Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '14

 
Kategori
Güncel
 

Bir tek yalan bütün bir ömrü yalan kılar

Yataktan düşmeyeyim diye, karyolamın yanına engel konduğu yaşlardaydım. Yani henüz Üç yaşıma varmamıştım. Annemle birlikte duamızı edip yatmıştım. Annem de odadan çıkmıştı. Hiç ihtar edilmeden oyuncaklarını toplayan bir çocuk olarak, aklıma terliklerim takılmıştı. Acaba terliklerim muntazam mı, gayr-ı muntazam mı duruyordu? Yataktan kalkıp, engelin üzerinden aşıp, yatak örtüsünün altında duran terliklerime bakmak için, popom havada kafam aşağıda ve başım yatak örtüsünün altında, terlikler elimde, tam onları düzeltir bir durumdayken, odaya giren annem tarafından yakalanmıştım. Aslında yakalanmamıştım. Ama nedense ben, bu hâli, yakalanmışlık olarak algılamıştım. Annem, “- Haydar evlâdım hayırdır, niye kalktın? Orada ne yapıyorsun?” diye sorunca da, daha çok şaşaladım. Doğru cevap versem, diyeceği hiç bir şey olmayacaktı. Ama nedense ben, çocuk aklımla, saçma bir yalanı, anneme söylemeyi tercih etmiştim?! Ve anneme “-Biz kuzenlerimle iddiaya girdik. Yatarken terliklerini en muntazam koyanımız, birinci gelecek. Onun için terliklerimi tekrar  düzeltiyorum.” dedim. İyi de, bu iddianın neticesine karar verecek olan jüri ya da hakem heyeti neredeydi? Çocuk aklım, tabiatı ile o boşluğu da, mutlaka doldurmam gerektiğini görememişti. Bu ilk belki de son yalanımda, tabiî daha akıl edemediğim, çok başka açıklar da mutlaka vardı. Nurlar içinde yatsın, Rahmetli Anneciğim, bir an durumu mütalâa etti. Davranışımı gayet masum bulup, muhtemelen sözlerime de bir mana veremeyip, işi de uzatmadı. Ve gayet sakin bir ses tonu ile “-Şayet terlikler muntazam ise, hadi yat bakalım. Şimdi uyku zamanı. Ve İnşâllah bu müsabakayı da Sen kazanırsın.” deyip, odadan çıkıp gitti.

Annem gitmişti ama sanki benim ömrüm de bitmişti. Hem yaşım hem de başım, söylediğim bu masum yalanı, taşıyamayacak kadar, zorlamıştı beni. Günler, aylar ve yıllarca bu yalan beni rahatsız etti. Özür dilemek ve durumu izah edebilmek için, doğru sözleri ve beklediğim gereken tesadüfü bulduğum zaman da, Annemden özür diledim. Rahmetli uzun uzun tebessüm etmiş, sonra da “-Haydar çok küçüktün nasıl hatırlıyorsun? Ben bile zor hatırladım. Evet söylediğinde bir gariplik olduğunu fark etmiştim. Ama terliklerini de yerleştirmekte olduğuna göre, ne yapmak istediğin konusunda, mazeretine mantıklı bir sebep de yakıştıramamıştım. Üstünde dursam da  hiçbir sebep bulamadım.” dedi.. Bu arada “Yalan” kelimesini, hassaten kullanmaması da dikkatimi çekmişti. Çünkü O Annenin oğlu yalan söylemezdi. Ve bu gerçeği Kendisi, gayet iyi bilmekteydi. “-Ben de geçerli bir sebep bulamıyorum. Bana da ilk andan beri çok saçma geliyor. Ancak anladığım odur ki; bu yersiz hadiseye esas sebep, bugünleri ve sonrasını hazırlamak için, Yaradan’ın o an yarattığı ve bana sunduğu büyük bir lûtuftur. Çünkü ben bu olaydan sonra, en zorlayıcı şartlar tahtında dahî, yalan söylememek için, elimden gelen her şeyi yaptım. Halâ da yapıyorum. Ömrümce de böyle devam etmeye çalışacağım. O küçük olay, bana çok büyük, çok önemli ve vicdani mahiyette, bir ders oldu. Ve bana insanî mahiyette, çok ciddi bir mes’uliyet yükledi. Kişiliğime çok müspet prensipler kattı.” dedim. Fazla konuşmadan yüzüme takdir ve iftihar nazarları ile bakıp, alnımdan öptü. Ve sonra “- Sana, Senin ve milletimiz için çok teşekkür ederim, evlâdım.” dedi. 

