- Kategori
- Kültürler
Bir ağacın düşündürdükleri…

Bu bir meşe ağacı.
(Bu yazıdaki meşe ağacının öyküsünü, yörenizdeymiş gibi düşünerek okuyunuz.)
Duruşuyla, bir olimpiyat şampiyonu sanki.
Bir cihan pehlivanı. Bir “Koca Seyit.” Bir “Kurtdereli.” Bir “Yaşar Doğu.”
Ne yazık ki başı, kolları ve ayakları kesilmiş...
Birileri; onun duruşundan, heybetinden korkmuş sanki…
Budayıvermişler kollarını, bacaklarını…
Belli ki, onu kesenler çok uğraşmışlar.
Baltaları küçük, testereleri kısa gelmiş, güçleri tükenmiş. Bırakıvermişler öylece…
Başı, kolları ve ayakları kesilmiş, kesilmiş de; dimdik ayakta durarak herkese meydan okuyor.
Bu koca meşeyi bu günlere getiren “kutsallık”, kendini bilmez insanların “talanı” sonucunda ortadan kalkınca olanlar olmuş.
Toprağa bağlandığı yere yakın bir yerden boğmuşlar, ”Koca Meşe’yi”
kurutmuşlar. Zaman içinde, durmadan çentiklemişler, kesmişler.
Herkes, birer parçacık kopararak alıp gitmiş. Kala kala ayakta, koca gövdesi kalmış.
Meşenin dibinde, kırık bir mezar taşı…
1800 yılların başını gösteriyor. 1970’li yıllarda gökyüzüne dikilen, mermerden yapılmış yüzlerce mezar taşı vardı, bu mezarlıkta.
Şimdi yanlışlıkla, hırsızların bıraktığı bir mezar taşı “Ben bu yörenin tek Osmanlı Mezarlığıyım.” diye bağırıyor.
Boşu boşuna, inliyor derinden. Sesini duyan yok.
Mezarlıktan geriye hiçbir şey kalmamış. Bir koca pehlivan, meşe ağacından başka…
Bir de yanı başında, suyu akmayan çeşme.
Koca meşe, cansız olsa da inadına direniyor. Yağmur, kar, fırtına, soğuk, sıcak börtü böcek…Gövdesini çürütüp yere seremiyor. İlle de ayakta kalacak. Kökten kesebilseler, sobalarda, kalorifer kazanlarının altında kül olup gidecek.
Nevruz Köyü’nden, Bekten Köyü’ne giderken, ”Demiryalayan” yokuşunu düzlediğinizde, sol tarafa baktığınızda, bu meşe ağacını görebilirsiniz. Size selam verdiğini hayal edin, selamını alın. O koca meşe, sizin dedenizin arkadaşı olabilir. Dedenizi, atanızı gölgesinde barındırmış olabilir. Hatta imkânınız ve zamanınız varsa mezarlığı gezin. Koca meşenin etrafında bir dolanın. Etrafınıza bakıp bir düşünün. Elinizde, kâr olarak “ibret” ve “hüzün” kalacak.
Burası bir mezarlık mı? Diye birine sorsanız. Hayır, cevabını alırsınız. ”Ölüler, mezarlar, bulundukları yeri terk etmez.” Nasıl olmuşsa burada kimse kalmamış.!? Biz hayatta olanlar, ölülere bile rahat vermemişiz. Ne acı bir durum…
Burası, 1800 yıllardan daha önceki yıllara dayanan bir mezarlıktı. Ne yazık ki! Bugün mezarlık demeye bin şahit lazım. Bir tek mezar taşı kalmamış. ”Hazine avcıları” mezar taşlarını parçalamış, yıkmış. Kimisi, bir taşı arabasına koyup gitmiş. Geriye bir iki meşe kalmış. Kimse de bu durumu fark etmemiş.
Bilinen bir gerçek vardır. Bir yörenin kimlere ait olduğunu, kaç yıllık bir yerleşim yeri olduğunu anlamak için mezarlıklara, mezar taşlarına bakılır.
“Mezarlığını göster, sana tarihini anlatayım. (Kim olduğunu söyleyeyim.)”
Gidin bakın, DEMİYALAYAN ’daki mezarlığa ne bulacaksınız. Bir “pehlivan meşe ağacı” kalmış. Didik didik etmişler zavallıyı. Çentik çentik her yanı. Kolsuz, bacaksız ve de başsız. Yakında o da çekip gider, kimse fark etmez.
Birden zengin olma sevdası; tarihi eser kaçakçılığı, hazine avcılığı, yurdumuzdaki tarihi kalıntıların, kültür varlıklarının yok olmasını, başkalarının eline geçmesini sağlıyor.
