​ Bir Zamanlar Anadolu'da / Sinema / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '11

 
Kategori
Sinema
 

Bir Zamanlar Anadolu'da

Bir Zamanlar Anadolu'da
 

Tıp ve hukuk öğrencileri kaçırmamalı.


Gecenin bir vakti bozkırdaki toprak yolda üç araba ilerlemektedir. Etraf ürperdici, ölüm kokusu hüküm sürüyor. Birkaç dakika sonra arabalar duraklıyor, içeriden üç-beş günlük sakallı, pis suratlı, çirkin mi çirkin adamlar aşağıya iniyor. Birkaçı resmi giyimli polis, diğerlerinin kim olduğunu kestirmek olanaksız.

Ortalarında en az kendileri kadar bet suratlı iki kişi daha var, bunların kötü adamlar olduğu bir bakışta anlaşılıyor. Suratları dağılmış, kaşları gözleri patlamış, suratlarından düşen bin parça. Belli ki polis amcalar onlara biraz nasihatte bulunmuş, utançlarından bu hallere düşmüşler

Bu kadar berbat adamı sokakta bir arada görenin altına kaçırmaması imkânsız. Aralarında belki yakışıklı olanlar da var, ama kıyafetleriyle, makyajla ve ışık oyunlarıyla hepsi çirkinleştirilmiş. Yönetmen, izleyicinin akıl sağlığıyla oynamak niyetinde.

Polislerin ortasındaki adam bir yer arıyor sanki. Ne olduğunu ancak filmin yarısında anlayabiliyoruz. Durdukları yer, aradıkları yer olmadığından tekrar arabalara biniliyor, yeniden yola konuluyor.

Birkaç dakika sonra tekrar duraklıyorlar. Bu defa arabadan yalnızca bir kişi iniyor. Savcı olduğunu öğreniyoruz. Bu beşinci çiş molasıymış. Polisle, arabanın arka koltuğundaki kiralık katil suratlı doktor, savcının bu durumu hakkında geyik muhabbetine koyuluyorlar: Adam prostatmış, muayenesi kim bilir ne zorluymuş, filan…

Derken birkaç dakika sonra araçlar bir kez daha duruyor ve herkes boşalıyor. Gömüye benzer bir şey arıyorlar sanki, araçlardan her indiklerinde kazma kürek ekibi alet edevatı eline alıyor.

 Yok… Burası da aranan yer değil. Derken üçüncü yere geliyorlar. “Gömünün” burada da olmadığı anlaşılınca komiser, kötü adamlardan birine tekme tokat girişiyor. Bereket savcı zamanında yetişiyor, adamı kurtarıyor.

Konuşmalardan, bu üçüncü durağın kente 37 kilometre uzaklıkta olduğunu öğreniyoruz. Saatime bakıyorum, film başlayalı 55 dakika olmuş. Yani 37 kilometrenin her metresini izlemişiz.

Ha patladım ha patlayacağım. Adamların neyin peşinde olduğunu merak etmesem ve arada gizemli başka olaylar serpiştirilmese, çıkıp gideceğim. O kadar sıkılmış, bunalmış vaziyetteyim. Bir film yolun her kıvrımını bu kadar ayrıntılı göstermek zorunda mı? İzlediğimiz, filmden ziyade, etrafa yerleştirilmiş gizli kameralarla yapılan kesintisiz kayıt. Ayıklamayı biz yapacağız. Montaj ekibiyiz sanki.

Bu arada savcıyla doktor muhabbete koyuluyor, savcı onlarca ilginç ölüm vakasıyla karşılaştığını anlatıyor. Bunlardan birinde, bir hamile kadın birkaç ay sonra doğum yapacağını ve doğumdan üç gün sonra da öleceğini söylüyor. Gerçekten de söylediği gün eceliyle ölüyor. Doktor hemen bir kıtır atıyor: Kendiliğinden ölmesi mümkün değil, mutlaka bir sebebi vardır. Haydaa! Savcının kafası karışıyor, izleyiciyi de bir meraktır alıyor. Bunun sebebini filmin ancak sonunda öğrenebiliyoruz…

İlk yarı bir buçuk saatte sona eriyor. Net bir buçuk saat. Reklamları da ilave ederseniz brüt iki saat.

İkinci yarı bu defa aynı yol gerisingeri alınıyor ve bütün o hengâmenin sebebi anlaşılıyor. Bunu öğrenmeye değecek bir şey mi? Yorum yapmayayım…

Bir şey var ki yönetmen her şeyin cılkını çıkarıyor. 37 kilometrelik yolun 55 dakikada kat edilmesi neyse, üç kez tutanak tutuluyor, inanın gerçek tutanak daha kısa sürerdi.

Sona doğru bir otopsi sahnesi var. Film başlayalı iki buçuk saat olmuş. Herhalde bunu da aynı teferruatla anlatmazlar, film birazdan biter diye umutlanıyorum. Nafile. Otopsi, baştan sona en ince ayrıntısıyla ele alınıyor, iyi mi? Sanki sinemada değil de, adli tıp ihtisasında laboratuardayız…

Savcı tutanak kâtibine yazdırıyor: Mevtanın pantolonu çıkartıldı. Altında iç çamaşırı olmadığı görüldü…”

Yardımcısı patlatıyor: “Adam her an icraata hazır…”

Arada böyle banal espriler de olmasa, izleyici patlayacak…

Filmi  uluslararası ödüllü yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan yapmış. Üç saatte biten filmden sonra, başarılı bir yapımcının, iyi bir filminden sonraki birkaç yapımını hiç izlememeye karar veriyorum.

Bu filme kötü demeye dilim varmıyor, zira kötü demek bile övgü sayılır.

Filmi adli tıp ve hukuk fakültesi öğrencilerinin mutlaka izlemesi lazım. Olay yeri tespiti nasıl yapılır, tutanak nasıl tutulur, otopsinin incelikleri nedir, okulda bile bu kadar teferruatla anlatılmaz, inanın.

 

 

Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır

 
Toplam blog
: 172
: 2181
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

1958 Trabzon doğumlu. Darüşşafaka Lisesi ve M.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi mezunu. Yazdığı kitapla..