- Kategori
- Öykü
Bohçacı

Ensesinden süzülüp koynuna dökülen terler üzerine giydiği dar bluzunu vücuduna daha da yapıştırırken altındaki şalvar yürüdükçe titrer, efil efil rüzgar gönderirdi Güldaze'ye.
Güldaze; ne de güzel ismi vardı haspanın! Teri kimyon, kişniş, karabiber kokardı. Ağzının içi şaklattığı karanfilli sakız...
Sırtında koca bohçasıyla aniden meydandaki, yaşlı, ulu çınarın gölgesinde bitiverirdi. Öncesini görmeniz ne mümkün? Güldaze sanki hep o çınarın ardında saklanır, bir tiyatro gösterisinde sırası gelmiş bir oyuncu gibi hayata dalardı birdenbire.
Yampir yampir yürür, şehla gözleriyle ne yana baktığı anlaşılmaz, kınası hiç gitmeyen elleriyle vişneçürüğü renkli bohçasını çekiştirir, tüm gün bu yampirik yürüyüşle altındaki kaldırım taşlarını döver gibi naylon terliklerini şıp şıp sürüyerek; ''bohçacı geldi hanım'' diye bağırır naftalin kokan yükünü, kendini ''bohçacı'' diye çağıran sese boşaltırdı.
O vakit renkler birbirine girer, naftalin kokusu etrafa dağılır, kumaşlar, örtüler, çeyizlikler hepsi bohçadan çıkarılıp elden ele dolaşır üstüne sıkı bir pazarlığa girişilirdi.
Bohçanın döküldüğü ses surete dönüşüp Güldaze'nin gözlerinin önünde hızlıca gidip gelip saçılan kumaşlara, örtülere dokunurken güneş yüzü görmemiş beyaz, narin kollardaki sarı ışıltılı bilezikler, tombul parmaklardaki altın yüzükler genzini yakan büyüleyici bir özleme dönüşür, o evin hanımı, o paşanın, o beyin karısı Güldaze olurdu artık...
''Kız bohçacı güneş mi çarptı seni, al iç şu suyu'' sözleriyle kendine gelir, suçüstü yakalanmış gibi mahcup, pazarlıkta ne isterlerse kabul edip, hayalini kurduğu sarı ışıltıları bırakıp, en kötüsü evdeki beyin koynuna bile giremeden yine sokakta bulurdu kendini.
Güneş en tepede kıpırtısızken, terden sırılsıklam olmuş ayaklarından her adımda ileri sıçrayan terliklerini eline alıp yürümeye başladı mı, kimse onu evin içine sokmaz, bohçası kapı önlerin de açılırdı. Yorulup, acıkınca meydandaki çınarın az ötesinde bulunan sebile koşar, kana kana su içip, başını, göğsünü ıslatır, şişmiş, çamurlu ayaklarını suya tutar, sızlayan acıyı dindirmek istercesine ellerinin arasında sıkardı ayaklarını. O acı biraz diner gibi olunca bu kez midesi kazınmaya başlar, işte buna hiçbir tedbir kâr etmezdi. Kazandığı üç- beş kuruşla karnını doyurmaya kıyamaz, yan sokaktaki çorbacıların, kebapçıların önüne gidip kokuyu içine çekmekle yetinirdi. Böylece akşam eve, ekmeğin yanında bir parça katık götürmeye de muvaffak olurdu. Bu katık kimi zaman bir parça helva, kimi zaman bir yumruk büyüklüğünde kıyma, kimi zaman da bir parça ciğer olurdu ekseri.
İnce ince kıydığı bir baş kuru soğanın üzerine limon sıkar, zarını soyup, una buladığı parmak şeklinde kesilmiş ciğerleri, kızgın yağda bir güzel kızartır, soğanların üzerine yağıyla birlikte yerleştirip, kıyılmış maydanozla hazırladığı bu Arnavut ciğeri, Güldaze’nin yaptığı en güzel yemekken, yaşlı haminnesinin de en sevdiği yemekti.
