- Kategori
- Deneme
Boşaltma küllüğü

Yazmayacaktım ama tırnak işaretleri içine sığabilen çok az kelime olduğunu fark ettim. ve yazıyorum ben de...
Neydi? Jjim Morrison'a yazılmış bir şarkı vardı. Dinlemiştik! Sonsuz huzurun geçmiş zamana bulanması ve şimdiki hali ah ne gerçekti! Çektik geçmiş zamanın kiplerini biz de içimize. Duman dumandık. Alev aldık. Kül olduk, dağıldık....
Bence yalandan davranışların meşrulaştığı bir gündeyiz. Sene kaç? İnsanlar aynı. Sanırım eskimeyen tek şey korkaklık... Yaş kaç olursa olsun.
Havalı çocukların ölmeyecek olması, evrenin birinci kuralıysa; kötü çocukların da asla yalın olamayacağı ikinci kuralı olmalı. Kaçanın şaşaalı sandığı hayatında o kaçan, yazık ki hep zayıf.
Zayıf mı? Kime göre, neye göre.... Bu da tartışılır. Gücü elinde, eli toprakta, toprak filizleniyor... Bu "güç" evet. ama zayıflık böyle bir şey değil. Perdeler kapalı ve ev karanlıkken yokluyor insanı. Kim karşı çıkar buna....O perdeler kapalı, evin kokusu hep aynı, camda bekleyenin izi aynı, kaldırımlarda adımlar nedense hep farklı. neden? Ne gerek var... Hissetmek böyle bir şey değil ki... O kaldırımlarda başkalarını karşılamak, yolcu etmek değil ki. hissetmek, beni anladığını sandığım anlarda sana söyleyemediklerimde gizli. Ama bu bile okunaksız, öyle değil mi...
Evrenin düzenini anlamak da zor. bazıları çöp olmak için doğar, bazıları evden sadece çöp atmaya çıkar. Bu aralıkta nefes alıp vermek, bir sokak kedisi mırıltısı kadar. Patiler ıslak, gözler ıslak, kuyruk bacak arasında, vücut titrek...
"Vücut titrek" demişken... Anımsıyorum nasıl titrediğimi karşında. Sen yokken de titrerdim ya, neyse! Damarlarınla istersin birini. Tüm hücrelerinle. Ufak bir an. O kokuda nefes almak gibi. O coğrafyada yaşamayı dilemek... Şeffaflığın mağrur asaleti ve ışıklar altında geçen saatler. Işıl ışıldık be....
Tebessümün sahiciliğine inanmak aptallık değildir. Aptallık, sahici olmayan tebessümleri sahici sanmaktır. Ve evet! Sevmek, büyük bir aptallıktır.
Yine de özlemenin saçma olduğunu söylemeyin bana. Kendi parmak uçlarımın bile anımsattığı birini özlemenin saçma olduğunu söylemeyin... Neyse ki tırnaklarımla yazdım adımı. hep bunu yaparım. Adımın unutulmaması gibi bir egom da olmamasına karşın... Belki tüm yazıtlar, onun adına ithafen olmamalı ve evren, içinde barındırdığı her ne sistemse onu yok edip; etimin kemiğimin üstüne yenisini inşaa etmeli...
Kahvemi nasıl içerdim... Bol şekerli, bol sütlü. Tabi bu, bir sene kadar önceydi. şimdi her sabah ve sabaha karşı Kahvelerim sütsüz şekersiz: acı. Bakın işte, sahici olan bu. bir koca fincan şekersiz, sütsüz kahve. "Ben artık gideyim".
Çantam kapının yanında. Ayakkabılarının olduğu yerde. Nefeslerim kalmış odanda, bırak biraz daha gezinsinler. Perdelerine dokunuşları ne kadar da yumuşak... Küllüğü boşaltma, dudaklarımız değdi o izmaritlere. O küller kadar griyiz artık biz de! Adımlarımı nasıl sileceksin? Sakallarının arasına gizlediğim nabzımı... Kokumu da mı sileceksin? "silip atmak, susup kalmak, sevmeden sevişmek" senin adının anlamıyken kokumu da mı sileceksin... Sil. ben zaten senin kokunu çaldım. Sen beni çektin içine. Soyutluğun somut noktasında senle ben eleleydik. O noktadan çıkıp git, ben içine yerleşirim. hadi aç camlarını odanın. Peşime salık ver kokumu. ne de olsa kokum ve ben bir bütünüz. yarımın sende kalmasının anlamı ne...
Hadi, ne olur... Boşaltma küllüğü. dudaklarımız değdi o izmaritlere. Yazık ki, o küller kadar griyiz artık biz de.