- Kategori
- Yurtiçi Tatil
Bahçada yeşil çınar

Yıldız Parkında çay bahçesi, Diyarbakır
Hayatımda ilk kez balkonda uyudum. Damadın annesi de bize ayıp olmasın diye bizi yalnız bırakmayarak balkonun bir köşesine kıvrılıp uyudu bizimle.. Sabah uyandığımızda hiç bir yerimiz tutulmamıştı ancak sabahın 6 sında güneş artık yükselmiş ve sıcaktan durulmaz hale gelmişti. Zehra ve diğer anne sabah kahvelerini içerken karşılıklı çocuklarının özelliklerini anlattılar birbirlerine. Damadın annesi aradığı gelini tarif ediyordu
- Öyle bir gelinim olsun ki, gelsin bizimle yaşasın benim yaşlılığımda bana baksın, yemeklerimi yapsın, biz senin kızını çok sevdik.
Zehranın yüzündeki şaşkınlığı hiç unutmuyorum. Önce bir yardım istercesine bana baktı. Bende hiç tepki yok. Ben kadıncağızın söylediklerini hiç garipsemiyorum ama doğru da bulmuyorum tabii ki ve karışmıyorum da. Şoku atlatan Zehra da kadıncağıza kızının o güne kadar daha su kaynatamadığını anlatmaya çalışıyor. Bu arada abla giriyor araya
- İşte biz istiyoruz ki kardeşim bir kız alsın anneme baksın, çalışmasın…
İşleri zor gerçekten. Zehra kızının daha iki ay once tanıştığı tamamen farklı bir etnik yapısı olan ve ondan bu kadar çok görev bekleyen bir aile ile onu karşı karşıya bırakan bu çocuğa nasıl aşık olduğunu anlayamıyor. Kariyerini seven kızının buralara işi bırakıp nasıl geleceğini merak ediyor. Hatta kızı Diyarbakır’a taşınırsa kendisi de gelir bir ev tutar ve kızına yakın olabilir diye düşünmüyor da değil.
Evden çıkarken herhangi bir şeyi unutmamış olmak için tekrar kontrol ediyorum. Şayet bir şey unuttuysak geri gelip o sıcakta yedi katı çıkmayı hiç ama hiç istemiyorum. Evden çıkarken Zehra kulağıma bu gece burdan gitmemiz gerektiğini söylüyor. Gün içinde plan yapacağımızı anlatıyorum. Bir sonrakı durağımız Batman.
Kadrinin Kahvaltı Yerinde Ozan bizi bekliyor bizim için özel ve serin bir oda ayırtmış ve iki masanın üstü kelimenin tek anlamı ile dolu. Bir kahvaltı masasında bu kadar çok yiyeceği bir arada görmedim hiç, bunca yiyeceğin kahvaltıda yenilebileceğini bile düşünemem ama daimi rejimlerde olanlara derler ya. Sabahları kral gibi kahvaltı edecek, öğlen memur gibi yiyecek akşam da bir işçi gibi karnını doyuracaksın. İşte Kadri bunu yapıyor. Herkesi kral kraliçe gibi doyuruyor. Sıcak fazla yedirtimiyor bize. Kahvaltıdan sonra gezmeye hazırız. Hasan Paşa Hanından çıkmadan once lavaboya gittim, lavaboda benimle birlikte ellerini yıkayan genç bir kadınla bir kac dakikalık bir söyleşimiz oldu. O arada ona Diyarbakır’dan çıkan ünlüleri sordum. Genç kadın ünlülerini bilmem ama ‘Diyarbakır Zindanları’ dünyaca bilinir dedi. Bunu zaten biliyordum.
