- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Bir Ankaralı'nın İzmir Maceraları

İnsanlar vardır, toprağına kök salar, sımsıkı tutunur hani. Bağlanır ve sever. “Gitmek” seçenekler arasında yoktur hiçbir zaman onlar için. İşte o insanlardan olamadım ben hiç. Azıcık aklım erip kendi kendime cümle kurmaya başladığım günden beri gidesim vardı. Gözlerimi kapatıp hayal eder, bir gün gerçek olacağına emin bir şekilde anlatırdım detaylarını gidişimin. Anlattıklarıma pek benzemese de kendime verdiğim sözü tuttum, gezmeye geldiğim bu şehre yerleştim sonunda.
Az bilenler “Ankara’nın düzeni, İstanbul’un güzelliği var” diyorlar. Yüz seksen yedi tane tanım yapsam, cümlem buna benzemezdi halbuki benim. Bu şehir güzel, gerçekten güzel, hem de insanın içini acıtacak kadar güzel. Bu şehir çok farklı. Minik bir parçasını anlatacağım, en basit cümlelerle.
Sokakta insanlar gülümsüyor birbirine. “Sıcakkanlıyız” diyorlar. Zaten pek çok konuda konuşurken “biz”li cümleler kuruyorlar. Toplu bir duruşları, şekilleri, benimsedikleri bir “İzmirlilikleri” var. “Su sıkıntısı varsa, yıkamayıveririz balkonları şarıl şarıl” diyorlar. Biri konuşuyor, kalanlar kafa sallayarak onaylıyorlar. Bunlar on yıldır tanışan kişiler değil, otobüs durağında çene çalarak beklerken bile hemen “biz” olabiliyorlar.
Bir yürüyüş oluyor, mesela 10 Kasım’da. Yaşlı, titrek, bastonlu teyzeler, amcalar en önde. O titrek hallerine üzülesi gelmiyor insanın. Zaten inatla başı dik, gözgöze gelince gülümseyiveriyor, “Cebimden çıkartırım” der gibi. Orada işte söz bitiyor.
Burada “deniz” diye bir şey var. Çöp atılıyor içine (!?!!). Zaman zaman kokuyor, zaman zaman taşıyor, ama su bol olmasına rağmen nedense burada Ankara’daki kadar çok fıskiye, atlayan zıplayan sular yok(!). Fıskiye sanatına hiç önem verilmiyor.
Bir de park yeri yok. Parayla da bulunmuyor genellikle, çünkü yok. (Hiç mi yok? Biraz var, doğru zamanda doğru yerden doğru hız ile geçmekteysen…)
Bu deniz denen şey şehri ikiye ayırmaya yarıyor. Birine 35, diğerine 35 buçuk diyorlar. Bunlar anlaşamaz deniliyor ama özellikle lig bittiğinde dumanla anlaşabiliyorlar. Ben hem 35 hem de buçuğunda ikamet etme şansı bulduğumdan ikisini de seviyorum. Aslında bir ucu denize değmiş her köşesini seviyorum.
“Simide gevrek deriz” diyorlar ama simit isteyen Ankara’ya… Gevrek deyin zaten, o satılan yiyecek simitten sayılmaz bir Ankaralı için =)
Bir de kumru var literatürde. Susamlı poğaça ekmeği içine salam, sosis, sucuk, kaşar ne varsa koyuluyor. Bunlar sığmıyor zaten, dışarı taşıyor. Ben başta burun kıvırmıştım, sonradan çok alıştım. Hala anlamasam da bir sandviç çeşidinde bu kadar etin neden olduğunu, İzmir’deki toplu hareketin bir parçasıdır diyorum ve bol bol yiyorum. Boyoz mevzusuna ise derinlemesine dalmıyorum. Bir gün İzmir sokaklarında bir satıcı ne olduğunu anlamadığınız bir kelimeyle bağırıyorsa, boyozdur o sattığı. Haşlanmış yumurta ile yenir.
Balıkları tanımaya başlıyorum zamanla. Kalamarın anatomisini, evi kokutmadan balık pişirmeyi, on parmakla dalmadan o balığı temizlemeyi öğreniyorum. Midyeyle karın doyurulabileceğini öğreniyorum. Sonra otlara sıra geliyor, nasıl pişirileceğini pazarcıya soruyorum, anlatıyor. Adını unutuyorum onların, “hani şöyle kabuk gibi olan bitki” diye tarif ediyorum.