Bu olaydan AltmışYedi yıl sonra, Reyhanlı’da bomba patladı. Cenab-ı Hakk hayatını kayıp edenlerin hepsine, Rahmet eylesin. Yakınlarına ecr-i sabır ihsan etsin. ElliBir kişi ölmüştü. Bir kişi de komada hastahanede yatıyordu. Beni hocası kabul eden Bir hanımla telefonda konuşurken, bu konu açıldı. Devletin resmi açıkladığı rakama rağmen, Kendisi gayet emin kaynaklardan aldığı Bir habere göre: Ölü sayısının YetmişDört olduğunu söyledi. Doğru olup olmadığına bakmaksızın, bu rakkamı facebook sayfasında da yayınlamıştı. Bir gün sonra, yaşıtım olan başka bir hanımla, yine telefonda konuşurken, damdan düşer gibi, Reyhanlı’da YüzKırk kişinin öldüğünü söyledi. O da bu bilginin yanlışına doğrusuna bakmadan, facebook sayfasında yayınladı. On gün sonra, bir başka hanımla, yine telefonda konuşurken, baktım konuyu Reyhanlı olaylarına getirmeye teşne. “-Söyle bakalım. Sen YetmişDört kişi mi, YüzKırk kişi mi diyeceksin,?!” dedim. Gayet alaycı bir şekilde, beni de tahkir de ederek, kendi rakkamını söyledi. “-YediYüz kişi!..” yalanların rezilliğini bir yana  bırakıp, bu kadınlarda olmayan mantığa bir bakalım. Her Üçü içinde de devlet yalan kendi kaynakları doğru söylüyordu. Doğruyu araştırmak ihtiyaçları tabiî yoktu. Orada nasıl bir bomba patlamıştı ki, ölü sayısı giderek artıyordu? YediYüz kişinin tabutlarının uzunluğu 1.400m. boyunda olacağını bir insan düşünemez miydi?  Bu üç kadın da anne olmasına rağmen, İki yaşlarımda bende mevcut olan, akıl ve vicdana erişebilmiş durumda ve sorumlulukta değillerdi demek ki?!. Bu durumda doğurdukları ve de yetişmesinden sorumlu oldukları çocukları ile “yalın gerçek” konusunda, acaba ne kadar yalan, ne kadar doğru ve bu cemiyete ne kadar faydalı bir münasebetleri olduğu, sorgulanmaya değerdi doğrusu?!. Allah’tan bu konuşmalar telefonda oldu. Ve yalanlarına mukabil, suratımın ne şekil aldığını göremediler. Ve Reyhanlı’daki gerçek ölü sayısı, Elliİki kişiyi geçmedi. O bile çok fazlaydı tabiî. Çok acı verici. Çok elim. Ve çok üzücüydü tabiî.

Ancak, bu rakkamın üzerine, daha da rakam ilâve ederek, varılmak istenen nokra, sadece provokatif  bir pislik noktasıydı. Oysa, asıl rakkamın değişmesi yahut yalan olması da mümkün değildi. Çünkü içinde bulunduğuğumuz zaman dilimi ve günün teknolojisi, kendini bilmezler için, yalan söylemek konusunda ne kadar müsaitse, saygın olmakla yükümlü devletler için de, bir o kadar yalan söylemeyi, imkânsız kılan, bir zaman dilimi ve teknoloji ortamıdır. Ama bunu anlayan kim? Asrın en net, en vahim hastalığı, bazı beyni yıkanmışlar için, tek boyutlu dahî düşünememektir. Onlar sadece “Yalanı al. Yalan olduğunu hiç düşünme.. Yalanı başkalarına dağıt!..” motoru şeklinde çalışmakta ve bundan ayrı bir lezzet de almaktadırlar. Çünkü bu hâlleri ile bir işe yaradıklarını zannetmektedirler. Tabiî çok felâket bir işe yaramaktadırlar. Geçilemez insan nehirleri üzerine, düşman cephesine mühimmat taşıyan trenler için, sadece köprü olmaktadırlar. Bu durum her cemiyeti yok edebilecek, en fecî silâh ve de en rezil bombadır. Zîra belli bir süre sonra, insanlar, özellikle de genç nesiller, gerçek ile yalanı birbirine iyice karıştırırlar. Ve bu zavallılar, içmekte oldukları bu karmakarışık çorbanın, içindeki yalan ve nifak zehiri sebebi ile insanlıklarının ebediyen öleceğini, asla fark dahî edemezler. Ve maalesef bu ölülerden binlercesini, çevremizde görmek de mümkündür artık. Cenab-ı Hakk’ın birliğine dirliğine emin ve hamd-ü sena borçlu olduğum hâlde, bu kişiler “-Allah Bir” deseler de inanmam. İnanmadığım tabiî ki, dedikleri değil; dediklerinde samimi dürüst olup olmadıklarıdır. Muhatabının önünde, bu raddeye düşmüş bir insan, sizce insan mıdır?