Teneke mahallesinde, iki göz bir kulübede uzaktan akraba, bu yaşlı haminneyle yaşardı, Güldaze. Başka kimsesi yoktu. Yaşlı kadına Güldaze ve mahalleli alışıktı ama onu ilk kez gören gören küçük çocuklar korkudan altlarına kaçırır, hamileler çocuklarını düşürürdü mazallah!
Fal bakar, kurşun dökerdi bu kadın. Kendine mahsus, burnu yerinden düşürecek cinsten bir kokusu vardı. Çirkinlikte bundan daha ilerisi yoktu sanırsınız. Cin çarpmış gibi ağzı, gözü birbirine girmiş, kemikli ellerini havaya başının üstüne kaldırıp bir şeyleri defeder gibi hareketler yaparak, tek serveti iki altın dişiyle tıslayarak konuşup ‘’ Cangoloz, Cingoloz, iyi saatte olsunlar, tütütütüüüü... ‘’ diye etrafa tüküren bu uzak akraba Güldaze için tek can yoldaşıydı.
Şehla gözlerini gökyüzüne kaldırıp saçtığı ışıkları toplamakla meşgul kızıl bir topa dönüşen güneşi gördü mü, Teneke mahallesinin yolunu tutma vaktinin geldiğini anlar, ne saati bilir, ne ayları, ne yılları, bir tek mevsimleri fark eder; kışı, yağmuru sevmezdi Güldaze...
Sırtında taşıdığı bohçası sevmezdi aslında ıslanmayı... Bir keresinde yazın ortasında sağanak bir yağmura yakalanıp, bir saçağın altına zor atmıştı kendini. O gün erkenden eve gitmeye mecbur kalmış, yağmurdan büzülen kumaşları, canım çeyizlikleri zorlukla düzeltmiş, bunun için mahalledeki Yelloz Hatice’yi bin bir güçlükle ütüsünü almaya ikna etmişti. Karşılığında en güzel yatak örtüsünü vermişti, kenarın dilberine! Yatmayı versindi, kocasıyla üstünde! Yaşlı haminnesinin kafası basmayıp kızsa da Güldaze’ye; para biriktirirdi koynunda ütü için kaç zamandır.
İşte güneş kaybolurken kulübenin arkasındaki tepeye doğru, yine aniden sahneye çıkan oyuncu gibi Güldaze fırlardı çamurlu sokağa. Sırtınca şişkince bohçası, yorgun, bırakırdı kendini kulübenin önündeki çardağın altına serilmiş yaygının üzerine. Yan taraftaki ocağı üflemekle meşgul yaşlı haminne ‘’ dikkat et! Cangolozla, Cingoloz oturur görmez misin? Tütütütüüüüüü... Ben bile kurtaramam bak çarpmaya görürlerse seni...’’ der, Güldaze’yi güldürürdü.
Sıcak akşamlar da çardağın altına koca siniyi getirir, tek kap bakır sahanda artık ne pişirdilerse kaşıklar, karınlarını doyururlardı. Bir kapla, iki kaşığı çarçabuk yıkarken Güldaze, yaşlı haminne tütün sarar, sokak lambasının ölgün ışığı el verdiğince görülen tütünün mavi dumanı başında dolaşırken, mahallenin dedikodusuna başlar, Güldaze bu sırada bakır cezveyi ateşin üzerine sürmüş olurdu. Köpük köpük kahveyi fincanlara döktü mü, o dedikodunun keyfi tam kıvamına ulaşır, ağızlardan bal gibi akardı. Güldaze’nin kahve, haminenin tütün keyfi; başkaca keyifleri yoktu.
Gökte nerden döküldüğü belli olmayan yıldızlar belirdi mi, uyku vakti gelir, yıkanılıp, havalandırılmayı bekleyen üst üste konmuş, ağır bir ter ve sidik kokan iki döşek yere açılır, horultulu, renkli rüyalı uykulara dalınırdı.
