​ Bitmeyen 28 Şubat / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Eylül '13

 
Kategori
Siyaset
 

Bitmeyen 28 Şubat

Bitmeyen 28 Şubat
 

28 şubat 1997’ de milli güvenlik kurulu kararlarıyla dönemin hükümetine karşı laik rejimi koruma iddiasıyla yapılan çoğunlukla toplumun muhafazakar kesiminin mağdur edildiği, ötekileştirildiği haksız ve ölçüsüz bir şekilde baskılandığı, işten atılmaların yaşandığı dönem, siyasi hayatımıza ‘28 şubat post modern darbe süreci’ olarak girdi. Bu süreç dönemin muktedir güçlerince 1000 yıl süreceği laik hukuk devletini koruyacağı iddiasıyla başlatıldıysa da; kamu bankaları ve hazine varlıklarının talandan korunamadığı milyarlarca liralık görev zararlarının, banka açıklarının yoğun yaşandığı bir süreç olarak tarihe geçti. Muhafazakar çoğunluğun 28 şubatı 1997’ de başladı,1999’ da etkisi azalan bu süreç 2002’de ise  yine Muhafazakarların tek başına iktidar olmasıyla tamamen bitti. O dönemin muktedirleri açılan soruşturmalar neticesinde tutuklandı ve halen de tutuklu yargılanmalarına devam ediliyor. Böylece çoğunluğun 28 şubat’ı birkaç yıl süren bir dönem olarak geride kalmış oldu. Ya 28 Şubatları yüzyıllardır bitmeyen azınlıkların, toplumun diğer kesimlerinin durumu ne olacaktı?

Yeryüzünde çatışmaya dönüşmesi muhtemel farklılıkları incelediğimde, insanlık tarihi boyunca en kötü boğazlaşmaların sebebinin ne ırk ne ideoloji ne de mülkiyet temelli savaşlar olmadıkları kanaatine vardım. Evet; her savaşın nedeni gizlenmiş ekonomik çıkarlardı ama benim aradığım o savaşlara insanları en etkili gönderen etmenin ne olduğu idi. Tarih biraz incelendiğinde bunun en kolay yolunun inanç farklılıklarını kullanmaktan geçtiği  herkesçe  görülebilecektir. Naziler Yahudileri, Haçlılar Müslümanları, Katolikler Protestanları, faklı din ve mezhepler birbirlerini herhangi bir motive edicinin sağlayamacağı bir rahatlık ve  çoklukta katledebilmişlerdir.

Modern ya da feodal bir insanı inancını korumasının savaşmaktan geçtiğine inandırırsanız toplum yaşamında işçi, memur, şoför, öğretmen gibi olağan bir meslekle uğraşan birinden gayet rahatlıkla inancı uğruna savaşan bir insan elde edebilirsiniz. Çünkü inanç insanı bir bütün olarak kuşatarak kişiye ölmesi durumunda şehit, yaralanması durumunda gazi olacağına inandırarak  kişiyi korkularından arındırır. Artık kişinin düşman bildiğine yönelik her türlü şiddeti kutsallık kazanmıştır. Şiddet inançsal gayeyle bütünleşince ortaya durdurulması zor bir savaşçı ve kutsanmış bir şiddet ortaya çıkar.

Peygamberimizden sonra Halifelerin çoğu , büyük imamların önemli bir bölümü öldürüldü. Peygamberimizin kendi torunu Hz Hüseyin’in iktidar hırsıyla Kerbela’da önce açlık ve susuzluğa terk edilip daha sonra da kafasının kesilmesiyle şehit edildiği bir İnancın varisleri olan bizler; tarih boyunca kanlı çatışmalardan, ölme ve öldürmelerden yakamızı bir türlü kurtaramayarak kanlı mirasın sürdüğü coğrafyada yaşamaya devam ettik.  Peygamberin torununu öldüren elbet de dinsel gayeler değildi, bu ölümün sebebi iktidara olan aşkın kapkara körlüğüydü.

İslamiyet Sıffın Savaşı ve Hakem Olayından sonra tarafların ihtilafları çözememeleri üzerine  Hz. Ali’yi destekleyenlerin Şii Muaviyeyi Destekleyenlerin Emevi (Sünni) ve her ikisine de destek vermeyenlerin oluşturduğu Harici olmak üzere üç farklı mezhebe bölündü. Başta daha belirsiz olan bu ayrım, Kerbela Hadisesi ve akabinde sürüp giden iktidar kavgalarına alet edilmeyle giderek daha da  keskinleşti.

İktidarlar bu yol ayrımını ya kendi iktidarlarını güçlendirmek ya da başka iktidarları yıkmak için tarih boyunca bitip tükenmez bir sermaye olarak kullandılar. Alevilerin küresel ölçekte 28 Şubatını ilk başlatan adam bugünkü Vehhabilik ile Selefilik mezhebinin kendilerine refans olarak kabul ettikleri Sünni din adamlarınca da aşırı görüşleri  vemezhepsizlik tercihi nedeniyle kabul edilmeyen İbniTeymiye’ydi. İbniTeymiye’nin görüşleri aşırı şekilci ve manadan uzak olup; genel olarak iman, Şii düşmanlığı ile mezar, türbe , tasavvuf karşıtlığına dayanıyordu. Bugün Vehhabiler  mezarların yerinin bilinmesine ve Peygamberin mezarının dahi ziyaret edilmesine mezar- mezarlık ziyaretinin İslam dışı yanlış inanç olduğu (bidat) gerekçesiyle karşıdırlar. İbniTeymiyye,Nusayriyye risalesinde Aleviliği tekfir ederek yüzyıllarca sürecek katliamların ,dışlanmaların yolunu açmıştır. Başka inançları İslam dışı ilan etmenin ne demek olduğunu kendisi de hayatında tatmış,İslama aykırı görüşleri yüzünden Şam’da hapsedildiği zindanda ölmüştür.