Size çok yakında pişmiş olan, Sizin de müşahidi olduğunuz, böyle zehirli bir çorbayı baştan ve doğru şekli ile anlatayım. Belki de gerçekler hakkında bazı önemli hususları bu sayede anlarsınız. Bir süre önce: Bin Lâden, Amerikanya’daki Ticaret Merkezini, Pentagonu uçaklarla kamikaze yaparak vurmuş, Beyaz sarayı da vuracakken o uçak durdurulmuştu. Ne ilgisi var?!. Aradan Bir hafta dahî geçmeden, bunun yalan olduğu ortaya çıktı. Ancak bu arada ticaret merkezinin altındaki 35 ton külçe altınların, nereye gittiğini, halâ kimse bilmiyor?! Hatta çoğu insanın o altınlardan haberi bile yok. Nasıl olup da, hem de bir ticaret merkezinde, ölen o kadar insana mukabil, tek bir Yahudi ölmemişti?! Nedense ve neredeyse, hiç kimse bu garip tesadüfü sorgulamadı. Oysa, bütün Yahudi cemaati o gün, o merkezin uçurulacağını, ismi gibi biliyordu. Onun için orada değillerdi. Buna rağmen, o işi de kimin yaptığı bilinemedi?! İkinci bina çökmeden Bir saniye önce çevresindeki beş küçük bine kontrollü olarak patladı. Nedense bunu da görmek isteyen olmadı. Çok ayıptır söylemesi ama, SekizYüz kamera izlemede olduğu hâlde, Pentagon’a çarpan uçağın, hiçbir görüntüsüne rastlanamadı. Demek oluyor ki; USA Genel Kurmayı güvenlik sistemlerinin tümünün bozuk olduğunu bilmiyordu. Buna rağmen bu mes’eleyi de kimse irdelemedi. İrdelemek kimsenin işine de gelmedi. Ya da oraya bir uçak çarpmadı. Sadece içeriden sistemli bir patlama oldu. Nitekim sonradan çekilen birkaç fotograf bu gerçeği kanıtlar nitelikteydi. Bu da es geçildi. Bu arada Beyaz Sarayı vurmaya giden bir uçak daha vardı. Ama onu güya havada vurdular. Ve hemen oraya bir kaza kırım ekibini sevk ettiler. Bu ekip, On sene önce, başka bir kazada düşmüş olan ve bu işle hiçbir ilgisi bulunmayan, bir uçak enkazı ile karşılaştı. Heyettekiler arabadan bile inmeden, geri döndüler ama bu konuyu da bir raporla irdelemediler. Aradan geçen çok uzun zaman sonra, Bin Lâden’i Amerikanyalı’lar Afganistan’da nihayet bulup vurdu. Bu operasyonun an be an video görüntülerini bile çekmişlerdi. Ve de Bin Lâden’in cesedini denize atmışlardı. Keşke küçük atsalardı. Hiç değilse kuşlar balıklar yerdi. Ne ilgisi var? Bin Laden denen adam, seneler önce böbrek yetmezliğinden öldüğüne göre, demek Amerikanyalı’lar, yanlış birini vurmuş ve denize olmadık birini atmıştı. Tabiî bu arada da, kaynatılan, dikkatten kaçırılan, başka birçok olaylar da zuhur etmekteydi. Kimse onların da farkına varamadı. Kısaca insanlar çift yönlü uyudu ve uyutuldu.

