- Kategori
- Yurtiçi Tatil
Bırak Hasan keyfine baksın!

Kale'den görüntüler
Diyarbakır’dan Hasankeyf’e yolculuk 3 saat sürdü. İlerledikçe ortalık o kadar kurumuştu ki artık bir yeşillik görünmüyordu hiç bir yerde... Hasankeyf’e gelmeden once Zeynel Bey Türbesi bize gideceğimiz yere yaklaştığımızı müjdeledi. Öyle sıcaktı ki minibüsün içi biz dışarının sıcağına can atıyorduk artık. Hasan keyf’e girerken Artuklular zamanında 1116 tarihinde inşa edildiği söylenen köprü selamlıyor sizi. Bu tarih tartışılıyor çünkü Müslümanlar 638 tarihinde fethettiklerinde de bir köprünün olduğu yazılıyor. Bu antik bir köprü muhtemelen. Köprünün üç ayağı var ortada kalan ve tarihe göre köprünün ortası ahşapmış ve düşmanlar saldırdığında ahşap kaldırılırmış düşmanların şehre girmemeleri için. Köprünün bir ayağında bir aile yaşıyor. Dışarıda asılı çamaşırlardan da anlaşılıyor. Baraj inşaatı başladığında devlet bu aileye oradan çıkmalarını buyurmuş ancak mahkemeliler. Çünkü ellerinde bir tapu var. Evet! Bu antik köprünün bir ayağının tapusu bu aileye ait.
Minibüsten indiğimizde bizi bir sürü çocuk karşıladı. Hasankeyf’in rehberleri. Hepsi rehberlik yapmaya can atıyorlar. Kaymakamlıktan aldıkları tarih dersleri ve ellerinde birer broşürle iş başındalar. Onlardan bu broşürleri 5 YTL karşılığında aldığınızda da çok mutlu oluyorlar. Unesco aracılığı ile açılan ‘Barajları Durdurma Kampanyası’ için açılmış ofise girerek üstümüze düşeni yaptık ve imzalarımızı verdik. Oradaki görevli kaleyi gezerken çantalarımızı orada bırakabileceğimizi söyledi. Sırt çantalarımızı ve laptop bilgisayarlarımızı bırakıp çıktığımızda artık öğle güneşi tam tepemizdeydi ve hem acıkmış hem de susamıştık. Peşimizde dolaşan çocuklara bir şeyler yiyeceğimizi ve onları daha sonra bulacağımızı söyleyerek Dicle kıyısında minderli platformlardaki restoran’ a gittik. Muhteşem bir manzara ile baş başa yiyecek bir şeyler ısmarlayıp biraz da biz aldık Hasan’ın keyfinden. Rehberlik yapmak isteyen çocuklar biraz ileride balık tutmaya çalışıyorlar, bir tanesi az ileride oturmuş bizi bekliyordu. Ben bizi sabırla bekleyen bu çocuğun bizim rehberimiz olacağına karar verdim. Genç bir adam Dicle’ye atlayıp yüzmeye başladı ama yüzmekten çok sürüklenmekti onunkisi. Yüzmeye hacet yok çünkü suyun akıntısı birkaç saniye içinde metrelerce ileri sürüklüyordu atlayanları. Diyarbakır’da oğlunu Dicle’ye kaptıran kadını anımsadım bir an. Gözlerimle takip ediyorum ama bir şey olsa yapacak hiçbir şey yok yine de gözünü alamıyor insan.
