bölgesine yanında götürür, tabii ki sürgüne değil, sadece babasının işi gereği ordadır. Ana okul, ilk okul, orta okul derken küçük Nigar büyümeye başlar. Yıllar hızla geçer, o kenarında oynadıkları nehri, annesi buna kızıyor olsa bile içinde koşturup oynadıkları ormanı (taygayı) bırakmak zorundadır. Artık Bulgaristan’a dönmeliler ve dönerler.
Dönüşünde Nigar (Nora - 1985 yılında Bulgaristan'da zorunlu kılınan isim değişikliğinden sonraki ikinci adı) için sürpriz vardı, çünkü birçok akrabası Türkiye'ye göç etmişti bile, geriye kalanlar içinde ise sadece bir kaç kişi gitmeye hazırlanıyordu. Sonunda o gün geldi. Artık 15 yaşında olan bu genç kız hiç bilmediği bir ülkeye ailesiyle beraber göç ediyordu.
Önce tren yolculuğu başlar. Trende baktığı her yüzde korku ve heyecan görür, koridorlarda sesleri duyup, 'Ben nerdeyim yahu?' diye düşünür. Türkçesi o kadar az ki, zaten bildiği Türkçe de Bulgaristan'da konuşulan şiveli bir dildir. Babasına ve annesine bakar, onlar görünüşte sakindir ama kişiliklerini iyi tanıdığı için panik belirtisini asla belli etmeyeceklerini bilir.
Telaşlı ifadeler arasında Nigar çok tuhaf duygulara kapılır. Bu durum çok tedirgin eder onu ve bilmediği ülkeye gitmek istemiyordur artık, korkmuştur. Sınıra yaklaştıkça heyecan da artar. Karşı sınırda bir askeri görür ve şaşırır, başında fes yoktur, nasıl yani? Hani bu ülkede fesliydiler, Çalıkuşunda görmüştü evet emindi. Annesi çok gülmüştü buna, halbuki kimse fesli bir yerden bahsetmemişti ki zaten.
Sınır geçildi, işte gidiyoruz... Karşımda tebessüm eden bir asker var. 'Neden sırıtıyor ki?' diye düşündü Nigar (ne de olsa zamane, 15 yaşında bir kız). Asker sadece 'Hoş geldiniz', dedi ama Nigar bunu da anlayamadı sadece tebessüm edip hafifçe başını salladı ona.
İşte şimdi ilk şok, yaşamış olduğu yerlerde hiç kötü bir manzara görmemişti (bir kaç yerde yatan sarhoş insan dışında) belki de ona gösterilmemişti. Ama bu ülkede her şey apaçık görünüyordu ve şaşırtıyordu onu.
'Anne bu nasıl bir yer? Evler yarım kalmış, tamamlanmamış ve insanlar oturmaya başlamış içinde?' (O gün yarım inşaat nedir öğrenmiştim). 'Yollarda sokaklarda her yere çöp atmışlar, bu ne?' (Yapmamaya çalışıyorum mükemmel değilim.). 'Her yerde market var'. (adım başı market şaşırtıcıydı).
Uzun yolculuktan sonra İstanbul’a (Kumburgaz’a) ulaştık. İlginç yazlık bir kasaba güzeldi başlarda. Ama kış gelip okullar açıldığında, benim zor yıllarım başlamış oldu. Okula gitmek için her sabah otobüsü yakalayıp doğru yerde inmek ve sınıfa zamanında girmek gerekiyordu. Ne maraton ama. Ben dili bile bilmiyorum, toplu taşıma aracında yolculuk edip, yönümü bulmalıydım üstelik. Bir kaç denemeden sonra başardım. Zaman içinde konuşmaya başladım. İlk öğrendiğim kelimeleri söylemek bile istemiyorum genelde onlar ilk öğrenilirdi, nedense? Hala bunu yabancılara yaparız. Olmayacak kelimeler söyletmeye çalışırız.
Ve şimdi yıllar uçtu gitti, turizm ile tanıştık, bağımlılık yapan bir madde gibi girdi kanıma. Ülkeyi tanıdım, insanları tanıdım; hala görüyorum misafirperverliği abartabiliyoruz bazen, dilimizi anlamayan bir yabancıya bağırarak el hareketiyle anlatmaya çalışırız derdimizi. Sanırım yüksek sesle konuşunca yabancılar Türkçe anlıyor. Dostluklar zamanla süzüldü ve tortular kenara atıldı, 19 yıl geçti ve ben de büyüdüm artık bir çok şeyi sorgulamaz oldum.
Saygılar