- Kategori
- Futbol
Bir milli maçın ardından
11 Kasım akşamı, EURO 2012 finallerine katılabilmek için hayati bir maç oynadık Hırvatistan’la… Ve maalesef maçı, hiç de beklemediğimiz bir şekilde 3-0 kaybettik. Ukrayna ve Polonya’da yapılacak olan finallere gitme şansımız artık mucizelere kaldı. Ukraynalı ve Polonyalı güzel kızları rüyalarında gören Türk futbolseverler, onları artık gerçekten de rüyalarında görebilecekler anlayacağınız!
Maç öncesinde umutluyduk aslında. EURO 2008’de zor şer de olsa elediğimiz Hırvatlar’ı yine eleyebilirdik. Ama maşallah yolgeçen hanı haline gelen defansımız “Gönül”den oynamayınca, üstüne bir de “Balta”lık üstüne baltalık yapınca, ceza sahasına ve rakibe “Egemen” olamayınca 3-0’lık hezimet de mukadder oldu.
Maçın en konuşulan olaylarından biri ise kalecimiz Volkan Demirel’in protestolara, daha doğrusu “eşikteki beşikteki” hesabı küfürlere dayanamayıp, arkasındaki taraftarlara bir volkan gibi patlaması oldu. Öyle ki kaptan Emre bile sakinleştiremedi ortamı. Önce Volkan’a bir şeyler söyledi, sonra el kol hareketleriyle taraftara “Ayıp oluyor”a gelen bir şeyler demek istedi. Küfürlerden o da nasibini alınca o da aynen karşılık verdi tabii!
Maçı 90 dakika gözümü kırpmadan izledim. Aslında yazılacak, söylenecek çok şey var ama oynanan futbol için değil! Çünkü ortada futbol yok! Düşünün: Maç boyu rakip kaleye atılan şut sayısı 3… Evet evet, yazıyla ÜÇ! İsabetli şut sayısı ise SIFIR! Maç boyunca üstündeki ay-yıldızlı formanın hakkını vermeye çalışan oyunculara bakıyoruz: Arda Turan, Sabri Sarıoğlu, biraz Gökhan Töre, biraz da Volkan Demirel! Geri kalanlara bakıyoruz, manzara şu: Halı sahada oynar gibi çalım yiyen formsuz Gökhan Gönül, sol kanattaki yerinden bîhaber Hakan Balta, işi gol atmakken “defansa yardım” ayağına kornerden top çıkarmaya çalışan, bunu da beceremeyip üstüne adamını kaçıran ve üçüncü golü yememize sebep olan Burak ve sahada uyurgezer halde dolaşan futbolcular!
Bir an düşünmeden edemedim “Biz sahada eksik mi oynuyoruz acaba” diye. Bunun bir sebebi yukarıda saydığım oyuncular dışında kimsenin çabalamaması ise bir sebebi de Hırvatistan’ın müthiş alan daraltması, toplu pres yapması ve bizimkilere nefes aldırmaması oldu.
Gelelim yazılabilecek (futbol dışı) şeylere…
Birincisi, şu an internette de konuşulduğu üzere Hiddink ve ekibinin acilen gitmesi lazım. Tazminat filan umrumda değil! Gerekirse 70 milyon cebimizden verelim tazminatı, ama bir an önce gitsinler artık! Ne seçilen kadroda iş var, ne Hiddink efendi takımın başında, ne de takımda moral bırakmışlar. Hiddink’in daha sözleşme imzalamadan “Türkiye’de kalmam, ligleri izlemem, maç zamanı gelir takımı kampa sokar giderim. İşinize geliyorsa” gibisinden bir ön şartla takımın başına geldiği konuşuluyor. Bu doğruysa zaten başlı başına bir skandalla karşı karşıyayız. Bu şartlara “Evet” diyenler, Türkiye’yi nasıl trajikomik bir duruma düşürdüklerinin farkındalar mı, doğrusu çok merak ediyorum.
