​ Bokuna “-Bok” diye hakaret etme. Bokuna muhtaç olacağın günler de olur!.. / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ağustos '09

 
Kategori
Güncel
 

Bokuna “-Bok” diye hakaret etme. Bokuna muhtaç olacağın günler de olur!..

Bu yazımda çok zor bir durumu, çok zor ve böyle tuhaf bir misâl ile anlatmaya çalışacağım. Bu zor durumun ilk sözü: 1940 ile 1960 arası Türkiye’sinin, bugünkü Türkiye’ye kıyasen çok daha modern, medenî akılcı ve hoşgörülü bir Türkiye olduğudur. O günün düşündüren, güldüren ya da sebepleri üzerinde tartışılan bazı konuları, bugün kavga, hatta cinayet sebebi bile olabilecek konuları olmuştur. O günün insanı, ağzı çikletli bir medya tarafından eğitilmediği ve Osmanlı’dan kalan, kısmen köklü bir kültürü olduğu için, bugünün insanından gerçek anlamda çok daha ileriydi. Sanat ve kültür, bugünkü gibi halka inmemiş, halkı da indirmemiş, halkın altında da kalmamış, tam tersine halkı her ne pahasına olursa olsun; yükseltmeye yüceltmeye çalışır bir nitelik ve ceht(1) içindeydi. Bu itibarla, o tarihlerde bazen, bazı sıra dışı ağır mesajlar da taşıyan yapıtlarla, karşılaşmak da mümkün olabiliyordu.

O tarihlerde bu anlayışların ışığında, hem devlet hem de özel tiyatrolarda, iğne atsan yere düşmüyor, yerler günler öncesinden ayırtılıyor, tüm tiyatrolar kapalı gişe oynuyordu. O furyada Arena adlı yeni bir tiyatro kurulmuş, güne göre bayağı ileri eserler sahnelemekle de ün salmıştı. İşte bu tiyatro, zannımca 1960 yılında: Gerçeküstü ve absürd tiyatronun öncüsü ve kara güldürü oyunlarının neferlerinden sayılan, Alfred Jarry’nin yaratmış olduğu, Übü karakteri ile, (insanlığın başına geçmiş olan burjuvazinin, kendince evrensel budalalığını, akıl almaz açgözlülüğünü, tuhaf zorbalığını, başarılı bir şekilde yansıtmıştı. Esasen kukla tiyatrosu için yazılmış olan Kral Übü’nün, doğaçlamaya yatkın yapısı sebebi ile, ) daha sonra kolaylıkla sahneye uyarlanmasından bilistifade, Arena oyuncuları da bu oyunu sahneleyerek, perdelerini İstanbul seyircisine açmıştı. Eser içeriğinin bu kısa tarifi bir yana, eserin işlenişinde ve birçok yerinde “Bok” tabiri sıkça kullanılmaktaydı. Hatta eserin bir iki yerinde, alenen seyircilerin tümüne de “Bok” denilmekteydi.

Oyunun ilk sahnelendiği gece, her zaman olduğu gibi İstanbul eşrafı, tiyatroya arz-ı endam etmiş olmakla; hep birlikte “Bok” yerine konulmuş olduk tabii. Gerek antraktlar esnasında, gerekse insanlar tiyatroyu terk ederken, ve gerekse sabah intişar eden gazetelerde, bu oyun hakkında halkın genel intibaı, pek de hoş değildi. Ancak aradan geçen yıllar içinde, komünist akıl ve tavırlı o kadar sıradan, o kadar aynı dil, o kadar aynı renk, o kadar yek düze, tek düze, tek kalıp, öylesine berbat, hatta Übü’nün “Bok’undan” dahî hesapsız, öyle oyunlar sahnelenmeye başlandı ki; Bizler Übü’nün “Bok’unu” bile arar olduk. Ve tabii bir nesil, biz nesil, İstanbul’un avamı, havası, (2) halkı, seçilen ve sergilenen oyunlara, kızarak kırılarak, tiyatrolara gitmez olduğumuz için, tüm tiyatroların kapılarına kilitler vuruldu.

