Bir başka olur kır düğünleri / Mizah / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Eylül '10

 
Kategori
Mizah
 

Bir başka olur kır düğünleri

Bir başka olur kır düğünleri
 

resim alıntıdır."Bekarlık sultanlıkmış! Sultanlar hiç bulaşık yıkar mı?


Telefonumun ekranında yazan ismi görünce epeyce bir şaşırıyorum. Oktay arıyor beni. Üniversite arkadaşım, aynı zamanda yurtta beraber kaldığım oda arkadaşım. Onunla dört güzel seneyi paylaştık ama diplomaları alınca yollarımız ayrılmıştı. O memleketi Bolu’da kalmayı tercih etmiş, bense şehir şehir dolaşırken nihayet İstanbul’da kalmıştım. Uzun süredir görüşmüyoruz hatta telefon bile etmiyoruz birbirimize. Şimdi onun ismini görmenin merakıyla kulağıma götürüyorum telefonu. Hal hatır sorduktan sonra da başlıyorum sitem etmeye:

_Hayırsız Oktay, nerelerdesin oğlum ya?

_Valla Murat’çığım ne desen yeridir. Çok haklısın, işe güce daldık… unuttum arkadaşlarımı.

_Bahane hazır hemen…anlat bakalım, neler yapıyorsun şimdi?

_ Ankara’ya yerleştim artık. Burada inşaat firmasında çalışıyorum. Büyük bir yer, işleri çok yoğun. Biliyor musun, ben seni esas ne için aradım?

_Hayırdır?

_Evleniyorum yakında. Adresini bilmediğim için davetiye gönderemedim. Düğünüme davet ediyorum seni.

Oktay ve evlenmek… Bu ikisini bir araya asla getiremem ki ben. O Oktay’ki daldan dala, çiçekten çiçeğe koşan hercai bir kuş. Onu, yanında bir gelin ve başında zebella gibi dikilmiş nikâh memuru ile hayal bile edemiyorum. Kesin bir yanlış var bunda. Ben hayale dalmış bunları düşünürken, Oktay anlatmaya devam ediyormuş. Sesini duyunca irkiliyorum bir anda:

_Vallahi Murat’cığım, bir peri kızı buldum. Kaş onda, göz onda… Çarpıldım resmen. Meğer ben şimdiye kadar amortilerle uğraşıyormuşum. Büyük ikramiyeyi şimdi kazandım arkadaşım.

Sesindeki heyecan bana bile geçiyor şimdi. O anlattıkça evleneceği kızı fazlasıyla merak etmeye başlıyorum. Bana düğün yerinin adresini tarif ediyor. Bolu’da kır düğünü yapacaklarmış. Geleceksin diyerek söz alıyor benden. Elimiz mahkûm gideceğim tabii ki. Tam da ayın ortası, şimdi buna takı da almak lazım. Çeyrek altından aşağısı hiç olmaz, onca senenin hatırı var aramızda. Zaten koca İstanbul’da güç bela geçiniyorum, böyle ekstra harcamalar çıkınca ayın sonu nasıl gelecek diye hesap et dur artık.

Telefon konuşmamızdan tam iki hafta sonra düşüyoruz yollara. Kiminle mi? Aynı şirkette çalıştığım ev arkadaşım Ramazan ile birlikte. Oralarda Oktay’dan başkasını tanımadığım için yalnız gitmek işime gelmedi. Ramazan zaten dünden hazır. Hep söylerim, bu çocuk seyyah olmalıymış. Gezmek deyince akan sular duruyor onun için.

Düğünün yapılacağı yeri aklımda kalan tarife göre buluyoruz. Büyük bir kalabalık ve müzik sesi zaten yeterince belli ediyor. Her yer yemyeşil, düğün alanı çiçek tarhları ile çevrilmiş. Uçuşan tüller ve kurdeleler ile masalsı görüntü tamamlanmış. Düğün sahipleri giriş yerinde karşılıyor konuklarını. Hayırlı olsun temennilerimizle ileride kurulmuş yemek masalarına yönlendiriliyoruz. Bir şaşkınlık daha yaşıyorum. Oktay’ların durumu pek parlak değildi. Böyle yemekli düğünün altından nasıl kalkabildi acaba diye söyleniyorum.

