​ Bir “Deli”nin hatıraları (2) / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mart '07

 
Kategori
Anılar
 

Bir “Deli”nin hatıraları (2)

O gün çok işimiz vardı. Sabah erken saatte evden çıkmış, ha babam de babam koşuşturup duruyorduk. Bir de İstanbul’u henüz tam bilemediğimizden gideceğimiz yere ulaşmakta bir hayli zorluk çekiyorduk. Tabi zamanı da iyi kullanmak için çaba sarf ederken, benim yemek aklıma gelmeyince, ekip de benimle beraber yemek yiyemiyor, sızlanmalar da başlıyordu…

- Abi, artık karnımız acıktı ya…

- Tamam çocuklar. Şimdi yersiniz de yavan ekmek mi yersiniz, az daha bekler de içli kete mi yersiniz?

Onlara sözüm ona iyi bir akşam yemeği ziyafeti vaat ediyordum yani.Sonuç, elbette benim dediğim gibi oldu. Akşama kadar aralıksız çalıştık ve akşam da kendimize güzel bir ziyafet çekmek için Süleymaniye Camiinin külliyesi içinde bulunan “Darülziyafe”ye gittik.

Burası, Osmanlı saray mutfağından çok güzel örnekler ile özellikle sulu yemekler ve börekler yapan bir lokanta. Ayrıca da başta Kuşburnu şerbeti olmak üzere çeşitli “Şerbet” türlerini sunuyor.

Soframıza gerekli tüm yemek, börek, tatlı ve şerbet siparişlerimizi verip, ilk gelenlerle de hiç vakit kaybetmeden, amiyane deyişle “Yumulmuş” vaziyette yemeğe başladık. Tabi “Açlık” had safhada olduğu için nasıl da yemek yediğimizin farkına varmadan bir anda tıkandığımızı hissettik. Tıkandığımızı hissetmemize rağmen, o güzel yemeklerden vazgeçmek de mümkün olmadığından, yemeğin hızını azaltarak devam ettik.

Yemek sonrası, çay ve kahve faslını da bitirip lokantadan çıktığımızda hepimizin üzerinde doymanın da ötesinde bir hal vardı. Hani neredeyse yürüyemeyecek kadar.Arkadaşımız Mustafa BOL İstanbul’un Anadolu yakasında oturuyordu. Bize “Hadi beni eve bırakın” dedi. Elbette, hemen arabalara doluşup karşıya geçtik ve Sayın BOL’un evinin önüne geldik. Bu kez Mustafa BOL, evinin balkonunda bizi çay içmeye davet etti. Hadi onu da kabul ettik ve çıktık balkona oturduk.

Sohbete burada devam ederken çayımız, kahvemiz ve meyvemizi de yiyip içiyorduk… Bir anda sıkıntılandım. Ne olduğunu anlamadım. Hemen beni kanepeye yatırdılar, kolonyalar filan derken bir süre sonra kendime geldim.

“Herhalde” dedim “Çok yemek yedik. Mide fesadına mı uğradık ne?”

Bir süre daha oturduktan sonra, bu kez kendi evimize (Lojman evi) doğru Avrupa yakasına doğru yola çıktık.Eve geldiğimizde saat bir hayli ilerlemiş olduğundan herkes istirahata çekildi. Ertesi gün yine işimiz çoktu. Ekip arkadaşlarım “Abi… Bak yarın vaktinde yemek yiyelim de akşama aç kurtlar gibi yemeğe saldırmayalım. Görüyorsun işte hastalanıyorsun” dediler. Ben de söz verdim, öğle yemeği için zaman yaratacaktım. Lakin gece sabaha karşı bendeki rahatsızlık tekrar başladı. Ayaklarımdan ve bileklerimden bağlamış geriyorlar, göğsümün dünyayı getirip koymuşlar, biri de Allah razı olsun, eline hortumu almış beni suluyor. İşte böyle bir hal ve durum…Ekipteki arkadaşlarımdan bir bölümü kalktı ve beni hastaneye götürmek için ikna girişimlerine başladılar. Ben ise onlara, akşam yediğim yemekten dolayı rahatsız olduğumu söyleyip, hastaneye gitmemekte diretip durdum.

Ama belli bir dayanma limitine kadar.