Ev sahiplerimiz bizi surlara götürdüler. Diyarbakır Surları Çin Seddinden sonra dünyadaki en uzun surlar bildiğim kadarı ile. Surların dört kapısı var. Kuzeyde Dağ Kapı ya da bilinen başka bir adı da Harput Kapısı, Güney’ de Mardin Kapısı yani benim gidip görmek istediğim yer çevresi varoş bir semt ev sahiplerimiz de beğenmiyor orayı varoş olduğu için burun kıvırdılar biraz. Doğuda Yeni Kapı bilinen diğer isimleri Dicle Kapısı ya da Su Kapısı var, batıda ise Urfa Kapısı var ya da bilinen diğer adı Rum Kapısı. Diyarbakır surlarındaki figürler hakkında okumuştum onları görmek istiyorum ama nafile. Öylesine bir sıcak var ki nefes alınmıyor. Diyarbakırın kuru sıcağının bir özelliği var, güneşin altında kavruluyorsunuz ama gölgelik bir yer bulduğunuzda gayet rahat edebiliyorsunuz. Hani klima olsa da güzel olur diyerek oturduğunuz gölgelik yerde bir bakıyorsunuz saatler geçmiş. Ama su şart! Susuz olmuyor. Surların etrafında dolaştıktan sonra Fiskaya’da bir restoran/kafe gibi bir yere gittik. Orada bir iki saat oturmuş olmalıyız. Gitmek istediğim kiliseler var. Özellikle Surp Giragos Kilisesi ama ev sahiplerimiz kapalı olduğunu söylüyorlar. Hava sıcak ve tek tanıdıklarımız onlar yapacak birşey yok. Ben bir gece once girdiğim bahsi kaybettim. Sıcakta Mardin Kapı Surlarında yürümeyi gözüm yemedi. Kimseye de böyle bir bahse girdiğimi hatırlatmadım ama dünyanın bir ucundan gelip te bir yerleri göremeden gideceğim için hayıflanıp duruyordum. Bu arada Zehra sürekli o gün Diyarbakır’ı terketmemizi söylüyordu. Gece yatacak bir yerimiz varken gece yola çıkmak çok akıl karı değildi ama onu da anlıyordum. O da
- Kızımı vermeye çok meraklıymışım gibi burada olmak istemiyorum. Zaten ben bu evliliğin olmasını istemiyorum
deyip durdukça biraz gerildik. Bize kalabileceğimizi ve kendisinin yola çıkacağını söylediğinde bende blöf yaptığını anladım ve kendisine ‘ Tamam’ dedim. ‘ Sen git biz yarın burdan Batman’ a gideriz’ Bütün bunları konuşurken de damadın duymaması ve kırılmaması için özen gösterdim ama duyuldu aramızdaki anlaşmazlık. Damat istenmediğini anlayıp biraz üzüldü. Fiskaya’dan sonra ben turistik bir yer görmek istiyorum diye bizi Gazi Köşküne götürdüler. Gazi Köşkü çok büyük bir alanda 15. yüzyılda yapılmış bir bina. Akkoyunlu mimarisine sahip. Atatürkün köşküymüş. Bahçesi bir düğün Salonunu andırıyor ve burada davetlerin verildiğini haber veriyor bize. Avlusunda olan uzun bir havuzda akıp duran buz gibi suyun içine girip serinliyoruz. İçeriyi gezmek için para ödedik mi bilmiyorum. Sanırım 1 YTL gibi komik bir rakamdı. Bahçesinin bir köşesinde bir çay bahçesi var. Çay bahçesi deyince aklına masa sandalye gelmesin kimsenin. Minderler var. Mindere oturup arkanızı da mindere dayıyorsunuz. Masa / Sandalye olan bölümler de vardı ama oralarda hiç kimse yok. Garsonlar’a ‘hocam’ deniyor. Garsonlar da müsterilere ‘hocam’ diye hitap ediyor. Bende alıştırma yaptım ama komikti tabii benim söylediğim hocamlar doğal olmayınca. Gazi köşkün içini bizden başka dolaşan yoktu. Bizden sonra birkaç kişi daha geldiler. Bence herkes kendini serinlemek için oraya atmış. Diyarbakır’da kaldığımız iki günde biz bence diğer tarafa alıştırma yaptık o sıcakta. Yanlış zamanda gitmenin bedelini ödedik.