Aradan yıllar geçti. Manajans Reklâm Şirketinin patronu Sayın Elli Acıman, bir iş konuşmasına, beni davet etti. Sonradan çok anlaşacağımız, kendisi ile ilk kez tanışacaktık. Beni iş arkadaşları ile birlikte toplantı odasında karşılamıştı. Çay kahve gazoz faslından sonra, girmemiz gereken konuya halâ girememiştik. Belli ki, takımı eksikti ve ağır toplarından birini beklemekteydik. Derken kapı açıldı. İçeriye Ege Ernart girdi. Ege Ernart Übü’de sahne almış oyunculardan biriydi. Moda semtinin yetiştirdiği, sayılı erdem kişilerdendi. Reklâm piyasasında metin yazma konusunda, ekol yaratmış bir duayendi. Ne yapacağını, kime ne diyeceğini iyi bilen birisiydi. Karşısında beni görünce “- Vaaaay “Bok” vayyyy” dedi. Odaya bir anda bomba düşmüş gibi oldu. Anlaşılan oydu ki; başta Acıman olmak üzre, o takıma da “-Haydar Volkan delidir. Ne yapsa yeridir!” denmişti. Bir düşünsenize. Deli birine şeklen akıllı olduğu bilinen, ama başka bir zır deli, “Bok” diyor. Kimde şafak atmaz ki?.. Toplantı odasını kaplayan ölüm sükutu üzerine, herkes benden müthiş bir infiâl beklerken, gayet sakin bir şekilde ben, Ege’ye biraz da tebessüm ederek, “- Mürüvvetimiz(3) hazmedilmiş olmaktan mütevellittir, (4) Paşam.” dedim. Sevgili Ege (Nur içinde yatsın) bir kahkaha atıp; “-İşte Haydar Volkan budur Beyler... Her söze makul bir cevap, her derde makul bir deva bulur.. İş ki, muhatapları salak ve ahlâksız olmaya..” dedi...

“- Mürüvvetimiz hazmedilmiş olmaktan mütevellittir, Paşam...” Bu cümle gerçeğin sadece üçüncü boyutunu ortaya koyar. Birincisi: Bu tür bir görüşü makul karşılama aklıdır. İkincisi: Yenilip yutulmayı, tevazu bilinci içinde ve bidayette(5) zaten kabullenmiş olmak vasatıdır.(6) Üçüncüsü: Artık yenilip, yutulup, hazmedilmiş olduğun için, kendi “Bok’luğundan” gelecek nesillere gübre yaratma cehtidir. Dördüncüsü de: Tüm bu fikriyatı kabul ile tüm bu fiiliyatı hazmedebilmek olgunluğudur. Bu dört etabı geçip de, gübre ya da tezek olma mesabesine(7) varmış olan şahıslara da ne mutludur.

Siz Siz olunuz. Haddinizi bilip, “Bok’a” hakaret adına “-Bok” deyip geçmeyiniz. Onun gübre ve tezek dışında, başka yararları olduğuna da şahit olduk. Eskiden primüs ocakları vardı. Doğru kullanılmadığı zaman patlar, kullanan kadınları da fena hâlde yakardı. Bu şekilde patlayan bir ocakla, çok kötü yanan bir kadını, o zaman her bahçede bulunan lâğıma, apar topar sokmuşlardı. Cankurtaran gelene kadar da bizim ailenin kadınlarını dinlemeyip, kadını lâğımda tutmuşlardı. Ne tuhaftır ki; kadının “Bok” değen her tarafı iyileşip, eskisinden daha güzel olmasına rağmen, “Bok” değmeyen taraflarında, tıbbî müdahaleye rağmen, izler kalmış, bizimkiler de bu işe çok şaşırmıştı.

Bütün bunlara rağmen, aman Siz Siz olun; yine de kimseye, iltifat için dahî olsa, asla “-Bok!” demeyin. Oracıkta Sizi çekip vuracak olursa, katiyen şaşırmam. Çünkü cemiyet tamamen o moralde. “-Nasılsınız?” deseniz, Sizi çekip vurmayı bekleyen bir zümreyi, yurt sathında yaygın bir vasatta, el birliği ile ürettik, türettik Maşâallah!.. Yanan birini de lâğıma sokmayın. Çünkü eski zamanlarda, lâğımlarda bulunan her şey organikti. Bu sebeple de, yaraya dışkı içinde bulunan vitaminlerin yarar sağlaması, çok normal kabul edilebilirdi. Oysa bugün denizlerimizi bile yok eden atıklarımızın içinde, hat safhada kimyasallar var. Yanan birini lâğıma soksan, cankurtaran gelene kadar, eriyebilir bile. Bugün Dünya’nın içinde bulunduğu çıkmaz da işte budur. Beşerin kendisinin ürettiğine, kendisinin mahkûm olması ya da mahkûm kalması çıkmazıdır.

