​ Bir zamanlar yaşadığımız şehir / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Nisan '12

 
Kategori
Anılar
 

Bir zamanlar yaşadığımız şehir

Bir zamanlar yaşadığımız şehir
 

Yaşımız ilerlediğinde, yaşama dair anı defterimizin sayfaları çoğaldığında, çoğu kez kaçınılmaz olarak geçmiş ile yaşadığımız dönemin karşılaştırmasını yaparız. Buna ister geçmişe özlem, isterse değerlendirme deyin, karşımıza insanı hüzünlendiren, bir o kadarda yaşanacak günleri anlamlı kılan hikâyeler çıkar. Bu hikâyeler anlatılırken insanlar geçmişi yeniden yaşar, kimisi de geçmiş ile ilgili bilgi açlığını giderir ve bilgi dağarcığını büyütür. Eğer bu anılar yazıya dökülürse insanları geçmişe taşıyan bir araç olur. Anlatılan anılar, çizilen tablolar o günleri yaşamamış insanlara da farklı mesajlar verir. Şehrin geçmişini gösteren sararmış resimlere baktıklarında o resimler daha anlamlı gelir.  

Dünyanın neresinde olursa olsun insanların benzer duygularla geçmişi değerlendirdiklerini görürsünüz, hatta söze bir zamanlar benim yaşadığım şehirde diye başlarlar. Sonrasında bir zaman tüneline girer gibi geçmişin sokaklarında adım adım gezerler, doğdukları eve, sokağa, çocukluklarına, gençliklerine giderler. Özel günlerini yeniden yaşarlar, bazen hüzünlenirler, bazen gülerler. Geri dönemeyeceklerini bildikleri günleri yeniden yaşarlar. Bir taraftan da yaşananlarla ilgili iyi ki yaşamışım, keşke yapmasaydım, elimde değildi gibi düşünürler ve geçmişin muhasebesini yaparlar. 

Bir zamanlar yaşadığım şehir Newyork Albany’de yan dükkan komşum olan çiçekçide çalışan bir Leo Amcam vardı. Yaşı 80’i aşmış bir Polonya göçmeni idi. Çalışma azmini ve hayata bağlılığını yitirmemiş tipik bir Amerikan göçmeni idi. İlerlemiş yaşına rağmen bedeni ve bilinci dinçti. Hoş sohbet biriydi. Ne zaman sohbet etsek bana geçmişi Amerika’nın 40’lı, 50’li ve 60’lı yıllarını anlatır, hem kendi o günlere gider hem de benim o günleri yaşamamı ve şehre bakmamı sağlardı.

Bak evlat bu şehir geçmişte çok farklı idi. İnsanlar çok nezih idi. Kötülükler bu kadar çok değildi. İnsanlar birbirini tanırdı ve severdi. Dostluklar sahte değildi. İnsanlar zor günlerinde birbirini yalnız bırakmaz, yardım ederdi. Adeta bir akraba edası ile davranırdı. Çok güzel kaliteli kafeleri restoranlar ve dans salonları vardı. Evlerin önün çiçeklerle dolu ve renkli idi. Yolların önemli bir kısmı şose taştandı. Paytonlar çoktu, şehrin sokaklarda ağır bir araç trafiği yoktu. Şehirde huzur vardı. Hafta sonları insanlar en iyi elbiselerini giyerler danslara ve konserlere giderlerdi. O zamanın en iyi şarkıcıları konserlere gelirdi.  İnsanların ayak sesleri ve paytonların sokaktan geçişi şehre çok güzel bir hava verirdi derdi. Albany 1800’lü yılların binalarını ve yapılarını hala korurken, o yine de sokaklardaki insanları özlerdi.

