- Kategori
- Felsefe
Bir zamanın şarlatanları - Bir Fikrî Hâl - Birinci Kitap: Başka bir güneşin gölgesinde - 4. Bölüm
Fikret artık hem yaşadığı yeni dünyasına hem de yeni dünyasının insanlarının ‚o’suna ‚bu’suna alışmıştı. Oldukça büyük ve ahşap bir evin bir katının mutfağını, banyosunu, tuvaletini ve oturma odasını paylaştığı ev arkadaşları Marla, Goran, Katrin, Frank ve Tamara’ya da. Odasına da.
Fikret gibi Katrin ve Goran da üniversiteye gidiyordular. Marla tiyatrodaydı. Frank bir şirkette formendi ve evin en eski kiracasıydı. Tamara da hem profesyonel dansçı, hem de vokalistti. Grubuyla sık sık turnelere çıkıyor, bu yüzden hayatı daha çok yollarda geçiyordu. Fikret’in evde olanları da pek sık gördüğü söylenemezdi. Sabahları kalktığında Katrin’i mutfakta bazen gazete, bazen ders kitapları okur, bazen ise ekmeğine reçel sürerken görür, Fikret elini yüzünü yıkayıp, kendine gelene kadar o çoktan gitmiş olurdu.
Evin bir diğer sakini Goran’ı ya sabahın köründe kalkıp, apar topar kapıdışı olduğu ya da öğlen vakti bile uyuduğu için ancak bazı akşamları beraber haber bültenini izlerken ya da eve gecenin üçlerinde döndüğünde uykusu kaçtığı için Fikret’i tavla oynamaya ikna edebildiğinde görüyordu.
Frank’ı şimdiye kadar hafta arası hiç görmemişti. Sabahın dördünde, dört buçuğunda kalktığı için Fikret eve döndüğünde ya yatmış oluyor ya da telefonun üstünde asılı duran mantar panoya raptiyelenmiş notta ‘bu gece (de) kız arkadaşında’ kalacağı haberini okuyordu.
Evin iki ayaklı sahnesi Marla ise evin en uçuğu ama aynı zamanda en çalışkanıydı. Günün yirmibeş saati okur, okuduklarının altını çizer, yazar, beğenmez yırtar atar, bir daha yazar, birden gürültülü kahkahalarla güler, biraz sonra ağlarmış gibi yapar, rolünün provası için odasına kapanır, bir cümleyi, hatta bazen bir kelimeyi saatlerce tekrarlar, evde yalnız olmadığını unutur, tekrarlarına devam ederek odasından dışarı fırlar, etrafını unutmuş bir şekilde yapmak istediğini yapar, bu durumda bazen ev ahalisinin, bazen ise misafirlerin ağzını açık bırakır, sonra tekrar odasına kapanır, kısacası tiyatro sahnesini her zaman cebinde taşırdı. Fikret hepsiyle iyi anlaşıyordu ama Marla ile kafaları bir başka uyuşuyordu.
Kesişen beklentilerin ev ahalisini biraraya getirdiği anların dışında herkes kendi çekirdek dünyasının tadının tuzunun ayarını tutturabilmekle meşguldü ve her yerde olduğu gibi burada da günler bütün güncelliğiyle geçip gidiyordu.
Fikret böyle gelip geçen günlerden birinin daha üstesinden gelmiş, dışarısını arkasında bırakmış, odasına kapanmış, hiç bitmeyen derslerini bitti saymış, birkaç sayfasını okuduğu kitabı bir kenara atmış, ‘yorulmuş muydu?’, onu düşünüyordu ki, biri odasının kapısına vurdu.
“Evet?” dedi Fikret çıkardığı sesin cılızlığından gerçekten de yorgun olması gerektiği yargısına vararak.
Araladığı kapıdan sanki çıplak bedenini göstermekten çekinirmişcesine çekingen bir tavırla sadece başını içeri uzatan Goran “Girebilir miyim?” dedi.
Girmesinde çekinilecek bir şeyin olmadığı taahütünü sesine gizleyerek “Gelsene!” dedi Fikret.
Fikret’in sesine gizlediğini bulmuş olmanın rahatlığıyla “Merhaba,” dedi Goran.
Fikret ağzını açar açmaz insanî sıcaklığı nefesinde bir “Merhaba” dolduruverdi odayı.
Odayı saran dostane ısıdan nasibini aldığı için Goran’ın çözülen dili “Nasılsın?” deyiverdi.
Fikret’e panzehiri sevgi yılanımsı kıvrak dili “İyi, ya sen?” dedirtiverdi.
“İdare eder. Senden bir şey rica edecektim,” dedi Goran elinde tuttuğu kâğıdı önce dörde sonra ikiye katlayarak.
“Evet?” dedi Fikret merağını ikiye, dörde, sekize katlayarak.
