- Kategori
- Güncel
Bostan tarlasına mı gidiyoruz?
Yazdığı “Blog” yazısında “Girin, bitirin ve bitisin acımız” diyor “Çalışkan âdem” kardeşimiz. Bu yazıya Ahmet YILMAZ arkadaşımız da mealen “hop dedik” diyor “destursuz bostana mı giriyorsunuz…”
Soru doğru…
Lakin rivayet muhtelif… Yazıya yorum yazan arkadaşlar, Ahmet YILMAZ kardeşimizin “Hop dedik” uyarısına biraz “Tiz perdeden” katılmışlar…
Hatta benim yazdığım “Yorum”a kardeşimiz “Çalışkan adem” cevap verirken “Biz felaket tellallığımı yapıyoruz” diye de alınganlık göstermiş ve benim “Yerim dar, blog yazayım bari” görüşüme de “Yaz da görelim” gibi girişmiş.
Olsun, zararı yok, hep düşüncelerimizi (içine yaşadıklarımızı da katarak) ortaya koyuyoruz sonuç olarak.
Sonunda baktım ki bu konuya karışan karışana ben de tıkılayım içeri dedim ve geldim…
Buraya kadar biraz “Şaka” ve biraz da konuya “Girizgâh” yapmak ve yumuşatmaktı amacım. Şimdi konuya gireyim izninizle…
Oldukça gerilere gidelim ancak, kısa kısa geçelim …
Yıl 1968… Irak’ta Baas partisi “İktidar”ı ele geçirmesi ile “Irak’ı Araplaştırma” politikası başlamıştır ve bu kapsamda yürütülen “Enfal” Operasyonu ile Kürtlere de saldırılmaktadır.
“Enfal” 23 Şubat ile 6 Eylül 1988 tarihleri arasında coğrafi olarak altı ayrı Kürt bölgesinde yürütülen ve toplam sayısı sekiz olan eşgüdümlü bir askeri saldırıya verilen addır. Trajik olan, böyle bir sindirme operasyonuna Kuran-ı Kerim’den bir surenin adının verilmiş olmasıdır. “Enfal” ganimet anlamına gelmektedir Enfal Suresi’nde Müslümanların ordularına düşmanların ganimetini ele geçirme izni verilmektedir. Saddam bu dini retoriği kullanarak kendisini İslam’ın temsilcisi, katlettiği masum halkı ise kâfir olarak nitelendirmiştir.
Operasyon, kendisine Kuzey Irak’ta Saddam Hüseyin’inkilere denk yetkiler verilen Ali Hasan el-Mecit tarafından yürütülmüş ve Kürtler tarafından kendisine “Kimyasal Ali” lakabı takılmıştır. Enfal Operasyonu boyunca binlerce köy tahrip edilmiş, kimyasal saldırıların ardından sivil halk bir araya toplanarak kamplara nakledilmiş, esir muamelesi görmüş ve bu insanların önemli bir kısmı öldürülmüştür.
İşte bu ve bundan sonraki saldırılar sırasında Kuzey’deki yerleşim bölgesindeki Kürtler, kurtuluşu Türkiye’ye kaçmakta bulmuşlar ve hatırlanırsa o dönemde de Türkiye bu insanlara kucak açmıştır. Bu dönem, aynı zamanda Irak’ın Kuveyt’e da saldırdığı dönemlere rastlamaktadır.
Yine bu dönemde henüz PKK yoğun faaliyetlerine başlamamış, ufak tefek hareketlenmeler karşısında da o dönemin Başbakanı Turgut ÖZAL “Kürt realitesini tartışmamız gerek” diyerek PKK unsurlarının cesaretlenmesine yol açmıştı.
Körfez savaşının başladığında ise “Bir koyup üç alma” gibi bir strateji izlemiş, ancak bu stratejiyi kendisinden başka hiç kimse ne bilmiş ne de anlamıştı. Birleşmiş Milletler de bu dönemde 36. Paralel üzerindeki Saddam Hüseyin hâkimiyetine son vermiş, işte ta o günlerde bu günlerin temeli atılmaya başlanmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti ta o günlerde “Resmen” olmasa bile fiilen bu gün “Kürt Devleti” denilen bölgenin kontrolünü elinde bulundurmaya başlamış, liderlerine “Türk Pasaportu” vermiş, Habur Gümrük Kapısından da dünyaya açılmalarına olanak sağlamıştır.