Diyarbakırlılar çok rahat insanlar. Garsonlardan başka arı gibi çalışan gözüme çarpmadı diyebilirim. Tabii restoranlar bu kadar dolu olunca. Ev sahiplerimiz de bizi bir çay bahçesinden diğerine götürmekten başka şey yapmadılar. Ozan da tüm günü bizimle geçirdi. Bunun için sevinçliydim. Ben insanların çalıştığı ortamları seviyorum. Bu kadar rahatlık göze batıyorsa rahatsız edicidir. Yıllarca çok kötü hava şartlarında, dışarıda çalıştım. Ağır kaldırdım, ağır taşıdım, arada şikayet ettiğim oldu ama yine de bugünkü bende çok payı var bunun. Bu rahatlık gerçekten rahatsız edici idi. Belki de sıcak olduğu için herkes mayışmış gibiydi. Eminim bu sıcakta ağır işlerde çalışan, dışarıda çalışan bir sürü emekçi vardı ama o çay bahçelerinin rahatlıklarıydı belki de beni böyle düşündüren. Alışık olmadığım bir durum. Asla amacım oradaki insanlara tembel demek değil. Tavırlarını rahat buldum sadece, hocam. Belki o yürüyemediğim surları görmek için bir daha gitmek isterim ama öyle lükslere de sahip değilim. Bir sur yürüyüşü yapmak için onca masrafı yapacak şımarıklığım yok. Ne yapalım, gidemedik çok yer göremedik ama gördüklerim bana yetti. Tüm gün Zehra ile gidelim kalalım diye bir ileri iki geri boğuştuktan sonra o gece de balkonda uyumaya razı edebildim. Ben iki aile arasındaki bu evlilik konuşmalarına asla katılmak, karışmak istemedim. Zaten geldiğimiz gün görmüştüm bu işin olmayacağını. Zehra için de üzüldüm, tüm karşı çıkmasına rağmen yine de kızının seçimini kabul etmek için pozitif bir şeyler bulma çabasında idi. Hatta kızı evlenip gelirse o da Diyarbakır’a taşınmaya razı. En sonunda kızı ile geri gelip bir iki hafta kalıp iki tarafın birbirlerini daha iyi tanımaları tarafından daha iyi olur diye karar verdi. O gece bir telefon geldi hemen eve gittik anne hastalanmıştı ve oğlu acil servise götürecekti. Buruk bir gece oldu herkes için annenin tansiyonu fırlamıştı, kontrol altına alındı geri döndü ve yine ısrarla o gece bizimle balkonda uyudu. Yatmadan önce abla ile sohbet ettik biraz ve artık ayağa kalkıp yerlerimize gidecekken kısık bir sesle bir şey sormak istediğini söyledi. Bende meraklı 'tabii buyur sor' dediğimde gelen soru aynen su 'Sizler gusul abdesti alır mısınız:' Ne kılıçmış ama? Ben yine şoklardayım. Aklıma ilk geleni söylüyorum kadına. 'Sadece tüm vücutlarını yıkamakla kalmazlar aynı zamanda ellerine, bellerine ve dillerine de hakim olmak vardır alevilikte' diyorum.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra herkesle vedalaştık. Bizi misafir eden bu güzel ailenin çocukları ile facebook alışverişi yaptık. Diyarbakır’dan hatıra bir eşya alamadım diye üzülüyorken evin 18 yaşındaki güzel resimleri ve çizimleri olan genç kızı bana 2006 yılında çizdiği bir resmi hediye etti. Çok sevindim. Hala bu resme göre bir çerçeve arıyorum bulamıyorum.
Sabah kahvaltısından hemen sonra damat bizi Hasankeyf’e giden otobüslerin olduğu gar’a götürdü bir taksi ile. Gittiğimiz yerde bir otobüs beklerken sorduğumuz insanlar bizi bir minibüse yönlendirince oğluma göz attım. Neyse ki güneş gözlüğü gözlerimdeki kaygıyı gizledi. Oğlum hala hiçbir şeyden şikayetçi olmamıştı. Karşılaştığımız tüm şartları kabul etmiş ve gerçekten de eğleniyor. Ne Amerika’daki modern odasını, merkezi klimasını, televizyonunu, yaşamının rahatlığını arıyor ne de şikayet ediyor. Cebinde I Pod müziği olduğu sürece mutlu. Gideceğimiz yerlerle ilgili bana sorular soruyor. Sadece bizler gibi arada bir sıcaktan şikayetçi ve onu da öğrenmiş artık arada bir ‘ Mom, çok sıcaaak’ diyor sadece. Çantamda taşıdığım spray sıkan su şişesini istiyor. Boynuna, yüzüne sıkıyor serinliyor ve bitiyor sıcak şikayeti
Hasankeyfi beğeneceğini biliyorum. Nerede kalırız? Oradan nereye gideriz henüz bilmiyoruz. Cebimizde haritamız minibüse bindik. Hasankeyf’e 2 saatte varacağımızı söylediler ama biz artık inanmıyoruz bu zamanlamalara. Deneyimliyiz. Ahmed Arif Bulvarının önünden devam ettik yola. Radyoda en sevdiğim türkülerden biri çalıyordu.
- Bahçada yeşil çınar, Boyu boyuma uyar, Ben seni gizli sevdim, Bilmedim alem duyar