Güldaze’nin hayatı bundan ibaretti. Olurdu sabah, olurdu akşam, her şey aynı...
Sabah yıldızlar sökülmeye başladı mı, kulübenin bitişindeki küçük kümesten Ziya Paşa’nın sesi tiz bir çığlık gibi duyulur, namaz vaktini buyururdu. Ellerindeki tek erkek bu Ziya Paşa olduğundan haminne ona çok hürmet eder, horozun bir sesini ikiletmez hemencecik uyanırdı. Yarım yamalak yüzünü yıkar, güneşten rengi iyice solup, çürümeye yüz tutmuş feracesini üstüne geçirir, camiye dilenmeye giderdi. Çarçabuk bir yürüyüşü vardı ki; gözlerle takip etmek zor, pıtırak gibi...
Para hesabından çok iyi anlar, bir ekmek, küsuratlı gramına kadar peynir, zeytin, biraz zerzevat parası ayırır, ötesini bir küpün içinde saklardı. İhtiyaç duydukça, bu çin çin bankadan eli gitmeye gitmeğe bozuklukları birer ikişer alır gün bitene kadar idarelice harcardı.
Varı yoğu Güldaze, iki iyi saatte olsunlar, eski, derme çatma bir kulübe ve kümesteki üç beş tavukla, horozu Ziya Paşa idi. Herkesin gençliğinde bir parça da olsa güzellik, tazelik vardır. Bu yaşlı haminnen de vardı elbet, hatta pek güzeldi denebilir. Onu kullardan kıskanıp çarpınca şu adını belirtmekten kaçındığımız varlıklar, ne güzelliği ne kadınlığı kalmıştı haminnenin. Sağına Cangolozu, soluna Cingolozu alır; her Allah’ın günü onlarla konuşur, onlara kulak kabartır, bir beden de üç varlık yaşayıp giderlerdi.
Uykuyu severdi Güldaze. Haminne ona kıyamaz, sabah ilk iş dilenir gelir, Güldaze hala uykuda olur. Çayın suyu kaynar, haminne artık akşama kadar gerçek bir ustalıkla yapacağı işi için fal bakacağı küçük taşlarını, baklaları hazır eder, o gün kurşun dökmeye de gidecekse onu da bir kenara ayırır, son iş olarak Cangoloz ve Cingoloz ‘a ‘’ tütütüüüüüü…iyi saatte olsunlar, sağıma güç, soluma güç katıp kudreti elimde tutsunlar.’’ diye seslenir, çayı demler, artık Güldaze’yi uyandırma vaktidir.
Gün dönmüştür yine; Güldaze gerinerek kalkar. Döşekleri katlar üstüste kor, pazen geceliği çıkarıp döşeğin üstüne... Geniş kalçalarına, titrek, efil efil şalvarını geçirir, üzerine dar bluzunu, şöyle bir aynaya bakar. Bahçedeki tulumbadan çektiği suyla yüzünü yıkar. İçeri geçip aynanın takılı olduğu çiviye iliştirdiği dişleri kırık tarağıyla uzun saçlarını tarar, örer kalınca sicim gibi. Tek güzellik müstehzarı tokalon kremi iyice yedirir yüzüne, boynuna... Bahçeden bağırır haminnesi; ‘’Kız Güldaze, çayın soğudu. Yeter süslendin. Süs bir bohçacının neyine?’’ Bu her sabah böyledir. Her sabah yutkundurur Güldaze’yi, kekremsi bir tatla... Haminenin sadeyağa kırdığı yumurtasına ekmek banarken neşesi geri gelir Güldaze’nin. Teneke mahallesinin çocuklarının hüznü böyledir zaten, hep koftiden. Dibine kadar sığırdıkları tavayı yalağın içine bırakıp, haminne bir yöne, Güldaze vişneçürüğü renkli bohçasıyla bir yöne sırası gelmiş bir oyuncu gibi aniden dalıverirler hayatın içine…