​ Blog yazarları tartışabiliyor mu? / Blog yazarları tartışıyor! / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '10

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
 

Blog yazarları tartışabiliyor mu?

Blog yazarları tartışabiliyor mu?
 


Bibliyofil’in, Devekuşu misali bir sol; ne deve ne kuş başlıklı yazısının “Blog Yazarları Tartışıyor” kategorisine alınmasıyla başlayan sol tartışmasına ben de ikisi eskiden yazılıp yayınlanmış biri de yeni olmak üzere üç yazıyla katıldım. Amacım kimseyle tartışmak değildi; konu açılmışken düşüncelerimi açıklamak istedim. O nedenle ilgili yazılarım solun tarifine ilişkin bazı genel hatırlatmalar, ülkemizdeki solun durumu ve siyasetin sol-sağ şeklindeki tasnifinin gelecekte sürüp sürmeyeceği konusunda tahminlerimi açıklamaktan ibaret kaldı.

Bu yazıları kimsenin görüşüne cevap olsun diye yayınlamadım. Çünkü bu tartışmaya girmeye niyetim yoktu. Çünkü kategorinin adı “Blog Yazarları Tartışıyor” olmasına karşın esasında bir tartışma falan olmuyor. Şarkı yarışmalarındaki gibi herkes çıkıp bir solo performans sergileyip yerini bir sonraki yarışmacıya bırakıyor. Tartışmanın belli bir teması, bir ekseni yok; yazıların içeriği bir birini takip etmiyor; bir yazıda işlenen bir teze cevap verirken o yazıyı referans gösterme alışkanlığı yok. Zaten Milliyet Blog’da hep öyle olmuştur. MB yazarları tartışamaz. En fazla ikinci yazıda tartışma, tartışma olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür.

Onu bildiğim için şahsen ben burada ancak görüşlerini kendime yakın gördüğüm, akıl sağlığına ve ahlakına güvendiğim kişilerle tartışırım. Ötekileri tartışmayı bir yana bırak, adlarını anmayı bile kendime zûl sayarım. Burada karşıt görüşte olup da tartışabileceğimi sandığım yegâne kişi Uzay Gökerman’dır; o da açık söylüyorum, her defasında beni yanıltır. Bunun son örneği sol tartışması konusundaki benim bir yazımla ilgili tavrıdır. O tavrın ne olduğunu merak edenler Gökerman’ın Dünyada sol ne kadar darbeciyse Türkiye'de de o kadar darbecidir başlıklı yazısına ve benim o yazıya gönderdiğim yorumlara bakabilirler.

Ancak tartışma anlayışı konusunda buradaki en yakın arkadaşlarımın bile zaman zaman Uzay Gökerman’la aynı hataya düştüğünü görüyorum. Bunun son örneği de Bibliyofil’in Siyaset sahnesini ilericiler ve gericiler diye ayırmak eski bir sol hastalığıdır başlıklı yazısı oldu. İçeriğine aşağıda değineceğim yazısında Bibliyofil de Gökerman’la benzer bir hataya düşmüş. Konu alıp hakkında görüş belirttiği yazıya/yazılara ilişkin herhangi bir referans yok. Yani, yazı belli bir yazıda dile getirilen belli bir görüşe karşı tez üretirken o tezin işlendiği kaynak yazıya ilişkin bir açıklama yer almıyor. “Falan kişi falanca yazısında şöyle bir tez ileri sürüyor. O tez şu şu açılardan yanlıştır” denmeden konuya girilip meçhul hedeflere atış yapılıyor. Bu da haliyle yazıyı eksik kılıyor.

Biz burada kapalı devre tartışmıyoruz. Yazdıklarımızı herkes okuyabilir. Bir okur, sadece birimizin yazısını rastgele okumuş olabilir. O kişinin okuduğu yazıdan bir şey anlayabilmesi için yazıda konu alınan tezin kaynağına da ulaşabilmesi gerekir. O nedenle bir polemikte/tartışmada belli bir kişi/kişiler tarafından dile getirilmiş özel fikir/fikirler konu alınıyorsa mutlaka o fikirlerin kaynağını belirtmek gerekir. Bu kural, tartışmanın “tartışma - ders no: 101” düzeyindeki en temel, en basit kuralıdır.

Gökerman’ın ve Bibliyofil’in bu kuralı art niyetle görmezden geldiklerini iddia etmiyorum. MB’de fazla tartışma olmamasından dolayı artık tartışmanın ne olduğunun bile unutulmuş olmasından kaynaklanan bir ihmal olduğunu düşünüyorum. Umarım bu kural hatırlanır da artık bir alışkanlık haline gelir.

Ezeli dualite: İyi - kötü, sağ - sol, karanlık - aydınlık vb...

Şimdi gelelim, Bibliyofil’in son yazısında konu aldığı ve beni, Beran Uzer’i Ümit Culduz’u eleştirdiği yazısını tartışmaya:

Bibliyofil’in yazısında beni ilgilendiren kısım “Milliyet Blog’da yaşadığımız sol tartışması içinde dikkatimi çeken hususlardan biri, insanların siyaseti iyi ile kötü arasındaki savaş olarak algılamasından vazgeçmiyor oluşları oldu” cümlesiyle başlayan paragrafla başlıyor. Yazının başlığında da geçen ilerici-gerici karşıtlığına ve tarihin bunların mücadelesi olduğu fikrine ben konuyla ilgili son yazımda değinmiştim. Son yazımı “siyasetin “sol-sağ” biçiminde kategorizasyonu 20. Yüzyılla birlikte sona ermiştir. Artık kimin solcu, kimin sağcı olduğunu tartışmanın bir anlamı da kalmamıştır. İlerici güçlerle statükocuların, (……) mücadelesi sürecektir” diye bağlamıştım. Elbette bu, dünyada bir tek benim dile getirdiğim ve benim özgün görüşüm olan bir fikir değil ama bu tartışma bağlamında zikreden ben oldum. O nedenle bu tartışmayı açan Bibliyofil’in yazıda ele aldığı karşı görüşleri incelerken en azından o görüşlerin kaynağına atıf yapıp neyi eleştirdiğini alıntılarla somutlaştırması daha uygun olurdu.