Bir suç işlediğinin farkında, herkese kendini yargıladığını göstermek istermişcesine başını öne eğerek “Bundan birkaç ay önce Suriye’de bir bayanla tanışmıştım,” dedi Goran.
Az sonra dinleyeceğine emin olduğu hikâyeyi hemen çözebilmenin telâşında “Suriye’de mi?” dedi Fikret.
“Evet,” dedi Goran yerin önemsiz olduğunun altını çizmek ister gelişigüzel bir ses tonuyla. “Profesörümüz bizi iki haftalığına Suriye’ye bir arkeoloji gezisine götürmüştü. Meryem ile bu gezide tanıştım. Kendisi de arkeoloji okuyor. Ankara’da. Neyse. Birkaç kez mektuplaştık. Tabiî ingilizce. Bugün ondan bir mektup daha aldım.”
Fikret Goran’ın ne kadar uzun boylu olduğunun farkına oturduğu koltuktan yatağına kadar yetişen ayaklarının uzunluğundan vardı. Kendisi Goran’ın oturduğu koltuktan yatağına ulaşması için kalkıp oraya doğru en az iki adım atması gerekiyordu. Goran zayıftı da. Yüzünün kemikleri görünüyordu. Ama Goran’ın Fikret’in hatırındaki resminin en etkileyici yanı gözlerinin içine gömülü olduğu çukurların rengiydi. Hep mordu. Soluk yüzünde güneş gözlüğü gibi görünüyordular. Bir türlü gözlerinin içine bakamıyordu. Gözlerini sarmalayan mor renginde kayboluyordu.
“Eee?” dedi Fikret eski telâşına yem yeni merağıyla.
“Türkçe bir şeyler yazmış,” dedi Goran elindeki kâğıdın üzerinde, hazinenin haritanın neresinde gizli olduğunu çözmek isteyen bir hazine avcısının meraklı gözlerine benzer gözlerle, göz gezdirerek. “Hep tercüme ederdi, bu sefer etmemiş. Ya unutmuş, ya da bilerek tercüme etmemiş.”
“Sana yazılmış bir mektubu okumam doğru olur mu sence?” dedi Fikret artık telâşını çoktan aşmış merağına rağmen. Goran elindeki kâğıdı uzattı. Fikret mektubu aldı. Okudu. Sonra “Bak Goran,” dedi kararlı bir ses tonuyla “bence bunu sen onun kendisine tercüme ettir.”
Fikret’in oyun bozancılığına darılabileceğini imâ etmeye çalışır bir tavırla “Neden?” dedi Goran.
“Sana bir şiir yazmış. Belli ki çok özel bir şiir. Bu şiiri sana benim tercüme etmem belki doğru olmayabilir,” dedi Fikret inceliğini merağının kafasına kafasına vurarak.
Artık gereğinden fazla uzadığına inandığı ahlakî pazarlığı bitirmek ister kararlılıkla “Canım sen tercüme et, ben onun ne demek istemiş olabileceğini çözerim her halde,” dedi Goran.
Ağzından “Nasıl istersen,” çıkan Fikret’in aklından ‘benden günah gitti’ geçti.
Goran endişesini konuşan vücudunun Fikret’in kulağına uzantısı diline korka korka da olsa “Kötü şeyler mi yazmış?” dedirtebildi.
Fikret Goran’a pek inandırıcı gelmeyen bir sakinlikle “Hayır,” dedi.
Beklentisi azan Goran “Ayıp şeyler mi yazmış?” dedi.
Aynı sakinlikle “Hayır,” dedi Fikret. “Ama bana göre bir insanın bir başkasına adreslenmiş özel duygularının tercümesini önce yazana sormak lâzım. O izin verirse bir şey diyemem. Sen öyle düşünmüyor musun?”
Goran hiç düşünmeden “Ben olsam düşünmeden tercüme ederdim,” dedi. Sonra ağzına ve kaşlarına onu izleyenlerde düşünüyor olduğu izlenimini bırakmasını istediği şekilleri vererek “Biraz düşününce sana da hak vermiyor değilim,” dedi. Bir sonraki cümlesini düşünerek değil, belli ki hissederek dile getireceğinin kâhini yüzünde oluşmaya başlayan yeni ifadenin odaklandığı dudaklarının bir ucu az havaya kalkık ve az önceki ağır başı şimdi eski düşüncesini bir sinek gibi üzerinden silkemek istermişcesine hafif “Ama boşver!” dedi. “Sen yine de tercüme et. Ben de içecek bir şeyler getireyim. Papatya çayına ne dersin?”
Goran Fikret’e cevabının ‘hayır’ olamayacağı çok az sorulardan birini sorduğunu biliyor muydu acaba? Fikret Goran’ın sorusunu evetleyici başsallayışla “İyi olurdu!” dedi. Goran odadan dışarı fırladı.