İkincisi, kadro seçimindeki rezalet bir an önce sona ermelidir. Türk Milli Takımı sadece 3-4 büyüklerin ve lejyonerlerin tekelinde olmaktan kurtarılmalı, Anadolu takımlarındaki canavar gibi futbolcular derhal takıma kazandırılmalıdır. Yaşı belli bir seviyeye gelmiş, başarıya doymuş ya da başarısızlık arsızı olmuş, burunları Kaf Dağı’na varmış, çalımlarından, kabadayılıklarından geçilmeyen oyuncuların ayağı Milli Takım’dan artık yavaş yavaş kesilmelidir. Örneğin, böyle bir kadroda Nuri Şahin gibi bir oyuncu neden olmaz hala anlayabilmiş değilim. Tamam o da lejyoner de, Real Madrid’de henüz forma şansı bulamamış Hamit’ten iyidir en azından. Sonra, Trabzonspor’da Anadolu takımlarına gol atmaktan başka ne işe yarayacağı meçhul Burak Yılmaz neden hala vazgeçilmez forvettir? Mehmet Topal gibi, Gökhan Töre gibi oyuncular neden maça yedek başlarlar? Semih’ler, Sercan’lar neden yoktur? Kötü oynasa bile sahaya ruhunu koyan Tuncay Şanlı nerede? Rusya’da çılgınlar gibi oynayan Gökdeniz Karadeniz nerede? Ağır bir sakatlıktan çıkmış ve henüz form tutamamış Gökhan Gönül gibi, sol bekte ne yaptığı meçhul Hakan Balta gibi oyuncular hala neden çağrılır?
Üçüncüsü, tüm toplumumuz gibi “gazla çalışan” futbol takımlarımız ve Milli Takımımız, artık belli bir sistem dahilinde ve belli bazı taktiklerle oynamasını öğrenmelidir. Şöyle bir geçmişe dönüp hatırlarsak 1990’lı yılların ikinci yarısından 2010 yılına kadar milli takımımızda yaşanan, “altın çağ” olarak adlandırabileceğimiz dönemin iskeletinin 1993 yılında Akdeniz Oyunları Şampiyonu olan kadro olduğunu fark ederiz. O dönemden bugüne ekstradan fazla oyuncu yetiştiremediğimizin de bir kanıtıdır bu. Yine bu süreçte özellikle milli takımımızın oyun düzeni, bizim buralarda “kara düzen” denen, Mehmet Demirkol’un tabiriyle “kaos futbolu”ndan ve maça çıkmadan önce futbolculara verilen “GAZ”dan başka bir şey değildir. “Aslansınız, kaplansınız, çıkın oynayın!”la buraya kadar işte!
Dördüncüsü, ne kadar başarısız olursa olsun, isterse dibine kadar profesyonellikten uzak olsun, üstünde AY-YILDIZ bulunan bir formayla mücadele eden bir futbolcuya küfretmek, en hafif tabiriyle AYIP’tır. Bu yapılan Türk Telekom Arena’da da ayıptır, Saracoğlu’nda da ayıptır, İnönü’de de ayıptır, Avni Aker’de de ayıptır. İşte o kadar!
Beşincisi, Milli Takım’a kadar yükselmiş olan bir futbolcu, hem sinirlerine hakim olma becerisini çoktan kazanmış olmalı, hem de gerek taraftarlarla, gerek hakemle, gerekse de rakiple saçmasapan diyaloglara girmemelidir. Sözgelimi ne kadar tekme yerse yesin Sabri gibi rakibe saldırmamalı, ne kadar tepki görürse görsün Volkan gibi oyunu bırakıp kale arkasındaki taraftarla sidik yarışına girmemeli, Arda gibi, sahada çaba gösteren birkaç oyuncudan biri olmasına rağmen, tepki göstermek amacıyla topa vurup gereksiz yere sarı kart görüp cezalı durumuna düşmemelidir. Unutulmamalıdır ki, maçtan bir gün önce, ölümünün 73. yılında saygı, minnet ve rahmetle andığımız Atatürk, “sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda AHLAKLI’sını” severdi!...
Bu noktada Arda’nın “Hırvatistan’a gitmemek için kasten kart gördüğü” hakkındaki iddiayı da asla kabul etmiyorum. Yıllardır Arda’yı izleyen biri olarak ben bu çocuğu tanıyorsam, o an sarı kart sınırında olduğunun hatırında bile olmadığından adım gibi eminim. Tepkisinin de hakemden çok sahada ruh gibi dolaşan arkadaşlarına olduğundan da eminim.
Toparlamak gerekirse Milli Takım için düşünülecek stratejiler bundan sonra dönemlik değil, on yıllara yayılacak bir planlamayla, altyapıya önem verilerek gerçekleştirilmelidir. Biz toplum olarak duygusalız belki ama duygusallık, hırs ve “gaz” her zaman işe yaramıyor. Belli bir sistemle çalışıldıktan sonra başarmamak için hiçbir neden yok…
Satırlarıma, sevgili büyüğümüz Orhan Güçlü’den öğrendiğim, Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim’e Zeyl” (Eski Çağlar Tarihine Ek) adlı şiirinden harika bir beyiti ile nokta koymak istiyorum izninizle. Konumuzla da çok uyumlu:
“Beşerin böyle dalaletleri var
Putunu kendi yapar kendi tapar”