Bundan önceki yazımda “ilerici güçlerle statükocu (bir başka deyişle “gerici”) güçlerin mücadelesi” derken bir tarafı tamamen şeytanlaştırıp ötekini melek haline getirmeyi kastetmedim. Siyasetin ve daha genel anlamda hayatın iyilerle kötüler/meleklerle şeytanlar arasında geçen bir mücadele olduğu görüşü bana da biraz eksik ve naif gelir. Bu dualitenin kökeni ta en ilkel inançlara kadar gider. Hayatın ve genel anlamda "bütün"ün birbirini tamamlayan ikili karşıtlıklardan oluştuğu fikri insan bilincinin ilk felsefi ürünlerinden biri olmalı… İyi tanrılarla kötü tanrıların, meleklerle şeytanların, aydınlıkla karanlığın, Hürmüz ile Ehrimen’in mücadelesi insanlık var olalı beri süregelir. Uzakdoğu felsefesindeki Ying- Yang motifi de bu kategoriye sokulabilir.

En bilimsel ideoloji, hatta başlı başına bir bilim olduğu iddia edilen Marksizm de bu dualite fikrinden etkilenmiştir. Marksizm’deki “burjuvazi-proletarya” ikilisi temelde bu ilkeye dayanır. Edebi klasiklerde çatışmalar genellikle bu dualiteyle açıklanır. Günümüzde Hollywood filmlerinin hemen hemen hepsi bu temaya dayanır; bir tarafta kötüler vardır bir tarafta da ona karşı savaşan ve filmin sonunda hep kazanan iyiler… Bu, insan soyunun hayatı yorumlamakta çok sık başvurduğu bir anlama/anlamlandırma metodolojisidir… Yeryüzünde dini ortadan kaldırmayı hedefleyen Materyalizmle hemen hemen bütün dinlerin temelde bu metodolojiyi kullandığını hatırlarsak bu ilkenin açıklama yeteneğini de anlarız.

Ancak bu ilke bu yeteneğine rağmen yine de hayatı açıklamakta yetersiz kalır. Hayat ve siyaset iyinin içinde bir miktar kötülük nüvesi, kötünün içinde aynı şekilde iyilik tohumunun barındığı sürekli değişim ve gelişim halinde olan süreçlerdir. Kötü görünen bir şey iyi bir sonuca ulaşılmasına yol açabilir. İslamiyetteki “her şerde bir hayır vardır” sözü bu anlamda söylenmiştir. “İyi” veya iyi niyetle yapılan bir şey felaketle sonuçlanabilir. Mesela sosyalizmin Stalin’le başına gelen budur. O nedenle hiçbir şey mutlak anlamda "iyi" ya da "kötü" şeklinde tasnif edilemez. Bu kapsamda “ilerici-gerici”, “sağcı – solcu” dediğimiz zaman bunlara mutlak derecede bir iyilik-kötülük atfedilmediğini bilmemiz gerekir.

İkincisi, sosyal bilimlerde hiçbir terim işaret ettiği kavramı yüzde yüz örtmez, kapsamaz, tam olarak anlatamaz. Mutlaka bir şeyleri dışarıda bırakır, bir şeyleri haksız biçimde genelleştirir. Somut örnek bizatihi bu tartışmanın konusu olan "sol" kavramıdır. Ne kadar farklı sol tanımı olduğunu bu tartışmada gördük. Bu nedenle tarihi "ilerici güçlerle gerici güçlerin mücadelesi" olarak tanımladığımızda da bunun aslında anlatmak istediğimizi yüzde yüz anlatan bir saptama olduğunu söyleyemeyiz. Bundan kastedilen esas olarak, bir verili durumu “mutlak”, “değişmez”, “değiştirilmemesi gereken” bir statü olarak kabul edip onu korumak için uğraşan güçlerle, o statüden zarar görenlerin mücadelesinin her zaman süreceğidir. Ha, statünün iyi yanları bulunabilir, yerine konulmak istenen şeyin bazı olumsuzlukları olabilir; statükocu/gericilerin arasında gerçekten “iyi” kimseler, ilericilerin içinde “kötü” kişiler bulunabilir. Ama ne olursa olsun, insan aklına göre, iyinin daha iyiyle, kötünün daha az kötüyle yer değiştirerek gideceği gerçeği değişmeyecektir. Lineer doğrultuda dümdüz giden bir çizgide olmasa bile uzun vadede bütün statülerin yerini yeni statülere bırakacağı bir karşıtlar mücadelesidir bu... Açık bir savaş/devrim şeklinde ve ani kırılmalarla olur, evrimci – barışçı bir yolla yavaş yavaş, tedricen olur, ikisinin bir karışımı olur, orası başka…

 
Toplam blog
: 431
: 3853
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..