Ancak Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu çifte çıkmaz, ise; hem Dünya ile eşdeğer bu sözde medeniyet çıkmazının yarattığı rezillikler, hem de esasen “Bok” ile ilgili çirkef bir çıkmazdır. Bu millet kendine gübre olabilecek “Bok’ları” süratle yitirmektedir, artık... O “Bok’lar” gidince, Onun yerini çirkefler alır ki; bu durum da, milletlere hiçbir anlamda tavsiye olunur bir durum değildir. Zîra çirkefler, kibrinden yanına varılmaz, burnundan kıl aldırmaz, Hiçbir müspet işe yaramaz, Hakk’ın halkının hakkına haksızca ama kendi haklılığı adına güya sahip çıkarken, cemiyetin tüm ahkâmını yıkan, bir hezeyan(8) ile mağrur(9) ve marufturlar...(10) Evet kalite olarak mücellâ(11) kantite(12) olarak fukara olmakla birlikte, gerekli noktalara nüfuz etme yeti ve yetkileri ile de mücehhezdirler.(13) Cemiyet, şeklî bir tenevvür(14) adına, bu zevat tarafından çürütülürken ve de çürürken, asla varacağı, vardırılacağı son-uçları görmeden ve anlamadan, yoluna gafletle devam eder!.. Bu cemiyet, buraya kadar bu yoluna devam etmiştir. Bu sebeple ve hiç beklenmedik bir anda, millet tuz buz olur, olabilir. Şunu iyi bilelim ki; daha önceden kurmuş olduğumuz devletlerden hiçbirini, dış etkenler yok etmemiştir. Her devirde ve her ülkede olduğu gibi, “Bok” yerine üreyen çirkefler, o devletleri ve devletlerimizi yok etmiştir. Esasen Übü’nün oyununda da kasıt edilenler, “Bok” olmasa, çirkef olsa gerektir. Zira “Bok” hazmedilmiş olmaktan mütevellit muteberdir.”(15) Bu itibarla(16) ve süratle: İnsan ahlâk ve aklını, sanat ruhunu, toplum maneviyatını, tahsil derece ve kalitesini, medyanın gidişatını, devlet itibarını, adalet terazisini, cemiyet haysiyetini yüceltecek işler yapmamızın, ve çirkefi geldiği kanallara geri ve ebedî süpürmemizin, aşırı derecede gereği ve yararları vardır. Ezcümle “Bok’umuza” sahip çıkmazsak, kendi tozumuzu kendimiz atar ve yine düpedüz batarız... Artık kendimize gelip, şu çirkeflerle “Bok” denilenleri, kendi yarın ve yararlarımız için, ayırt edelim.

Haydar Volkan

Çiftehavızlar: 10.08.2009

Ceht (01) Çaba, çabalama

Havas (02) Kendilerini halktan ayrı ve üstün sayan

Mürüvvet (03) Olaylardan duyulan mutluluk, sevinç

Mütevellit (04) <ı>mecaz Meydana gelmiş, ileri gelmiş

Bidayet (05) Başlama, başlangıç, önce

Vasat (06) Orta. Ortam

Mesabe (07) Derece, değer, rütbe

Hezeyan (08) Saçmalama, abuk sabuk işler yapma

Mağrur (09) Haksızlığa uğramış (kimse), kıygın

Maruf (10) Herkesçe bilinen, tanınan, belli, sanlı

Mücellâ (11) Parlatılmış, parlak

Kantite (12) Nicelik

Mücehhez (13) Donanmış, Hazırlıklı, hazırlanmış

Tenevvür (14) Aydınlanma

Muteber (15) Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer

İtibarla (16) Saygınlık

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..