“Vapur” denilen toplu taşıma aracından bahsetmem lazım, çünkü büyük aşk yaşıyorum onunla. Görmeyince özlüyorum. Kış aylarında vapurun alt kat açık bölümünde oturmak için annesinin kolunu çekiştiren koca bir kız görürseniz eğer, o benim işte. On beş dakika kadar sürüyor ortalama vapur yolculuğu, ama ilk zamanlardaki cehaletimi anlatınca vapurun benim için hala sürprizlerle dolu olduğunu anlayabilirsiniz. Vapurda asılı kat şemalarını, martıların gevreği nasıl havada kaptıklarını, vapurun iskeleye nasıl yanaştığı gibi her ayrıntıyı kalp ameliyatı izler gibi büyük dikkat ve heyecanla izleyen bir kız çocuğu görürseniz, emin olun, o da benim.
İzmir’e gidip vapura binmek isterdim o zamanlar. Vapur yolculuğu bir A noktasından B noktasına yapılan deniz seyahati değildi çünkü nokta, çizgi, yol, yolcu peşinde değildim. Amaç vapura binmek ve denize biraz da vapurdan bakmaktı sadece. (Bu bölümü Ankaralı anlar) Yani, vapur şöyle bir şeydi, bir iskele vardı, orada vapur olurdu, vapur giderdi. Bu kadar. Aslında vapur, hakkını vere vere çalışan bir toplu taşıma aracıymış ve çok şaşırtıcı ama birden fazla iskele varmış. Vapur gerçek anlamıyla ulaşım aracı haline gelince, işler daha da karmaşıklaştı çünkü vapur sefer saatleri, bir de zaman zaman değişiyorlar… Çok karışık… Ama şimdi gururla söylüyorum, bir A noktasından B noktasına belli bir saatte ulaşmak için bütün bu parametreleri kullanarak başarılı yolculuklar yapıyorum sık sık, çünkü araba kullanmayı bıraktım, çünkü park yeri yok. (Bakınız paragraf 6)
Martılarla ilgili şok edici gerçeklere gelince, onlar güvercin büyüklüğündeki beyaz kuşlar değilmiş. Nitekim çocukken köyde arkasında ses çıkaranın ne menem bir hayvan olduğunu merak edip, özgürlüğüne kavuşturduğum halde beni kovalayan hindi gibi irileri bile varmış. Zaten bütün olarak atılan kurabiyeyi havada kapıp götürebilmesinin de başka açıklaması olamazdı. Güzel ve sevimli olmalarının yanında vapurdan atılan yiyecekleri kapmaya çalışırken çekilen fotoğraflara dayanarak söyleyebilirim ki, martıların mimikleri var. Kızgın, mutlu ve hatta gizli planları varmış gibi yüz ifadeleri kullanıyorlar.
Bu noktada İzmir’li hayvanseverlerden de bahsetmek lazım. Sokak köpeklerinden sakınmıyorlar hatta kendi köpeklerini gezdirirken onlarla oynayıp onlara da mama veren insanlar görüyorum. Bir sokakta yüz elli altı adet hayvansevmez ve bir adet hayvansever insan var diyelim. Yüzellialtı hayvansevmezin kayıtsızlığına karşı o bir hayvan dostunun kapı kenarına, çöplerin yanına bıraktığı az ya da çok, güzel veya artık yemekle yüzellialtıya karşı bir kişiyle zafer kazandırabiliyor.
Bu şehirde sabahları sahile çıkınca balıkçı kayıklarını görüyorsunuz. Onlar ekmeğini kazanıp, karlarını balıkçı barınaklarının müdavimi olan kedilerle, pelikan, karabatak ve martılarla paylaşıyorlar. Termos kupama çay koyup seyrediyorum sahilde olanları. Bu şehir gerçekten içimi acıtacak kadar çok güzel. Burada geçmemiş yıllara acıyor içim. Liseli olsaydım diyorum burada. Yaşadığım her günü ayrı ayrı sevsem de, hayaller hep gelecekle ilgili olmak zorunda değil ya, öyle bir şey işte bu da. Liseli olsaydım, okuldan kaçıp sahile gelir, çimenlere serilirdim. Daha çok vaktim olurdu denizi seyredecek. Daha az takılırdım çözülemeyen problemlere. Sonra kocaman bir nefes alıp, gülerdim kendi kendime.