Fikret Meryem’in Goran’a yazdığı şiirle ne demek istediğini bir okuyuşta anlamıştı. Meryem’in elindeki mendili yere attığını mektubun yazıldığı dili ve bu dilin besini kültürü tanıyan herkes hemen görebilirdi. Ama bu, şiirin hiçbir kelimesinde dile gelmiyordu. Şiir her şeyi düşündürüyor ama hiçbir şey söylemiyordu. Fikret kelimeleri havadan sudan bir şiirin bu kadar derin ve belki de bu yüzden gizli duyguları nasıl gün yüzüne çıkarabildiğine şaşırdı. Şiiri sevdi de. Meryem Goran ile şiiriyle flört ediyordu. Bu yüzden de her şey şiirin dilinde değil, alev alev gözlerinde gizliydi. Öyle ki, şiiri okuyanın, yani Goran’ın, edebî ve hissî bir yeri yansa bile ‘sebebi sensin!’ diyemezdi. Çünkü yazılmış ya da okunmuş bir delil yoktu. Fikret şiire daha fazla bakmaktan çekindi. Şiirde Meryem’in flörte şartlanmış bakışlarını gördü. Şimdi Goran’a bu şiire gizlenmiş gözlerin içindeki ifadeyi tercüme edecekti. Tekrar şiiri okudu.
Sessizce konuşmak...
bile bile...
çok uzaklara...
alfabeye bulaşmış nefesin ulaşamayacağı,
sağır hayatın boş sayfalarına...
ve nokta kesilip beklemek...
düşüncelerinin yankısının
bir gün
zamanın kulağına anlatacağına inandığım
bir başka hikâyesini.
Goran elinde iki fincan ile odaya girdi. İlgisini iki elini de dolduran sıcak fincanlarda yoğunlaştırmakta zorluk çektiği belliydi. Fincanları masanın üstüne dökmeden kırmadan bırakabilmiş olmanın rahatlığıyla “Eee, ne yazmış?” diye sordu.
“Goran,” dedi Fikret artık merağına doymuş tok bir sesle “bana sorarsan Meryem dilini senin hem kalbine hem de aklına teslim etmiş; sana gözleriyle yazıyor. Sen onlarda ne görürsen ve gördüklerinden sonra ne hissedersen, ne düşünürsen, ne yazarsan onun diliyle kelimelere dökmüş olacaksın. Senin yazacakların zaten onun sana anlatmak istedikleri olmuş olacak. Sana ilişkinize belki de koymayı önereceğin isimle sesleniyor.”
“Nasıl yani?” dedi Goran kulaklarıyla yediği düşüncelerin aklını doyurmasını bekleyemeden.
“Duygular,” dedi Fikret tatlı tatlı “kelimelere bürünür bürünmez kesinlik kazanır, isimleşir ya, Meryem de şiirinde dile getirdikleriyle her ne kadar ‘bu ismi kendi başıma takma düşüncesinde değilim, hatta takılacak bir isim varsa ‚buyur sen tak!’ demeye, ya da ortada takılacak bir isim bile yok, yani olay bir ihtimal tek taraflı kalabilecekse ‘sana isim takmaktan bahsettiğimi nereden çıkardın!’ diyebilmek için her ne kadar gerçek duygularını böyle her anlama meğilli bir şiirle kamufle etmeye çalışmışsa da, takmanı istediği ismi yere attığı mendilin bir köşesine yazmış bile; demek istediğim, şiire sakladığı gözleriyle sana bu mendilin yerini gösteriyor. Mendil atmanın ne anlama geldiğini biliyor musun?”
“Evet,” dedi Goran. “Yani top bende.”
“Evet,” dedi Fikret uzak uzak.
Goran bakışlarını odanın betondan toprağı yere gömerek “İyi,” dedi.
Fikret Goran’ın az sonra soluyabileceği havaya ihtiyacı olacağını düşünerek en ferah duygudaş tavrıyla “Goran, bana Meryem’den bahsetmek ister misin?” dedi.
Başını kaldırmasıyla birlikte düşüncelerine renk gelen Goran “Aslında anlatacak pek bir şey yok,” dedi. “Tamam, daha tanışır tanışmaz ondan bana, sanırım benden de ona bir kıvılcımın sıçradığını hissetmedim değil. Güzel de vakit geçirdik. Gezdik, eğlendik, konuştuk. Birbirimize bundan öte de yaklaştık, ama ikimiz de aramıza er ya da geç girecek olan uzaklığın bilincindeydik ve o an istemediysek de bir şeyleri kabul etmiştik.”
“Neleri?” dedi Fikret.
Yüzünü acı çekiyormuscasına buruşturarak “Ben uzak ilişkilerden hep kaçınmışımdır,” dedi Goran.
