- Kategori
- Gündelik Yaşam
Bir insanı anlamakla başlar herşey

Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey!” diyerek sevginin insanlar arasındaki sihirli mucizesini hem hikâye hem de şiirlerinde bolca işlemiştir.
Biz, yaşamın önünden gitmeyi arzularken, nedense alışkanlıklarımız bizden bir adım önden seyrediyor.
Alışkanlıklar, yüreğimize zamkla yapıştırılmışçasına gözümüz kulağımız olmuş her eylemliklerimizde bizim.
Oysa alışkanlık, insan duygu, düşünce ve dikkatini körelten en büyük yalancı öğrenmelerdir.
Çevremize bakışımızı, insanlarla olan muhataplığımızı alışkanlıkların penceresinden izliyoruz.
Bir kendimiz, üç başkası olup günbegün harcıyoruz yetilerimizi.
Daha da ileri gidip, ilk aldanışların hengâmesiyle, tanıştığımız insanlara hüküm veriyoruz.
Kandırılmışlık duygusu içerisinde dünyayı selamlayıp yargılarda geçiniyoruz bize yaklaşan dost bedenlerle.
Bastırılmış duygularımızı bir türlü açığa çıkarmamak gibi delice bir huyumuz var.
Birileri kuyruğumuza bastı mı hemen saldırıya geçiyoruz.
Bu kadar duyarlı olmamıza karşın neden kitap okumayız?
Şekle değer vermeyi ne de çok sever olduk.
Artık insanlar elbiseleri ile karşılanıp fikirleri ile uğurlanmıyor.
Çünkü artık kimse, düşünmeye, vakit ayırmayı, anlamaya çalışıp da değerlendirmeye cesaret etmiyor.
Dıştan ne kadar şekilci olalım, içerimiz her zaman bir zaaflık mabedi gibidir.
Duygularımızı düzene sokmaktan kaçan bizler, neden diğerlerinde “harikacılık” ararız?
Haftanın yedi gününde biz olmadan bizi idare eden kaba saba öğrenmeler eşliğinde tavır takınıyoruz çevremizdekilere.
Ne hale gelmişiz, gülmeyi unutan bir toplumda yaşar olmuşuz!
Önden anlaşmalı, çıkarı sağlam dayılaşmalı, tanıdıklık esamesiyle yönetir olmuşuz çalışanlarımızı.
Kendimizden bir şeyler vermeden almayı tercih ederken cimriliğimizi ayyuka çıkarmış olmuyor muyuz?
Fedakârlık duygusunu birileri bize hatırlatınca suçluymuş gibi bakıyoruz insanlara.
Yaşmaya sabrımız yokken, eleştiriye sabrımız neden olsun ki!
Acıyı, zahmeti dişlemeden elde edilen her gerçeklik, aslında bizi parçalara ayıran bir yanlışlıklar komedisidir.
Sonrasında anlayacağımız doğrulara neden sarılmayız başlangıçlarda?
“Pişmanlık ikinci bir hatadır.”
Spinoza, suç saydığı ikinci caymacılığı ifade ederken düşüncelerin ileri-geri savaşını ne güzel eleştiriyor.
Evlendikten sonra yaşamları cehenneme dönen kadınlar son zamanlarda neden artış gösterir oldu?
Pişmanlıklarıyla yüzleşen kalabalıklar, aslında ikinci bir telafi olmadığını bilmiyor.
Şekle önem vererek aldanan genç kızlar- okumuş ya da tahsili yüksek-“sorumluluk” kelimesini ilk duyduklarında masayı terk edip kaçmadılar mı?
Geçenlerde bir arkadaşım telefonda dert yanıyordu.
Şöyle ki: Evliliğin benim için kutsal bir vazife olduğunu ona anlattım durdum. Çocuklara olan sevgimden bahsettim ona. Evlenmek için hazır olup olmadığımızı anlatıp, mutlu bir yuva için elimden gelen her şeyi yapacağımı anlattım. Değer vermekle başlayan sevgi ve saygının önemini örneklerle açıkladım. Geleceğin ikimizin geleceği olduğunu açıkladım. Ama kendisi boş gözlerle bana baktı ve beni anlamadığını söyledi.”
Hayallerle bezenmiş kıble esintisiyle dolmuş ilişkilerde bizim zaaf anımızı bekleyen bir zekâ tuzağı var:
Akıldır yanı başımızda pusu kurmuş bekleyen.
Akıl işin içine karıştığı an, büyü bozulmakta, gerçekler bütün çıplaklığı ile önümüze serilmektedir.
Aşk, aklı devre dışı bırakır.
Görünen görünmez olur.
Üstelik bir de düşünceden korkuyorsak gerçeklerden kaçmaya çare ararız.
Sıkıntılarımızın ana kaynağı düşünmektir.
Üzerinde durulan her konu mesuliyet duygusunu beraberinde getirir.
Kendimizden korkarcasına sevmek ve anlamaktan korkuyoruz.
Önce düşünelim sonra sevelim.