Bazen o günlerin en büyük ve lüks restoranlarına giderdik. Çoğu Avrupa’nın etnik mutfağını yansıtan bazı İtalyan, Fransız, Polonya ve Rus restoranlarının hala o günlerin havasını ve görüntüsünü taşıdığını ve ayni lezzeti muhafaza ettiğini söylerdi.  Bazının sahiplerinin de eskiden beri değişmediğini söylerdi. Özellikle yakındaki adını Truva’dan alan Troy şehrindeki Rus Restoranına gidip. Makarna, patates ve özel bir sostan oluşan Şinitzel yemeye bayılırdı. Restoranda çok eski bir dost gibi karşılanırdı. Uzun uzun sohbet eder, şakalaşırdı. Beni eski arkadaşları ile restoran sahipleri ile tanıştırırdı. Onların gençlikteki güzelliklerini anlatırdı. Katıldığı ikinci dünya savaşında şehirde ve Normandiya cephesinde yaşadıklarından bahsederdi. Bir taraftan eski şarkılar ile yemeğini yer geçmişin o güzel günlerine dalardı. Bir ölçüde özlem duyduğu yıllardan güç alarak ayakta duruyordu. Hala araba kullanıyor ve hala çalışıyordu. Çiçekçideki tüm çiçekleri biliyor ve tanıyordu. Hatta bazen bizzat kendisi insanların evine kadar sipariş verdikleri çiçekleri götürüyordu.

Bugün çoğumuz bulunduğumuz ülke ne olursa olsun yaşadığımız şehirle ilgili tıpkı Leo amca gibi değerlendirmelerde bulunuruz. Bir zamanlar yaşadığım şehirde diye söze başlarız. O günlere gideriz. İşte bende o günlere dalıp gittiğimde bandırma’nın dün ve bugünkü durumunu düşünürüm. Hele geçmişe ait fotoğrafları gördüğümde o sokakları, o insanları ve yaşanmışlıkları tüm canlılığı ile hatırlarım. Biliyorum ki ayni dönemlerde bu şehirde yaşayan tüm insanlarda benim gibi düşünüyorlardır. 60’lı yıllardı. Şehirde yüksek betonarme binalar yoktu. En heybetli binalar Osmanlı döneminden kalan resmi binalar ve eski mimari dikkate alınarak yapılan bazı yeni tek tük çok katlı olmayan apartmanlar. Şehirde yaşamış tanınmış isimlere ait tarihi evlerdi. Sokaklarda tek tük arabalar geçerdi. Paytonlar ve insanlar sokakları doldururdu. Çocuklar okul sonrasında sokaklarda oynar koştururdu.

Çınarlı’da kadınlar kapılarının önlerinde minderlerini ve kilimlerini sermişler adeta 5 çayı sohbeti yapar gibi günün yorgunluğunu atardı. Gün saati içinde sesiz kalan Çınarlı çeşmesinin etrafı iş çıkışı ana baba gününe dönerdi. Yaz günleri akşamüstü insanlar akın akın sahile çay bahçelerine giderdi. Çay bahçelerindeki insanlar sanki yarış yapar gibi çekirdek yerdi. Bir taraftan kaç bardak içtiğini hatırlayamadığı çayını yudumlardı. Gelir düzeyi ne olursa olsun tüm insanlar günün yorgunluğunu unutur. Sohbete dalardı. Çekirdek yığınları masaları kaplar, yerler çekirdekten geçilmezdi. Ara ara sahil boyunda gezintiye çıkardı. Bazı gençler Sahildeki ortaokulun önünde basket oynardı. Kimisi denize kaçan topunu arardı. Kimleri bisikletle insanların arasında sahilde gezmenin yoluna bakardı.

O günlerin en modern ve örnek yapılarından olan eski şehir kulübünün denizle iç içe olan mekanında ya denizi seyreder çay içer ya da bir iki kadeh atarak güneşin batışını seyrederdi. Kimleri henüz doldurulmamız olan sahilde kayık ile gezerdi.  İnanın o günlerin resimleri bir başka güzeldi. Şehrin iç kısımlarında yapıldığı gibi bazen de bugünkü kız enstitüsünün bulunduğu yere ve sahildeki tren garının çevresine panayır kurulurdu. Şehirdeki yaşam bambaşka olurdu. Şarkılar ve panayırın anonslar yükselirdi. İnsanların neşesini gözlerinden okurdunuz. Şehri bu halde çok renkli görürdünüz.