Karun Hazineleri, Amerika’da. Amerikalı zenginlere kol düğmesi olmuş.
Truva Hazineleri, Rusya’da.
Bergama Sunağı, Almanya’da. (Tonlarca ağırlığındaki mermer blokları adamlar taşırken bizi nasıl da uyutmuşlar. Helal olsun.)
İznik Çinileri, İngiltere’de. (Bir parça çini 76 bin sterline satılmış.)
Elin oğlu ev demiyor, cami demiyor. Kapı ve pencereleri bile kaçırıyor.
Şimdi bir de: yurdumuza özgü “bitki ve böcekleri, yılanları ve çeşitli hayvanları da” kaçırmaya başladılar.
Vallahi, yurdumuzdan kaçırılan zenginliklerimizi saymakla bitmez. Size, yüzlerce örnek verebilirim. Çalan çalmış. Götüren malı götürmüş. Biz bakakalmışız…(Yenice’mizde bile hâlâ hazine avcıları var. Talana devam ediyorlar.)
Avrupalılar Amerika’yı keşfettiklerinde, kültürlerini ve tarihlerini yeniden inşa etmek, ortak bir kültür oluşturabilmek için; Amerikan başkanının köpeğinin işediği yere bile levha asmışlar. (Bilmem kimin köpeği buraya çiş etti.). Buldukları asırlık ağaçları, ”Anıt ağaç” yapmışlar. Parkların içinde sergiliyorlar.
Kuzey -Güney Savaşları sırasında, bir “sekoya” ağacı için, (Dünyanın en uzun ve büyük ağacı.), Amerikan Başkanı Abraham Linkon (Türkçe okunuşunu yazıyorum) savaşı durdurmuş. Ağaçların kesilmesini önlemiş.
Bizim Yenice’de, doğa bize çok cömert davranıyor. Ağaçlar kendiliğinden yetişiyor. İnsanlar ağaç dikmek, yetiştirmek için değil, kesmek için yarışıyorlar.
Kestane toplama mevsimi geldiğinde bazıları, kestaneyi ağacın tepesine çıkıp toplama yerine, ağacı kökünden kesip kestane topluyor. Seneye kestaneyi çarşıda, pazarda çuval içinde görecek farkında değil… Daha örnek çok.
1915’te Çanakkale’de, biz Türkler kurtuluş mücadelesi verirken, düşmanlar, yöremizde tarihi eserleri de yağmaladılar.
Truva Hazineleri, bulunduğunda küfelere doldurulmuş. Üzerlerine üzüm konulup, eşeklere yüklenmiş. Yöredeki köylülere 3-5 kuruş para verilmiş. Bu üzümleri, falan limandaki gemiye teslim edin denmiş. Bizim saf kalpli köylüler, küfelerin içinde ne var, ne yok diye merak bile etmemişler. Emanetleri yerine teslim etmişler. Truva Hazineleri, böylece uçup gitmiş.
Buna benzer şekilde, ülkemizdeki birçok tarihi eser yurt dışına kaçırılmış.
Böyle giderse mirasyedi “hayırsız evlat” gibi, elimizde hiçbir şey kalmayacak. Yeniden “kültür” oluşturma olanağımız da yok. Soğan değil ki, ekip çoğaltasın.
Bizim ülkemiz; ”ANADOLUMUZ” tam bir açık hava müzesi. Toprağın altı ve üstü tarih fışkırıyor.
Temel kazsan tarih.
Su kuyusu kazsan tarih.
Denize dalsan tarih.
“Varlık” içinde yaşanırken ”yokluk” fark edilmiyor.
Zaman acımasızdır. Sabırla her şeyi yok eder.
Yurdumuzun, tarihi zenginliğinde gözü olanlar da uyumuyor.
Zaman gibi sabırla, tarihi değerlerimizi elde etmek için çalışıyorlar.
Yediden yetmişe bütün bireylerimizde; ”Ulusal Bilinç” olmalı. ”Kültür Bilinci” olmalı.
Bu bilinci; “yerel bilince” kadar indirmeliyiz ki:
Herkes yaşadığı yere sahip çıkar, güzelleştirirse…
Bütün vatan güzelleşir…
Yoksa, bu gidişle bir “ölü ağaç” gibi ayakta kalacağız.
Canlı zannedip, ölüye sevinmek gibi bir şey…
Değerlerimize, kültürümüze sahip çıkmalıyız.
Bu işin başka yolu yok.
Ne dersiniz?