Amerikanya devleti, devlet olma bilincini yitirmiş, alenen yalan söylüyordu. Ya da Amerikanya aslında hep buydu da, biz bilmiyorduk!. Çünkü bu işlerin ardında, arka plânda ise; İslâm düşmanlığı harıl harıl kurgulanmaya başlamış, çalışmalar var gücü ile devam ediyor ve gelişiyordu. Buradan anlaşılacağı üzre: Amerikanya’da da Dünya üzerinde de, saf salak bir zümre vardı. Ve bu yalanlar, sadece Onları tatmin etmeye yönelikti. Oysa, Türkiye’de özellikle de bu günlerde, yalan söyleyen bir devlet ve hükümet yok. Çünkü bizim Türk’lerin ziyade çoğunluğu Amerikanyalı’lar kadar saf salak değiller. Ve milletin palavraya karnının tok olduğu da, hükümet tarafından iyice bilmekte. Bu gerçeği bilmeyenler, sadece muhalefet parti ve yandaşları ile paralel yapının başındakilerin bazıları. Onlar uçuşan yalanları, montaj bantları, halkın doğru kabul edeceğini zannediyorlar. Bu sadece bir zan. Evet bu millet, başbakan asmak, hükümetleri devirmek için, senelerce hep ne yalanlar dinledi. Ve halâ da dinlemekte. Bu yalanlar ilk söylendiğinde, nerdeyse herkes inanmıştı. Oysa, her yalanın apaçık, çok bariz, tek sualde ortaya dökülecek, birçok yanı vardı. İlk tecrübesizlik ile bunu fark eden çok az kişi olmuştu. Yani talebeler kıyma makinesinden geçirilmişti ama bu talebelerin, durumdan şikâyetçi olan velileri, nedense ortada yoktu?! Şimdi de yalanlar konusunda durum aynı. Her yalan sapır sapır dökülüyor. Ve hatta alay konusu bile oluyor. İçini bir türlü demokrasi ile dolduramadığımız, Cumhuriyet tarihimizde, ilk darbenin ardından İkinci, Üçüncü, Dördüncü darbeler ve kelle almalar geldikçe, bu yalanlara inananlar, giderek azaldı. Şimdilerde ise, bu abuk sapık yalanlara, inananların yüzdesi, komik seviyelere indi. Hatta her yalan, yalanı uyduranı, yalanı taşıyanı, yalanı çoğaltanı, yalanı yayanı rezil eder oldu. Bu yalanlara inananlar için de, bütün yalanlar: IQ seviye testi haline geldi. Ancak, bu arada bazıları, kendi yalanlarına kendileri inandıkları için, kendi kendilerine deliye dönecek kadar da, komik hâllere düştüler. Bütün bu işler akla zarar işler olduğundan; muhtemelen bu yalanlara devam eden kişilerin hepsi, gerçek anlamda, klinik vak’alardır ve rehabilite edilmeleri gereği de vardır...

Özellikle bazı medya organlarında ve bilhassa sosyâl medyada, hararetle kaynayan bu iğrenç yalan kazanı, gerçekten çok calib-i dikkattir. Ve o kazanda, akla gelebilecek her türlü yalan, desise, komplo, nifak, cife ve çirkef bulunmaktadır. “-Seç, beğen, al ve istediğine sat ki; O da kullansın.” şeklinde, bu klinik vak’alar, bu yalan kazanının içinde, dışında, çevresinde zevkle, iştahla dolanmaktadır. Hatta bu kazana ayıla bayıla ihanet şeklinde, odun atanlar bile vardır. Bir insanın, bu hâllere düşebilmesi için, neleri kayıp ettiğini ise, bu zümrenin arasında düşünen, düşünebilen hiçbir Allah’ın kulu da, nedense ve neredeyse yoktur?!. Oysa, yalan insanı da, çevresini de, cemiyetini de, yakan yıkan bir faciadır. Bir insanın yalan söyleyebilmesi hali, o insanın kaybettiği tüm insanlık değer ve hasletlerine işarettir. Söylenilen yalanlarla hükümeti devirecek olsan; eline geçen neticenin, iddia edildiği gibi, düzeysiz olan devirdiğinden, çok daha aşağılık olacağının gerçeğinden başka nedir? Sadece koskocaman bir HİÇ!.. Her On senede bir denenen bu HİÇ İÇİN oyunu, devirenin mi, devrilenin mi aşağılık, rezil ve pespaye olduğuna sürekli işaret etmiştir? Ancak bu bile bu zavallı insanlara halâ yetmemiştir. Bunu bile düşünmek, gerçeğin ne denli zillet mertebesi arz ettiğini, görmeye yeterli değil midir?

Haydar Volkan

Kozyatağı: 12.03.2014

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..