​ Bizi kimse sevmiyor! Neden? (1) / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '09

 
Kategori
Güncel
 

Bizi kimse sevmiyor! Neden? (1)

Bizi kimse sevmiyor! Neden? (1)
 

mehter takımı


Nereden nereye geldik? Niye istediğimiz noktaya ulaşamıyoruz? Niye içimizden bir kısmı Türklüğü göklere çıkarırken, diğer bir kısmı aşağılık duygusu içinde kıvranıyor, neredeyse sadece Türk olduğu için insanlıktan özür dilemeye hazır, birilerinin işaret vermesini bekliyor? Niye Ermeni ‘soykırımı’ iddiası bu kadar taraftar buluyor? Niye terör örgütü Al Kaida ve onun sempatizanları bile tehlike kabul edilirken, PKK terör örgütü ve teröristler destek görüyor? (Hatta ‘açılım’ın parçası haline getiriliyor!) Avrupalı ‘dostlarımız’ niye hep ve sadece bizimle ilgili olumsuz çalışmalar yapanlara, suçlayıcı sözler söyleyenlere ödül veriyor? İşte, Türklerle ilgili iddiaların ve önyargıların bazıları ve nedenleri.

Tarihsel ve dinsel neden, yüzyıllar önce oluşmuş ve sürekli işlenmiş bulunan Türk düşmanlığıdır. Türkler, bin yıldan beri Hristiyan Avrupa ile Müslüman Asya’yı birleştiren Anadolu’da yaşamaktadırlar. Bu yüzden Hristiyanlar tarafından en çok tanınan Müslümanlar Türklerdir. Bu anlayışa göre, Türk=Müslümandır. Hristiyan olmayan ise, kendine benzemeyen, bu nedenle de hoş olmayan, mücadele edilmesi gereken ve korkulandır.

Bu korku o kadar çok bilinçaltına işlenmiştir ki, pek çok aklı başında tarihçi bile, Viyana kuşatmasını anlatırken aklı başından gidecek heyecana kapılıp, “ya Türkler başarsaydı?” korkusunu okura ve dolayısıyla sonraki kuşaklara yansıtır.

Gerçekte ise, Müslümanlar İspanya’ya kadar gelmiş, ama yıkıma ve var olan kültürün yok olmasına neden olmamış, Avrupa’nın Orta Çağdan çıkmasına katkıda bulunmuşlardır.

Ayrıca, Türkler Osmanlılardan ve sonrasında Türkiye Türklerinden ibaret değildir. Bugün dünyada 200 milyon insan Türkçe’nin farklı lehçelerini konuşmaktadır. Çin sınırına kadar Türki Cumhuriyetler, İran’da, Irak’ta, Afganistan’da, Balkanlarda vb. yaşayan hatırı sayılır bir Türk nüfusu vardır.

Türklerin dünyanın başına dert olacağına dair Kur’an’da bile ayetler olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre, Kur’an’da sözü geçen, her tepeden akın eden, yeryüzünde bozgun çıkaran Ye’cuc ve Mec’uc ile anlatılmak istenen Türklerdir. Ancak, eski Çin kaynaklarına göre, Türkler tarihte Tu-kue, Tu-kiu veya Türük olarak adlandırılmışlardır. Yue-çi’ler /Yücin’ler ise, aynı coğrafyanın, yine Çinliler tarafından yenilmiş, zamanla göç etmiş olan göçebe halklarından olan Hint Avrupalılardır. Eğer ille de bir ırktan söz etmek gerekirse, Yücin-Mucin veya Yec’uc-Mec’uc olarak adlandırılmak için sömürgeler, koloniler sahibi, iki dünya savaşı çıkarmış, havayı, suyu, toprağı kirleten kazanma hırsının sahipleri olarak Hristiyan- Hint Avrupalılar bu yoruma Türk-Müslümanlardan çok daha yakın bir grup olarak gözükmektedir.

Halikarnas Balıkçısı, pek çok çalışmasında günümüz Anadolu halk oyunları, yöresel giysileri, deyişleri, inançları, töreleri ile eski çağ Anadolu kültürleri arasındaki benzerlikleri, paralellikleri saptar. “Düşün Yazıları” (Bilgi Yayınevi, 1985 s.47-48) kitabında Avrupalının Müslüman Türklere bakış açısına da değinir:

” Hristiyanlığın 1000’inci senesinin son yüzyılı Batının herhalde bir çocukluk çağı idi. O sıralarda İncil vulgare, yani avam dillerine çevriliyordu. Batının ötesinde berisinde ilksel edebiyat taslakları beliriyordu.Çok hassas bir devirdi o. İşte o zaman Avrupa pek şiddetli bir sademeye (Tıbbi dille bir “trauma”ya) uğradı. Bilince varmaya başlayan Batı kendi kendine kültürel bir bütün gözüyle bakmaya koyuldu. Bir sarhoşluktu o haçlı seferleri! Avrupa topluluklarının çeşitli milli, sınıf, kabile sınırları aşıldı ve herkes hristiyanlıkta birleşti. Ondan önce ayrı ayrı Frank, Alman, Lombardiyalı vb.vardı. Bunların müşterek hiçbir şeyleri yoktu. Siyasi ve dini hristiyanlık anlayışı Haçlı seferlerinde doğdu. Papa II.Urban hain kavmin elinden kutsal toprakların kurtarılması için Hristiyanları habire kışkırttığı zaman, belki de bilmeden Avrupa’nın yani, Batının temellerini kuruyordu. Bu meselede kan döküldüğü için değil-dünyada nice kanlar döküldü, de ertesi gün unutuldu- fakat kafaya ve görüşe işlediği için bu iş derin bir entelektüel yara açtı. Batılı kafa o zamandan beri Müslüman Türklerle meskûn bir Anadolu ile kolay kolay barışmaz oldu. O kafa öylesine zehirlenmişti. Geçen gün sokak ortasında eski kitaplar satıyorlardı. Ben resimleri için 50 kuruşa bir tarih kitabı aldım. İngilizce, buradaki kolejde 30-40 yıl önce okutulan bir kitaptı. Basılış tarihi 1906. ‘General history for Colleges and High Schools, by Philip Van Ness Myers’. Bak herif bir yerinde ne diyor: (…) ‘Türkler Avrupa uygarlığının etkilerine büsbütün duyarsız kalmışlardır. Onlar Avrupa’da her zaman yabancı ve zorla yerleşmiş bir ulus sayıldı. Zamanla Avrupa’daki topraklarından atılacaklardır ve tıpkı İspanya’da Hıristiyan şövalyeleri Mağribileri nasıl anakaradan atmışsa, Türkler de Boğaziçi’nin öte kıyısına itileceklerdir gerisin geri. Bunun gerçekleşeceği gün uzak değildir.’

Nasıl hoş mu? Bu meşe odunu hristiyan yobazlarına karşı bizim tek silahımız, Anadolu’dan kim geçmişse, hepsini gerçekten benimsemek, Türk olarak sert bir çember içinde kapalı kalmamaktır. Bu sözleri yukarıdaki Myers’e bir fedakârlık olsun diye yazmıyorum. Türk kahramanları, sultanları arasında dolap beygiri gibi dolaşa dolaşa sersem tavuğa dönüyoruz. O çember içinde dolaştıkça çember sertleşecek, onu kırmaya bakmalıyız.”

Gerçekten Türkleri hala Anadolu’yu işgal eden göçebeler ve Osmanlı’yı, hiç bir devlet tecrübesi olmayan halkın 400 çadırdan çıkmış imparatorluğu olarak görenler vardır. Ama gerçek farklıdır: Türkler, 6.yüzyıldan başlamak üzere Asya’da ve Önasya’da Uygurlar, Göktürkler, Gazneliler, Karahanlılar gibi devlet veya imparatorluk olarak adlandırılan federasyon ve konfederasyonlar kurmuşlar, devlet denemeleri yapmışlardır. Anadolu’ya ise, 6. yüzyıldan itibaren gelmeye başlamışlardır. Bizans ordusunda paralı askerler olarak çalışmışlar, yöneticilerinden, Kilisenin baskısından hoşnut olmayan ve vergilerin ağırlığından bıkan yerli halkın veya merkez yönetimine asi olan Bizans beylerinin teşvikiyle Anadolu içlerine kadar kolayca yerleşmişlerdir.

Gerçek anlamda ilk Türk devleti 1038 yılında kurulan, coğrafi olarak Anadolu’nun büyük bir kısmını, İran, Irak ve Suriye’yi içine alan Selçuklu devletidir. Türklerin Anadolu’ya tam olarak yerleşmeye başladığı tarih olarak ise, Selçuklu devletinin kuruluş yılı değil, Malazgirt savaşında Alparslan’ın Bizans ordusuna karşı büyük bir zafer kazandığı yıl olan 1071 yılı kabul edilir.

Anadolu’ya göç ile gelen Türklerin sayısının bir kaç yüz bin, en fazla 500 bin olduğu tahmin edilmektedir. O dönemlerdeki Anadolu’nun nüfusu ise, rakam tam olarak bilinmese de, birkaç milyondur. Genel kanı, yerli halkın nüfusunun, göç yoluyla gelen Türklerden 10 kat daha fazla olduğudur.

Türkler yerli halkla büyük ölçüde evlilikler yoluyla karışmışlardır. Ayrıca, 13. Yüzyılda Moğol istilası Anadolu’yu kasıp kavururken “Benim Kabe’m insandır.” diyen, faklılıkların barış içinde bir arada olabileceğinin sembolü olarak, kucağında aslan ve ceylanla resmedilen Hacı Bektaş Veli gibi; “Gel, gel ne olursan yine gel/İster kafir, ister Mecusi/İster puta tapan ol yine gel...” diyen Mevlana gibi, fikir ve din adamlarının, köken ve inanç ayrılıklarını değil, insan olmayı, insanın özünü ve birliği çağıran davetleri de Anadolu’daki bütün halkların kaynaşmasını sağlamış, Anadolu’nun Türk ve Müslüman kimliğinin oluşmasında büyük bir rol oynamıştır.