Yeterince serinledikten sonra hesabı ödeyip kalktık. Rehberimiz Vedat bizi bekliyordu. Tam karşıda bir Mağara var oradan her geçen içeri giriyor. Çay ya da kahve içiyor ve ‘borcumuz ne’ diye sorduğunuzda kahveler bizden diyorlar. Bizde kapıya doğru yöneldik. Dışarı çıkıp bizi selamlayan adama ‘ Hocam, burası Yol Geçen Hanı mı?’ dediğimde gülümseyerek ‘ evet buyurun içeri’ dedi. Uzun zamandır gideceğim dediğim Yol Geçen Hanındaydım sonunda. İçerisi üç katlı bir mağara, dapdaracık merdivenleri var içerinin otantik dekorasyonu daha da bir gizem katmış. Tavandan asılı bir beşik, bir aslan kafası ve ağzından fışkıran buz gibi su. Biz de ikram edilen kahvemizi içtik resimlerimizi çektik bu arada bizi sabırla bekleyen rehberimizi de bizimle oturması için ikna ettik. Tatlı bir çocuk, oğlumla yaşıt anca aralarında epey bir cüsse farkı vardı. İleride turizm okuyarak rehber olmak istediğini değişik yerler görmek istediğini anlattı bize. Bu yaşta hedefleri olan bir çocukla konuşmak çok zevkli. Rehberimiz kaleye çıkacağımızı ancak birkaç ay önce bir kaza olduğunu ve turist bir kadının kalenin tepesinden düşerek öldüğünü ve en tepeye gidemeyeceğimizi söyledi. Sorun değil. Ben öyle mutluyum ki burada olduğum için hiç şikayet etmiyorum. Yukarda kaleye çıkarken mağaralar var ve bu mağaralarda insanlar yaşıyorlar. Mağaranın kapısında olan bir sandalye, duvarına dayalı bir leğen, ipte asılı bir çamaşırdan oralarda hayat olduğunu anlıyoruz. Rehber Vedat, Kaymakamlığın açtığı kurslara katılmış ve Hasankeyf ile ilgili tarih bilgileri almış ancak belli ki bu işte yeni ama hevesli, bu çabası yüzünden biz de hoşgörülüyüz, anlatırken nokta virgüller olmadığı için bazen tekrarlamak zorunda kalıyor bilgilerini. Kalenin yarılarına doğru oğlum sıcağa dayanamayacağını ve bizi orada bekleyeceğini söyledi. Yukarıda derme çatma olan bir çay bahçesinde onu bırakıp biz çıkmaya devam ettik. Tepeden manzara muhteşem, Dicle, antik köprünün üç ayağı, karşıda Akkoyunlular zamanından Zeynel Bey Türbesi, El rızk camisi. Zehra, Hülya ve ben bu görüntüyü fotoğraf makinelerinden çok belleğimize kaydettik. Rehberimiz üçümüzün resmini çekmek için gönüllü olduğunda seve seve kabul ettik. Çocuk makineyi aldı ve konuşmaya başladı
- Evet, hazırız, gülümseyin, dişleri göreyim, bir, iki, üç çeeek.
Biz gülmeye başladık, hiç nokta virgül yok. Bir sonraki resmi çekerken yine aynı sözcükler
- Evet, hazırız, gülümseyin, dişleri göreyim, bir, iki, üç çeeek.
Tamamen ezberlemiş. Yalnız kale gerçekten çok güvenli değil, dikkat edilmesi gereken yerlere levhalar asılmamış, insanları uyaran tek bir levha vardı o da ‘Tas Atmak Yasaktır’ levhasıydı. Zeminin kaygan olduğu yerler var ve dikkatli değilseniz ve yanlış ayakkabılar varsa ayağınızda her an düşebilirsiniz. Kaldı ki ayrılırken oğlum iki çeşmenin olduğu yerde kayarak düştü. Yukardan baktığımızda bir iki saat önce oturduğumuz çay bahçelerinin olduğu yerde park edilmiş arabaların son sürat oradan uzaklaştığını gördük. Çünkü baraj kapakları açılmış ve sular yükselmişti rehberimizin acı bir ses tonu ile anlattığı ile. Oğlum çay bahçesinde beklerken Hasankeyfli olan İngilizce bilen bir vatandaşla sohbete dalmıştı. Biz de ona katıldık. Birer soğuk dondurma yedikten sonra artık ayrılmaya hazırız. Hazırız da buradan nereye, nasıl? Hiçbir fikrimiz yok. Rehberimiz bizi köyde olan İnternet Kafe’nin yerini tarif etti. Ayrılmadan önce orada tezgah kurmuş birinden hatıra eşyaları aldık.Bir tarafında Hasankeyf yazıyor minik ahşap anahtarlıklar ve diğer tarafına da istediğiniz ismi oracıkta bir yakma aleti ile yazıyor. Güzel bir el yazısı ile. Unesco ofisinden eşyalarımızı alıp içeride klima olan İnternet Kafeyi bulduk ve kendimizi içeri attık. Herkes bir bilgisayarın başına geçti ve çektiğimiz resimleri Facebook’ta aile ve arkadaşlarımızla paylaştık. Klimalı olan ofisten ayrılmak istemiyorduk hiç birimiz. Bir ara Hülya ve ben lavaboyu kullanmak istedik ve kafeye bakan çocuk biraz sıkılarak lavabo olmadığını ve ileride kahveye gidebileceğimizi söyledi. Biz ikimiz ileride kahve ararken bir esnaf çıktı dışarı ne aradığımızı sordu ve söylediğimizde
-Olmaz öyle şey siz yukarı bizim eve çıkın, lavaboyu kullanırsınız.