Sonra beni aldıkları gibi Amerikan Hastanesine kaldırdılar. İlk müdahale ve sonrasında bir imza atmamı istediler. Nedenini sorunca da bir ilaç vereceklermiş de “İzin” almak zorundalar mış. İmzayı attım ama bir de telefon numarası verdim.

Sonrasını hatırlamıyorum.

Ertesi sabah kendimi soğuk mu soğuk bir odada ve yatakta buldum. Üstümde başımda bir sürü kablolar vardı. Bir süre sonra beyaz gömlekli doktor hanım geldi ve “Size ne oldu biliyor musunuz” diye sordu. Ne olduğunu bildiğim yoktu da cevabım da “Vallaha bir tren kazası oldu galiba, ama bende bir şey yok. Siz lokomotife bakın” dedim.

Doktor şöyle bir yüzme baktı ve “Dedikleri kadar varsınız” dedi.

Neymiş dedikleri? Tabi soramadım “Kim ne dedi ki” diyemedim. Nasıl olsa bir gün kimin ne dediği ortaya çıkar diye düşündüm.Sonra doktor yine sordu “Ailede kalp hastası var mı?” dedi. Bir an düşündüm, aklıma kimse gelmedi ve “Yok… Kimse yok” dedim.

Doktor başını salladı ve “Gece buraya getirdiklerinde üç kez gittin geldin, haberin olsun ve bir süre misafirimizsin” dedi. Yok ya… Ne misafirliği. Bir sürü işimiz gücümüz var. Ekip arkadaşları beni bekliyorlar. O günün programı çok yoğun. Hemen çıkmam gerek. Tabi bu düşüncemi doktor ile de paylaştım.

Güldü… Ve “Dedim ya, dedikleri kadar varmışsınız” diye üstüne basa basa söyledi ve dönüp gitti. Ben yoğun bakım odasında, kablolardan bir kurtulabilsem, arkasından koşup “Yahu… Bir sürü işim var, arkadaşlarım bekliyor, çıkmam gerek” filan diyeceğim ama ne beni dinleyen var ne de telaşıma aldırış eden.

Çaresiz yatağımda kalakaldım. Sonra doktorun söylediği aklıma geldi. Ne sormuştu, “Ailede kalp hastası var mı” demişti.

Bir saydım, sekiz kişi çıktı.

Doktorum, öğleden sonra tekrar geldi.

“Bak doktorum” dedim “Sizinle bir anlaşalım. Önce şunu söyleyeyim ki, ailede tam sekiz kişi kalp hastası imiş. Düşününce çıktı. İkincisi, benim işim gücüm var ve ben acele hastaneden çıkmalıyım” demeye kalmadı, doktor sözümü kesit.

- Bakın, beni iyi dinleyin. Bir; kalp krizi geçirdiniz, kontrol altında kalmanız gerek. İki; akşam verdiğinizi telefondaki doktor arkadaşınız ‘Aman dikkat, ele avuca sığmaz, delidir, size imza verip hastaneden çıkmak isteyebilir. Ona hiç itibar etmeyin, siz bildiğinizi yapın ve bizi de her durumdan haberdar edin’ dedi. O nedenle hastaneden çıkmak sizin ihtiyarınızda değil. Üç; arkadaşlarınız durumu biliyor ve onlar sizsiz de işlerine bakıyorlar…

Dedi…

Ve tuğla bitti, inşaat paydos oldu…

Bir hafta geçti aradan. Bu süre içinde gerekli araştırmalar ve takipler sonrasında, Ankara ile varılan mutabakat ile de “Mevcutlu” olarak Ankara’ya geldim. Ankara ekibi arkadaşlarım Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Levent GÖKGÖZ ve Genel Cerrah Prof. Dr. Zafer FERAHKÖŞE beni ele aldılar.

Acele bir Anjiyo sonrasında “Arkadaş, akşam aile meclisini topla. Acele Kalp ameliyatı olman gerekiyor. Aile meclisi karar versin” dediler. Yahu… Aile meclisi hangisi? Bunlar benim doktordan da öte can dostlarım değiller mi? İşte aile meclisi, ne olacaksa olsun.

Bu düşüncemi ifade edince “Moralin yerinde mi” diye sordular… Güldüm… Benim moralim gayet yerinde de acaba onların morali yerinde mi?

