- Kategori
- Yurtdışı Tatil
Bir biletle Varşova
BİR BİLETLE VARŞOVA
30 Mayıs 2000 Salı
Yorgunum ve üşüyorum; ama Varşova’da geçireceğim son günü hemen noktalamak niyetinde de değilim. Alışveriş yaptığım için odama çıkmak ve elimdekileri bırakmak zorundayım. Oysa beş kat merdiveni de çıkarsam bu yorgunlukla yığılır kalırım diye düşünüyorum.Pazar yerindeki kafeden çıkıp elimdeki torbaları ıkına sıkına taşıyarak PEN Misafirhanesine doğru yürüyorum. Plaza Zamkowy’ye geldiğimde yeniden çıkıyor güneş. Meydan kalabalık. Her yaştan öğrenciler ve turistlerle dolu. Bir sıraya oturup etrafı seyretmek, biraz da dinlenmek istiyorum. Yanı başıma turuncu pardösülü, turuncu saçlı bir kadın oturuyor. Benim yaşımda olmalı. Giderek alçalan güneş üstümüze vuruyor, bizi ısıtıyor.
O sırada iri yarı, şişman, koltuk değnekleri ile bir kadın, güçlükle yürüyerek Sigismund Anıtı’nın dibine geliyor. Basamaklara oturuyor. Biraz soluklandıktan sonra şarkı söylemeğe başlıyor. Tempodan ve yinelenen tek düze basit notalardan bir marşa benzetiyorum şarkısını. O, büyük bir ciddiyetle, çevresindekilere aldırmadan (aslında onlara duyurmak için) bağıra bağıra ve ard arda şarkılar söylüyor.Hüzünlü şarkılar bunlar. Yanımda oturan turuncu saçlı kadın ve ben, büyük bir ciddiyet ve ilgiyle onu dinliyoruz.
Bir ara parlak güneşe karşın usul usul bir yağmur başlıyor. Turuncu saçlı kadın ve ben oturduğumuz yerde şemsiyelerimizi açıp, dinlemeyi sürdürüyoruz. (Sürrealist bir filmde gibiyiz). Şarkıcı kadın da yağmura aldırmıyor ve şarkılarına aynı coşkuyla devam ediyor. Yağmur dinince şemsiyelerimizi kapatıyor; ama yerimizden kımıldamıyoruz. Turuncu saçlı kadın da yabancı olmalı. Elinde Varşova’nın planı var. Soruyorum; Fransızmış. Ne o, ne de ben, şarkıların tek kelimesini bile anlamıyor; ama dinlemeyi sürdürüyoruz. Bizi burada tutan müziğin dili.
Aslında şarkıcı kadını bizden başka dinleyen de yok gibi...Çevremizdeki Polonyalılar ona aldırmıyor, kendi aralarında konuşuyorlar. Önümüzde bir grup liseli genç beliriyor. Amerikan markalı ayakkabılar, montlar ve İngilizce sözler yazılı tişörtler giyiyorlar. Öyle çok bağırıp gürültü ediyorlar ki sonunda dayanamayıp kalkıyorum. Turuncu saçlı kadın ve topal şarkıcı meydanda kalıyor; ben odama çıkıyorum.
Biraz uzanıp dinlenmek, bu arada dönüş biletimin saatini yeniden kontrol etmek istiyorum. O da ne? Trenim sabah saat yedide kalkıyormuş. Oysa ben öğlende sanıyor, o saate dek etrafı biraz daha gezerim diye düşünüyordum. Heyecanla yerimden fırlıyorum. Son akşamımı odada geçirmek niyetinde değilim. Acele sokağa fırlıyorum. Bir büfeden bir tane bilet alıp ilk gelen otobüse atlıyorum. Nereye gittiğini bilmiyorum. Önemli de değil. Henüz güneş alçalmadan etrafı seyretmek, modern Varşova’yı görmek istiyorum. Elimdeki bileti göstereceğim kimse yok. Almanya’daki gibi bileti sokup deldireceğim kutu da görünmüyor. Otobüse binenlere bakıyorum, kimsede böyle bir çaba da yok. Binenler geçip bir yere oturuveriyorlar.