Yukarı çıktık ve lavabo evin dışında ancak oturma odasının önünden geçiyorsunuz ve içeride üç bayan ve 2-3 yaşlarında bir çocuk var. Kadın bizi oraya kimi gönderdiğini bile sormuyor. Biz lavaboyu kullanacaktık diyoruz ve ondan gelen cevap
-İçeri gelmez misiniz? Açsanız bir şeyler yiyin, serinleyin
İnsanların bu derece misafirperver olması her defasında beni duygulandırıyor. Bir yerlerde bazı şeylerin hala aynı kaldığını görüyorsunuz. İnsanlar hala güveniyorlar diğer insanlara, evlerini yüreklerini açıyorlar. Sanayinin ilerlemesi adına (bu onların gerekçesi) baraj yapmaya çalıştıkları ve tarihi yok etmeye çalıştıkları bu yerlerde görüyorsunuz bunu. Teşekkür ettik insanlıkları için ve kafeye Zehra ve oğlumun olduğu yere geri döndük. Facebook’tan bizim tatilimizi yayımladığımız resimlerden takip eden arkadaşlardan bir sürü mesaj gelmiş. Herkesin soruları ve yorumları değişik
-Bundan sonra nereye?
-Muhteşem bir gezi oluyor size katılmadığım için çok pişmanım
-Başka resim yok mu? Bekliyorum
-Evliya Çelebi gibisiniz kardeşim!
İçlerinden bir mesaj birkaç yıldır New York’ta yaşayan ve statüsünden dolayı Türkiye’ye gidemeyen bir arkadaşımdan geliyor.
-Ayşe geziyi takip ediyorum, Mardin’e gidersen bizim köy Dara Mağaralarına yakın lütfen oraya gidip annemi görür müsün?
Amerikaya geldikten sonra babasını yitiren arkadaşımı anlıyorum. Bir daha annesini göremeyecek endişesinde, çok isterim ama halimiz ortada nasıl gideriz, nasıl döneriz? Biz daha nereye gidip kalacağımızı bilmiyoruz ki. Üstelik arabamız da yok. Her yere minibüs ya da otobüslerle gidiyoruz. Burada ulaşım zor. New York bile daha kolay. Bunu söyleyemiyorum da o yüzden mesaja yanıt yazmaya yüzüm yok.Yanıtsız bırakıyorum mesajı.
Artık kafe’den ayrılma zamanı geldi. Google’dan araştırdığımız ve sorarak öğrendiğimiz kadarı ile bir sonraki durak Midyat olmalı. Dışarı çıkıp kafenin önünde minibüs bekliyoruz. Hemen yanda bir fırın var. Oturduğumuz noktada yaklaşık bir saat bekledik. Saat akşam 5 olmuş. İnsanlar minibüslerden iniyorlar, işten geliyorlar ama Midyat Minibüsleri dolu geçiyor hep. Bu arada fırından sıcak pide alıp yedik. Hayatımda yediğim en lezzetli pidelerden biriydi. Yanımızdan geçenlerden biri aşağı doğru yürümemizi ve orada beklememizi söyledi. Ancak orada minibüslerde yer bulabileceğimizi anlattı ve öyle yaptık. 20 dakika sonra Midyat’ a giden kalabalık minibüsteydik.