Sahildeki küçük iskelede Yolcu gemilerinin geliş ve gidişi bir törene dönerdi. Gemiyi bekleyen İzmir treni sahilde bir kolye gibi durur. İnecek ve gelecek yolcularını beklerdi. Birçok küçük ahşap Marmara teknesi ya mal yükler ya da boşaltırdı. Çoğu kez İstanbul’a sefer yapardı. Eskiyen bazı teknelerde mendireğin bugünkü yerinin başlangıç noktasında dalgaların insafına bırakılır, çocuklara oyun alanı olurdu. Şehrin en kalabalık noktalarında biri de tekten tesislerinde biri olan ve bugün izi bile kalmayan Tütün işletmesi idi. Önü sabah ve akşamüstü işten çıkan insanlar kalabalıklar oluştururdu. Seyyar satıcılar etrafını sarardı. Depolanan tütünlerin kokusu etrafa bir esans gibi yayılırdı.

Hafta sonları Bandırmaspor'un maçları ile şehri farklı bir heyecan sarardı. Çin Çukurundaki stad insan yığınları ile dolardı ve coşardı. Bandırmaspor’un tek tük bayrakları ve flamaları şehirde dalgalanırdı. Küçük bir balıkçı kasabasından göçmenleri hayat bulduğu şehir haline gelen Bandırma o yıllarda bir başka güzeldi. İnsanları yenidünyalar kurmak için harikalar yarattığı Marmara’nın incisi bir şehir gibiydi. Ne çevre kirliğinin baskısı, ne de Betonların gölgesi vardı. Şehrin Livatya’ya giden yolunun üzerinde yel değirmenlerinin yıllara direnen yapıları, baharları yeşile bezen bağ ve bahçeleri vardı. Hafta sonları insanlar piknik yapmaya Livatya sırtlarını kaplardı. Plajı yüzen, güneşlenen ve oynayıp zıplayan insanlarla dolardı. 

En güzel denizi seyretme ve dinleme mekânlarından biri olan Livatya Plajının kafesi denize gelen insanlar için bekleme noktası görevini yapardı. Hafta içi sabah kadınlara öğlen erkeklere açık olan plaj şehrin yaz günlerinde en güzel noktası idi. Ulaşımın zor olduğu günlerde insanlar çoğunlukla Livatya’yı ya Ziraat Bahçesi denilen şehre yakın yerleri tercih ederdi. Tekne ile seyahat etmeyi tercih edenler için Tatlısu ve çevresindeki sahil şeridi tanınmış piknik yerlerinden biri idi. Erdek’e gitmek en son planda düşünülen yerdi. O günlerde komşunun kamyonuna doluşan mahallesi güle oynaya pikniğe giderdi. Şehrin sanat merkezi gibi localı kapalı ver açık sinemaları vardı. Nerdeyse her gün dolardı. Yazları yazlık sinemalar farklı bir güzellik sunardı. O günün en tanınmış sanatçıları konserler ve tiyatro için şehre gelir bir zenginlik katardı. Tabii bugün hepsi tarihe karıştı. Fakat yaşadığımız anılar hep canlı kaldı.

Aslında bizler değiştik, şehirlerde değişti. Her neslin hikâyesi kendine göre şekillendi. Sonuçta bir zamanlar hepimizin yaşadığı şehir bugüne göre çok farklı idi. Bugün ise şehir geçmişteki hali ile anılarımıza yerleşti.  

 
Toplam blog
: 416
: 790
Kayıt tarihi
: 19.02.10
 
 

Tarım, Gıda, Ormancılık, Çevre, Örgütlenme ve Proje konularında çalışmalarda bulunmaktayım. Öncel..