“Benim moralim yerinde, bir gözlerimi kapayacağım, arkasında bir açacağım. Asıl sizin moraliniz yerinde mi?”

Ertesi gün acele ameliyata alındım.

Aslında o güne kadar birçok ameliyata girmiş ve seyretmiştim. Hatta birkaç kez de kalp ameliyatını seyrettim. Nasıl olacağını biliyorum yani… Kısacası, iman tahtasını yukardan aşağı kesecekler, mengeneyi takacaklar ve göğüs kafesini iyice açacaklar, arkasında bacaktan damar alacaklar, işlerini bitirecekler ve mengeneyi boşaltıp, iman tahtasını da telledikten sonra göğsümü kapatacaklar.

Olacak olan bu…

Bu kadar basit mi?... Evet bu kadar basit. Tabi o masada yatarken olabilecek riskleri hesaba katmazsanız…

Ameliyat masasına yattığımda bir kızcağız geldi başucuma. Damarıma girmeye çalışıyor. Ne yaptığını sordum. Anestezi uzmanı imiş. Hemen lafa girdim.

-Aman ha dikkat et. Ameliyat sırasında beynime oksijenimi filan eskitme…

- Niye ki?

- N’olur n’olmaz. Ameliyat sonrasında rahmetli Turgut ÖZAL gibi sapı samanı birbirine karıştırmayayım…

- ?!...

- Sonra sen beni bayıltma ha… Ameliyat sırasında bizimkiler yanlış bir iş yaparlar filan, tarif etmem lazım…

Kızcağız aklından “Kim bu deli” diyordur herhalde. Anestezi uzmanım da işi bitirdikten sonra…

Sonrasını hatırlamıyorum ki… Gözümü açmaya çalışıyordum. Bir türlü açılmıyordu. Boğazıma takılan şey ne ise, soluk almamı güçleştiriyordu. Bağırmaya çalışsam da sesim çıkmıyordu. Öylece kaç saat geçti bilmiyorum. Sonra geldiler, boğazıma taktıkları o şeyi çektiler de rahatladım…

Ve… Bütün huysuzluğum başladı. Tamam, işte ameliyat olduk. Kendimi de iyi hissediyorum. İki gün de yoğun bakımda yattım. Artık taburcu edin beni…

Nerdeeeee?...

Bir hafta daha yattım hastanede. Balon şişirdim, buharda soludum. Neler çektirdiler neler bir bilseniz.

Sonunda taburcu oldum…

Şartlar belli. İlaçları alacaksın, sigarayı bırakacaksın, yorulmayacaksın, kırk beş gün sırt üstü yatacaksın ki, göğsün tekrar açılmasın.

Ve saire ve saire…

Eve çıktım ya… Gerisi kolay. Şimdi, özlediğim yemekleri yemeliyim. Tabi yedirirlerse. Ama fırsatını bulursam, görürler. Yiyor muyum yemiyor muyum?

Evet… O tarihten bu yana hep istediğimi yaptım…

Yedim, içtim, gezdim tozdum…

Doktorlarım “Sigar içme” dediklerinde “Sizin yanınızda, doktor kontrolünde içiyorum” dedim…

Yemeklerine dikkat et dediklerinde “Siz yüz yaşına kadar yaşamış inek gördünüz mü” dedim…

Spor yap dediklerinde “Eşeği de koşturuyorlar ama, 20 seneden fazla yaşamıyor” dedim….

“Bir gün yine bize gelirsen…” dediler “Sana bakmayız”

Bunu da dediler ama dediklerini tutamadılar. Ben vardım, onlar yine bana “Canları” gibi baktılar. Bu kez söz, ben de sizi dinleyeceğim.

Sigara yok, ilaçlara dikkat, spor yapacağım, yemeklerime dikkat edeceğim ve…

Kızımı, GÜNEŞ’imi de düşüneceğim… Ona verdiğim sözümü tutmaya, 100 yaşıma ulaşmaya çalışacağım.

29 MART 2007

 
Toplam blog
: 1104
: 918
Kayıt tarihi
: 28.01.07
 
 

Emekliyim ama “Tekaüt” değilim. 1961 yılından beri değişik “Anadolu” gazetelerinde yazdım. 1984-8..