“Neden?” dedi Fikret.
“Kendi spekülasyonlarım eninde sonunda beni deli ediyor da ondan,” dedi Goran. “Ben birlikte olmak istediğimle beraber yaşamak isterim; yalnızca telefon hatlarında, mektup satırlarında, ya da yılın birkaç haftasında değil.”
“Karşılıklı güven olduktan sonra... neden olmasın, değil mi?” dedi Fikret.
“Hayır,” dedi Goran. Fikret Goran’ın tecrübesini konuşturduğunu düşündü. Goran bir eliyle papatya çayı fincanına diğer eliyle az önce masanın bir ucuna bıraktığı mektuba tekrar uzanarak “Bu bağlamda güven kelimesi bana göre canlı bir kelimedir,” dedi. “Yaşıyor ve her gün yenileniyor. Aynı biz insanlar gibi. Güvenebilecek kadar tanıdığım insanlara elbette hep güvendim. Aslında hiç tanımadığım insanlara da güvenecek kadar naifimdir. Ama zamanla yaşamın orasında burasında gizlenmiş, gerçekleşmeyi bekleyen sinsi ihtimallere güvenmemesini de öğrendim. Hem her nedense, güvenmediğim ihtimallerin gerçekleştiricileri hep çok güvendiğim insanlar olmuştur. Bu yüzden güvendiğim insana kast etmiş ihtimallere olabildiğince yakın olmak, olabilecek her şey mümkünse burnumun dibinde olsun isterim. Bence bir şeyi olmadan olabilecekmiş gibi düşünmek kadar insanı yıpratan başka bir uğraşı olamaz. Bu yüzden Meryem’den ne kadar hoşlandıysam da ona kendimi anlatırken bunu da anlatmıştım.” Papatya çayı fincanını tekrar masaya koyduktan sonra elindeki mektubu önce ikiye sonra dörde katladı ve cebine soktu.
“Ya şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi Fikret.
“Ondan, önce bu şiiri tercüme etmesini isteyeceğim,” dedi Goran tekrar papatya çayı fincanına uzanarak. Son yudumu da içtikten sonra “Şayet ondan öğrenmek istediğin bundan daha önemli bir şey yok mu diye sorarsan: var, o da benimle ilişkimize ikimizin konuştuğu dilin dışında bir dilde isim takıp, takamayacağıdır,” dedi. “Güvenilir bir ilişkinin sadece bu ilişkiye girenlere ayrılmış, başka kimsenin konuşamadığı ve anlayamadığı, güvenilirliği ortaklığında saklı bir dili olması lâzım. Başka ne öğrenmek istiyor olabilirim ki.”
Fikret düşündüğünü dile getireceğine emin bir şekilde “Haklısın,” dedi.
Goran sandalyeden taşan uzun boyunun ağırlığını hafifleyen ruhuyla sırtlanarak ayağa kalktı ve “Neyse...seni daha fazla alıkoymayayım. Yarın erken kalkacaksındır,” dedi.
“Önemli değil,” dedi Fikret.
Goran o uzun boyunu iki büklüm ederek Fikret’in yatağına uzandı ve “Yardımın için teşekkürler,” dedi.
“Severek yaptım,” dedi Fikret.
“Görüşürüz,” dedi Goran.
“Görüşürüz,” dedi Fikret.
“Sana tatlı rüyalar diliyorum,” dedi Goran ve mor gözlüklerinin altından gülerek odadan çıktı.
Fikret peşisıra “İyi geceler,” dedi.
Fikret Goran ile konuştukları üzerine yalnız başına kafa yormaktan çekindiği için bir eline kitabını, diğer eline papatya çayı fincanını alıp, yorganının altına girdi. Okumaya başladı. Çayında bir yudum alıp, fincanı masanın üzerine bıraktı. Okumaya devam etti. Ama bir türlü aklını okuduklarına veremiyordu. Birkaç sayfa sonra kitabı bir kenara attı. Okuyamıyordu. Yorgundu. Buz gibi papatya çayından bir yudum daha aldı. Gözlerini öylece beyaz tavana dikti. Çok geçmeden tavanın beyazının kendince tasarladığı başı boş etkisine bulaşmıştı. Kendini beyaza boşaltmıştı. Boştu. Boşalan kendini doldurmak üzere gözlerini ay’ın kendisini göremese de odasının penceresine vuran aydınlığına dikti ve bu gece de boş olan gökyüzünü hatırından topladığı en güzel yıldızlarla kendi elleriyle süslemeye koyuldu. Az sonra uyuyor olacağını düşündüğünde elinde kalan milyonlarca yıldızı odasının her bir tarafına saçmıştı bile. Artık güzel bir rüyanın sahnesi hazırdı.
.......
- Arkası yakında -