Ramazan ile kuruluyoruz masaya. Hemen tabaklar konuyor önümüze. Düğün çorbası, Mengen kavurması, Mengen pilavı bir bir sıralanıyor çarçabuk. İkimiz de kıtlıktan çıkmış gibi yemeklere dalıyoruz. Bekârlık zor zanaat tabii. Öyle sultanlık falan boş laf aslında. Hani derler ya, bulaşık yıkayan sultan gördünüz mü diye. İşte aynen öyle durumdayız biz. Böyle yemekleri nerede bulacağız bir daha. Birkaç tabaktan sonra bayram eden midelerimiz nihayet yatışmaya başlıyor. Şöyle gerine gerine arkamıza yaslanınca tam karşımızda oynayan insanları görüyoruz. Ramazan bir taraftan karnını ovuştururken, bir taraftan da hafifçe onlara eşlik ediyor oturduğu yerde. Sonra gülerek bana dönüyor:

_Canım amma da misket oynamayı çekti Murat ya, hadi kalk gidelim oraya...

_Oğlum sen ne anlarsın misketten. Unuttun mu, Trakyalısın sen.

_Aman canım ne fark eder, onlara bakar bakar biz de oynarız, Kalk hadi…

Kolumdan çekiştirerek oyun alanına sürüklüyor beni. Anlamam ki bu işlerden ben. Olduğum yerde ayaklarım gezinip duruyor sadece. Ramazan’a bakıyorum şöyle bir, neredeyse ezelden Ankaralı adam. Nasıl da kaptırmış kendini. Hem oynuyor, hem de söylenen türküye eşlik ediyor bizim ki.

_ Oy farfara farfara…Ateş de düştü şalvara…

Epey bir kurtlarını dökünce rahatlıyor hayta. Kan ter içinde kalmış , çöküyor sandalyeye. Bir taftan da masada ki tatlılardan atıştırmaya çalışıyor üstelik. Gülüyorum haline. Hiç büyümeyecek bu çocuk, hiç. Daha ağzındakileri yutmadan benimle konuşmaya çalışıyor sonra:

_Ya, Murat…Nerde…Senin arkadaşın? Gidip tebrik etseydik bari.

Söylediklerini duyunca donup kalıyorum. Biz buraya düğüne gelmiştik değil mi? Yemeklere ve misket havasına dalınca gelinmiş, damatmış aklımdan uçup gitmişti.Bedenimi bir utanç dalgası kaplıyor hızla. Merakla etrafa bakınıyorum. İleride çardak altında onlara ayrılmış yer vardı. Bu defa Ramazan’ı ben sürüklüyorum. Onu tatlılardan ayırmak epey bir zor oluyor çünkü. Masadan kalktı ama aldığı birkaç baklavayı hala yemeğe uğraşıyor bizim ki. Çardağa yaklaştıkça gelin ve damat daha bir netleşiyor gözümde. Önüne geldiğimizde ise yıldırım çarpmış gibi kalakalıyorum. Yağmurda yağmıyor lakin ne oluyor bana böyle. Panik içinde dirseğimle hala tatlı yiyen Ramazan’ı dürtüklüyorum.

_Ramazan…Baksana…

_Sen tak abicim takını…Ben beklerim seni burada…

_Ramazaaaan…

_Ağzım dolu Murat…Hadi yürü…

Nereye yürüyeceğim, ne diyeceğim damat beye? İkisi de pek güzel görünüyor ama Oktay bu kadar değişmiş olabilir mi?

_Ramazan…Bu damat başka biri sanki…

_ Yahu, kaç senedir görüşmüyorsunuz ya…Unutmuşundur sen onun yüzünü…

_Oğlum, dört sene beraber kaldığım adamı nasıl unuturum…O değil işte…Bu başka damat…

Takı sırası bize geliyor ve buyur ediyorlar ön tarafa. Sesimi çıkaramadan cebimdeki altını takıyorum damat beye. Ağzı kulaklarında sırıtarak teşekkür ediyor bana. Bir de koluma girip resim çektiriyoruz. Bulmuş altını, kimsin diye sorar mı adam? İçimde alevler yangın yerine dönmüş. Süklüm püklüm uzaklaşıyorum oradan. Ramazan ise hala ağzında ki tatlı kırıntılarıyla meşgul. Derin nefeslerle sakinleşmeye çalışıyorum. Ellerim titreyerek telefonumu çıkarıp Oktay’ın numarasını arıyorum.

_Ne haber Murat’cım…Yarın geliyorsun değil mi?

_Yarın mı?

_Yarın tabii…Yarın düğünüm var ya…Sakın unuttum deme bana, bak külahları değiştiririz sonra haa?

_ Ta...Tabii...Gelmez miyim hiç? Gelirim...Ben…

Telefonu kapadığımda karşımda Ramazan’ın gülen yüzünü buluyorum. Bizimki her şeyi anlamış alay edercesine bana bakıyor.

_Murat ya…Şimdi senin arkadaşının düğünü yarınsa…Orda da böyle yemekler verirler değil mi bize?

 
Toplam blog
: 71
: 569
Kayıt tarihi
: 25.11.08
 
 

1969 doğumluyum. evliyim, iki çocuğum var. Kitap okumayı ve şiiri severim. ..