“Her halde arada biletçi gelecek, ona göstereceğiz “ diye düşünerek bileti cebime sokuyorum.
Otobüs, benim yürüyerek geçtiğim Birinci Kral Yolu da denilen Krakowskie Przedmiescie’de ilerliyor. Nowy Swiat adlı caddeye girip devam ediyor. Bu cadde, Palais Stazic ile Palais Kossakowski önünden geçip General Ch. De Gaulle meydanında sonlanıyor. Tam karşıdaki Polonya Haber Ajansı PAP ın yanından geçip Ujazdowski bulvarında yoluna devam ediyor. Pencereden dışarı, modern ve tarihi binaların süslediği bulvara bakıyorum. Buraya İkinci Kral Yolu da dendiğini kitapcıktan öğreniyorum. Merkez Bankası, St.Alexander kilisesinin, Sheraton otelin önünden ve geniş parkların arasından geçip gidiyoruz. Son durak kentin dış mahallelerinden birinde.Bütün yolcularla birlikte ben de iniyorum.
Biletim hala kullanılmadı.
Bir başka yöne giden bir başka otobüse biniyorum.Bileti nereye atacağımı hala keşfedebilmiş değilim.Bir yere oturuyor ve yine yol boyu etrafı seyrediyorum.Bir ana caddede büyük bir kitapçı görünce otobüsten iniyorum. Kitap ve plak satan beş katlı kocaman bir bina burası.Özellikle müzik bölümüne dalıp plak ve kasetlere bakıyor, birkaç kaset alıyorum.
Dışarı çıktığımda hava kararmaya yüz tutmuş.Yeniden bir otobüse biniyorum.Yine kullanamıyorum bileti.O, hala cebimde... Otobüs bu kez kentin güneyine doğru gidiyor. Blok apartmanlar, büro binaları ve büyük bir gökdelenin yanından geçip kentin dış mahallelerine doğru ilerliyor. Son durağa geldiğimizde buranın işçi lojmanlarına benzeyen bir mahalle olduğunu görüyorum. Otobüs boşalınca insanlar hızla evlerine çekiliyorlar. Otobüs durağının çevresinde kimse kalmıyor.Bir tek ben, elimde kullanamadığım biletle nereye gideceğimi bilemeden dikiliyorum. Güneş batmış. Hava kapalı olduğundan ortalık erken kararmış bu akşam. İlerdeki marketten iki adam çıkıyor. Ellerinde şişeler... Yüksek sesle bağrışıp gülüşüyorlar. Gece başlamadan sarhoş oldukları belli.
O sırada indiğim otobüsün şoförü geliyor yanıma.Lehce birşeyler söylüyor.El, kol işaretlerinden nereye gideceğimi sorduğunu anlayabiliyorum . Ben de Almanca olarak Eski kente gideceğimi söylüyorum.Almanca bilmiyor; ama kitapçıktan gösterdiğim ismi okuyunca kafasını sallayıp otobüsün kapısını açıyor.Beraber biniyoruz. Şoför, koltuğunun karşısında, daha önce farkedemediğim bir kutuyu gösteriyor.Biletimi elimden alıp, oraya atıyor. Sonunda bileti kullanabiliyorum.
Geçip koltuklardan birine oturuyorum. Otobüste benden başka kimse yok. Hareket ediyoruz. Kentin merkezine doğru ilerledikçe otobüs kalabalıklaşıyor. Dom Literatura’ya geldiğimde saatin yirmi iki olduğunu görüyorum. Kent ışıkları yeni dinen yağmurun ıslattığı kaldırımlarda yansıyor.
Bütün gün doğru dürüst bir şey yemediğim için çok açım;ama bu saatten sonra restoran arayacak halim yok. Cafe Literatura’ya oturup bi r soğanlı turta söylüyorum. Çabuk çabuk yedikten sonra odama çıkıyor ve hemen yatıyorum. Ayaklarım sızlıyor. Ne yazık ki bu gece müzik yok. Hemen uyuyorum.