Yine o günlerde Türkiye’ye hem siyaseten hem de hayatta kalmak için muhtaç olan “Kürt unsurlar” ile Türkiye arasında her hangi bir sorun yaşanmamış, Türkiye fiilen bu gün “Kürt bölgesi” veya “Kürdistan” denilen bölgenin “Tek hâkimi” olarak kalmıştır. Askeri de olmuştur, hükmü de dinlenmiştir.
O dönemlerde PKK unsurları istedikleri gibi Irak içinde at koşturamıyorlardı. Ancak Türkiye içinde her türlü faaliyeti gösteriyorlardı.
Bu arada, HABUR sınır kapısı, bugünün “Kürdistan’ı” ve aynı zamanda da Barzani için gelir kapısı olmuş, bu gün artık paraları koyacak yer bulamaz olmuşlardır. Halen de devam etmektedir.
Çok uzatmayalım, o gün fiilen bu günün “Kürdistan”ında bulunan kuvvetlerimiz, yönetimlerin basiretsizlikleri nedeniyle ve son olarak da 1 Mart tezkeresinde yaşanan olumsuzluklar yüzünden bu bölgede “Oturacak” ve bu günlere gelmeyecekken, ne yazık ki becerememiştir.
Şimdi…
Elbette Türk Silahlı Kuvvetleri, tekrar bu bölgeye girecek, denetimi altına alacak ve orada seslerini yükselten kendini bilmezlere haddini bildirecek iradeye, beceriye ve güce sahiptir. Bir defa bundan kimsenin kuşkusu olmasın.
Ancak…
O günlerde belki çok az bir bedel ödeyerek hâkimiyetimizi sürdürebilecekken, bu gün ödeyeceğimiz bedeli tahmin etmek istemiyorum…
Bölgedeki diğer bir zorluk da, coğrafi yapının “Vahşi”liğidir.
Irak’ın Türkiye ile olan sınır bölgesinin coğrafi yapısı dağlık ve 3000 metre rakımlara varan dağ silsileleri ile çevrilidir. Türkiye’nin “Kırmızıçizgisi”ni oluşturan bölge ile Türkiye arasında en az 100, en fazla ise 300 kilometre mesafe vardır ve bu bölgenin de Türkiye tarafı zor coğrafya koşulları altındadır.
Zamanında “efendice” gidip oturacağımız ve “Hâkim” olacağımız bölgeye gidemediğimizden, bu gün yapılacak “Seyahat”in bedeli de elbette “Fazla” olacaktır.
İşte bu bedel ödenecekse, bedelin ne olduğunun da “Önceden” bilinmesi veya en azından düşünülmesi gerekir.
Genelkurmay Başkanı’nın da dediği budur, “Türk Ordusu kabadayı” değildir demesinin altında yatan da budur.
Biz vaktinde “Karga”yı besledik, o şimdi gözümüzü oyma çabasında. Yuvadan yumurtaları çalıyor ama yakalanınca başına geleceklerden haberi yok.
Ve tabi…
Bir de işin “Uluslar arası” boyutu var.
O nedenle Sayın Ahmet YILMAZ’ın dediği gibi bostan tarlasına giriyor gibi gitmemiz mümkün değil. Ama bedelini ödemeye hazır olduğumuzu da “KARGALAR”a bildirmekte bir sakınca yok diye düşünüyorum…
Aslında “Millet” olarak hepimizin düşüncesi aynı. Gidelim, bitirelim…
Gidelim bitirelim de, ödeyeceğimiz bedeli de asgariye indirelim.
Akıllı olanı bu değil mi?
Bu konuda yazacaklarım “KİTAP” olur gerçekten. İçinde “Anılar”ın olacağı kitaba bir de “Felaket senaryoları” eklersem sanırım “Best seller” olur…
Dile kolay, 15 yıl o bölgenin gerçekleri ile iç içe olmak. Bazen ben bile bütün zorlukları bile bile “Daha ne duruyoruz” diyorum.