Burada, eklemek gerekir ki, Anadolu’da din değiştirme yakın zamanlara kadar da devam etmiştir: 1915 yılında tehcir sırasında, göç etmek istemeyen Ermeniler içinde Müslümanlığı seçip yasanın kapsamı dışında kalanlar vardır. 1923 Lozan anlaşmasından sonra, Türk ve Yunan devletlerinin vardığı anlaşmaya göre nüfus değiştirme yapılmıştır. Bu yer değiştirme sırasında din esas alınmıştır. Sonuçta, Yunanistan’a gönderilenler arasında Türkçe konuşan Hristiyanlar olduğu gibi, Yunanistan’dan Anadolu’ya gönderilenler ve Anadolu’da kalan Müslümanlar arasında Rumca konuşanlar vardır. Ayrıca, Yunanistan’a gitmemek, yerinden yurdundan ayrılmamak için Müslümanlığı seçen Hristiyanlar da olmuştur. Büyük olasılıkla, Yunanistan’da da aynı nedenlerle Hristiyanlığı seçen ve orada kalan Müslümanlar olmuştur.

İki yüzyıldan fazla devam eden Selçuklulardan sonra, Anadolu’daki ikinci Türk devleti olan Osmanlı imparatorluğunun başlangıcı 1299’da kurulan Osmanlı Beyliğidir. Osmanlı imparatorluğu çok dilli, çok etnikli, çok dinli bir yapıya sahiptir. Osmanlı devletinin her şeye rağmen sistematik bir asimilasyon politikası izlemeden, geniş bir coğrafyaya yayılmış bu çok çeşitli etnik kökenlere ve dinlere sahip insanları 600 yıl bir arada tutabilmesi ve yönetebilmesi iyi bir örgütlenmeye sahip olduğunu gösterir. Bunun ancak tüm kurum ve kurallarıyla oluşmuş bir devlet düzeninin varlığı sayesinde mümkün olduğunu, 400 çadırdan bir imparatorluk çıkmadığını kabul etmek gerekir.

Anadolu’daki ikinci Türk devleti olan Osmanlı’nın egemenlik alanını genişleterek İstanbul’u aldığı yıl ise, 1453’ dür. Yani Amerika kıtası henüz keşfedilmemiştir! (Amerika’nın keşfedildiği yıl olan 1492’ de ise, Osmanlılar savaş gemilerini göndererek, Avrupa’dan sürülen Yahudileri Osmanlı ülkesine getirmiş, İstanbul, Selanik ve Sisam adasına yerleştirmişlerdir. ) Aynı mantık(sızlık)la düşünülünce, Türkler Anadolu’da işgalci ise, Amerika kıtasında yaşayanlar da geldikleri yerlere geri dönmesi gereken işgalciler değil midirler? Ayrıca daha öncesine gidildiğinde Amerika kıtasının ve Avustralya’nın “yerlileri” de (Kızıl derililer sarı ırka-mongoloid ırka ait insanlardır.) Asya’dan göçmüş insanlardır. İnsanlığın ortaya çıktığı Afrika kıtası dışında, atalarının göç etmediğini iddia edebilecek insan grubu var mıdır? Avrupa nüfusunun kökeni de Orta Asya’dan göçen Türkler nedeniyle harekete geçen, yaşam yerlerini terk ederek Avrupa’ya yerleşen kavimler değil midir? Ayrıca, günümüzün Avrupa’lılarının veya Avustralya’lılarının ataları o topraklara geldikleri zaman kendilerinden önce oraya yerleşmiş halklarla karşılaşmamışlar mıdır?

Anadolu’da yapılan kazılarda neolitik çağın küçük yerleşmelerinde bile farklı kafatası yapısına sahip iskeletler bulunmuştur. Saf ırk diye bir şey var mıdır? Ya da şu veya bu kafatası şekline, göz rengine sahip olanların diğerlerinden daha yetenekli veya zeki veya barışçıl vs. olduğunu gösterebilecek herhangi bir bilimsel ipucu var mıdır? Yoktur! Yapılan deneyler ve çıkarılan savaşlar bu iddialarda olanların yüzünü kara çıkarmıştır.

Türkiye’de de, etnik diline veya etnik kökenine bakılmaksızın, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Halka Türk Milleti denir. Türk olmak kafatasçılık değil, bir dil ve gönül birliği, kader birliğidir. Milliyetçi partilerde de Lazı, Çerkezi, Gürcüsü, Kürdü ve diğerleri kendilerini Türk milliyetçileri olarak tanımlarlar. “Türk’üm” diyen her kişi diğerleri ile eşit derecede Türk’tür. Türkiye’deki etnik ayrımcılık yapan tek parti Kürtçü DEP, DTP veya başka isimlerle politika yapan partidir.

 
Toplam blog
: 174
: 4451
Kayıt tarihi
: 19.06.09
 
 

1958  doğumluyum. Arkeologum. Evliyim. Çocuğum yok. Çalışmıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra, zam..