İbniTeymiye’nin açtığı bu uğursuz yolu Osmanlı – Safevi Devletleri savaşları döneminde  Osmanlı Şeyhülislamlarından bazıları da kullanarak Alevilerin dine muhalif,katli vacip, can, mal, ırz güvenliklerine saygı gösterilmemesi gereken insanlar oldukları şeklinde ne dinle ne de insanlıkla bağdaşmayan fetvalar vermişlerdir. Bu fetvalar elbetteki dinle ilgisi olmayan  devlette yükselme ,şahsi istikbal maksadıyla yazılmış herhangi bir kanıt veya delile dayanmayan siyasi kararnameler idi.

Yavuz Sultan Selim döneminin müftülerinden Nureddin El Hamza’nın fetvası tamamiyle söylenti dedikodu denilen’ tevatüre ‘dayandırılmış asılsız, temelsiz siyasi bir fetvadır. Çok ağır ifade ve ithamları içeren fetvanın sadece bir bölümünü paylaşayım;

‘Allah Tâlâ'nın haram kıldığı günahlara "Helâldir" dedikleri ve Kur'ân'ı ve mushafları ve şerîat kitaplarını hor görüp ateşte yaktıkları ve de bilginlere ve dindarlara ihanet edip öldürüp mescitlerini yaktıkları ve de pis başkanlarını Tanrı sayıp secde ettikleri ve de Hazret-i Ebû Bekir'e ve Hazret-i Ömer'e sövüp halifeliklerini inkâr edip sövdükleri ve de peygamberimizin şeriatini ve İslâm'ı yok etmeye kast ettikleri, bu anılan ve de bunların Şeriat'a karşı söz ve davranışları bu fakire ve diğer İslâm âlimlerine göre( tevâtürle!!!) bilinip açıkça belli olduğundan biz dahîŞeriat’ın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile fetvâ verdik ki adı geçen toplum Kızılbaşlar kâfir ve dinsizdirler ve de her kimse ki onlara uyup o sapık dinlerine râzı ve yardımcı olursa onlar da kâfir ve dinsizlerdir. Bunları dahî öldürüp toplumlarını darmadağın etmek, tüm Müslümanlara vâcip ve farzdır. Müslümanlardan ölen said ve şehid olup Cennet'e girer ve onlardan ölen aşağılayan Cehennem'in dibindedir. Bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. (bu fetvâyı veren) Sanı Görez adıyla meşhur el-Müftü Hamza"

Bu fetvaları Yavuz Sultan Selimin Kazaskeri (dönemin Adalet bakanı) İbni Kemal, Kanuni Sultan Süleyman ile  II. Selim döneminin Şeyhülislamı İskilipli Mehmet Ebusuud (muhteşem yüzyılda adından çok bahsedilir, geçenlerde Çorumda heykeli törenle dikilmiştir)  da kabul edip onaylayarak(aksine karar vermeyerek, fetvayı yürürlükten kaldırmayarak!!!) özellikleAnadolu Aleviliğinin felaketi olmuşlardır. Bu fetva toplumda bazen hortlamakta, insanların yaşamına kastetmeye devam etmektedir. Daha birkaç yıl önce Fazilet Partisinin eski başkanı çok değerli(!)Recai Kutan  güya İslami ilmini sergileyip bazı şahısları hizaya sokmak için Nusayrilik( arap Aleviliği) için sapık mezhep demiştir. Yüzyılların getirdiği önyargıyı bilinçaltlarından atmak için de sadece yüzyılların geçmesi değil akil adamların topluma sabırla bu durumu anlatıp önyargıları kırmaya çalışması gerekmektedir.
 Bir kurulun aldığı laiklik refleksi ile alınmış karar ve uygulamalar, elbet de ölçüsüz ve dışlayıcıydı. Başkasının acısı kimseye mutluluk getirmez ama kibirli çoğunluğun iki üç yıl süren 28 şubatları varsa bizim yüzyıllar süren her türlü hukukumuzun yok sayıldığı 28 şubatlarımız var. Bir türlü bitmeyen sürekli ensemizde hissettiğimiz, içimizi acıtan 28 Şubatlar. Bu kadar basit olmamalı bir inanç bir insan topluluğu için din dışı ilan edip her türlü haksız muameleyi reva görmek. Dinler insanlığın mutluluğu için vardırlar ,insanlığa kabus olmak için değil.

Bir insanı haksız yere öldürmenin bütün insanlığı öldürdüğünün kabul edildiği dini anlayıştan kendisi gibi yaşamayan düşünmeyen herkesi inkarcı,kafir, din düşmanı ilan etmeye nasıl gelindi??? İnsan sevgisi ile dolu adaletle karar veren samimi inanan alimlere büyük görevler düşüyor. Bir Şii din adamının’ Ehli Sünnet'in kutsallarına ihanet eden Şia bir kimse farkında olmasa bile düşmanın uşağıdır’ şeklindeki fetvasını duyunca bu basiret ve olgunluğun mezhep taassubunu bitirerek barışı getirecek  düşünce tarzı olduğuna kanaat getirdim. İslam’ın kelime anlamının dahi barış, sulh olduğunu unutmamamız gerekir…

 
Toplam blog
: 44
: 470
Kayıt tarihi
: 09.09.13
 
 

 Merhaba. Yazmak, yazılarımı okuyucuyla paylaşıp onlarla birlikte öğrenmek için basladım bu yazın..