- Kategori
- Siyaset
Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz

Göz altlarının buruşuk ve kızarık haline inat, o eski banliyö treninin en dipteki izbe vagonunda, yaz ve kış demeden, günün geceye çalan saatlerinde git gel yapan o çocukların, dramatik vaziyetine göz kapatarak, memleketin kadim halini nasıl tasavvur edebilirizki? Pek tabiki, ümitsiz hale düşmüş olanları ve yüz çevrilen hayatları bir kenara iterek, yaşamın kutsiyetine dair edeceğimiz her laf, daha bir rezil olmamıza, daha bir vicdansız olmamıza denk düşecek türden bir gerçeği suratımıza şamar gibi indirir. Daha güzele, daha müreffeh bir hayata, daha daha ileri halli bir yaşama en derininden yana tumturaklı laflar edip, yetme kuşakları izbe bir yaşamın kollarına bırakabilmişse o devlet bildiğimiz kutsal damar, hangi türden bir saygıyı hak eder acaba? Ve o kutsiyetin temsilcilik vasfını kazanmışların her dem vur abalıya misali, aileleri göreve davet edişi, o çocuklara sahip çıkma yönündeki figanı içi boş bir talebin yansımasıdır. Kim kime sahip çıkacak? Geleceğini türlü endişelere dayamış olan hangi zihin dünyası kime sahip çıkma çabasına girişecek? O arka vagonların müdavimleri, her biri birer değerken, her biri birer aydınlık yüzün yansıması olması gerekirken, hayattan ümit kesmiş bir halde tiner çekerek, bu dünyanın vicdanına tebessümle gülüyorlar. Kimsenin bu saatten sonra bize anlatacağı fazlaca bir şeyi yoktur. Her şeyin bir bir ortada olduğu, ayan beyan ortalık yerlere saçılıp döküldüğü bu toprakların hali bütün bir çıplaklığı ile gözlerimizin içine batıp batıp çıkıyor. Her kimki o ümitsizlik haline düşmüş, aslında tamda istenen şeyin bu olduğuna dair samimiyetini yakalıyorsunuz. Aksi halde, yaşamdan ümit kesmeyenlerin, geleceğe dair hayalleri olanların ve adaleti, başının tacı yapan zihinlerin “Hayata Dönüşlerde” başına nelerin geldiğini cümle alem gördü. Cümle alem, geleceğe hayal yazanları, daha bir müreffeh yaşamın yollarını çizenleri, urgan uçlarında nasıl sallandırıldığına hüzünlü gözlerle tanıklık etti. O kutsiyetleştirilmiş devlet aygıtının dedim ya, en sevdiği şey, izbe vagonların arkasındaki, demir sac üzerinde tiner çekenlere saygısı çok büyüktür ve arka planda tek istediği şey budur aslında. Taş atan çocukları suçlu addedip, bütün aile efradlarını top yekün hizaya sokma çabasındaki zihniyet, sur diplerinde, arka vagonların içerisinde, kenar kıyı mahallelerin çöp kenarlarında yaşam savaşı verip, gelecekten ümit kesmişlere dair gülücük gönderdiğini artık hepimiz fazlası ile biliyoruz. İstedikleri bu… İstedikleri, edilgenler ordusu yaratmak. İstedikleri, gelecekten ümit kesip, hesap sorma tavrından soyutlanmış olanların bollaştığı bir insanlar topluluğu yaratıp, mutlu, mesut yaşamak.
Yıllar önce, en çok dikkatimi çeken şeydi, o trenlerin arka vagonlarındaki dram yüklü yaşamlar. Her gece, Kazlıçeşme İstasyonunda bindiğimiz trenle Bakırköy’e kadar gider, oradan evlerimize dağılırdık. O trenlerde, arka vagonları tercih eder ve o arka vagonların her birisinde, hayatın ümit saçan sözüm ona hallerine, inancını yitirmiş gencecik çocukların vaziyetine tanık olurduk. Vicdanı olanların, vicdanını yerinden söküp atmaya yeterdi o tanıklıklar. Ve kimsenin dahi sahip çıkmadığı bu gencecik yetme kuşakların hayatı, yokluğun dibine vurduğu bir yaşam olarak tezahür ediyordu. Nedendir bilmiyorum ama, o her geceye çalan saatlerde ayağım, vagonların arkasına seyirtip duruyordu. Her yana savrulmuş olan o çocukların hallerine bakmayı çok mu arzuluyordum acaba? Bilemiyorum. Peki ya taş atan çocuklar. Henüz daha onikisine basmadan, terör suçlusu olan o onikilik çocukların akıbetlerinin neler olacağı hususunda bir fikriniz var mı? Taş atmayıp, tiner çekselerdi… Sizce ne olurdu? Bencileyin, devletin yüzünde kahkahalı bir gülümseme olurdu. Eğer sur diplerine çöreklenselerdi o çocuklar, eğer çöplerin kıyısından beslenselerdi, memleketin en kadim vatandaşı hüviyetini ceplerine koyarlardı!!! Sahi, ne olacak taş atan çocukların hali? Gelecekleri olacak mı? Yoksa bu çocuklar, tinere inat, baliye inat, elinde silah dağa mı çıkacaklar? Taş atan çocukları suçlu ilan eden yüce devletûmuz, taş atmayana, alttan alttan gülmeye mi devam edecek? Ya onların aileleri… Sahi taşa bulaşmayan, suya sabuna dokunmayan tinercilerin aileleri… Kim ilgileniyor bu çocuklarla ve “Sizin aileniz kimdir?” diye soruyor?
Bir dönem hırsızlar cennetti olarak bilinirdi yaşadığımız yerler. Sigorta şirketleri lütfedip girmezlermiş sigorta yapmaya o kıyı kenar semtlere. Zira zarar diz boyu olurmuş. Çeteleşmenin at başı gittiği ve bizatihi çeteleşmenin özendirildiği dönemlerdi. Uzak kaldım o yörelerden yıllardır. Şimdilerde durum vaziyet hakkında fazla bir malumatım yoktur. Ama 1980’li yıllarda ve 1990’lı yılların başında İstanbul’un varoşları, mahalle çetelerinin türediği mekânlara dönüşmüştü. İşsizliğin diz boyu olduğu varoşlarda gençler, kahveleri mesken tutmaya başlayıp, hırsızlığa kadar zirve yapan eylemlere bulaşırlardı. Devletin kutsiyetine bulaşmadığı sürece her Türk genci, evelallah en makbul evlat addedilirdi. Şimdide değişen fazla bir şey yok. Beyaz Törkiş çevrelerinin zihinlerini aşka gark ettiği o zamanlarda, varoşların gevrek gençleri, hüzünlü bir halde, kahve kenarlarında saat öldürürlerdi. Betbeterliğe kulaç atıyordu gençler. Geçen yıl öğrenmiştim Gazi Mahallesine “Gazze” dendiğini. O civarlara girerken gardını alma ihtiyacı duyuyordu Beyaz Türklerin mekânlarından, varoşlara bir süreliğine gidenler. En nihayetinde böyle bir zırvadan algı yaratmışlardı. Varoşlar, “Tehlike kokan mekânlardır” algısı. Eh nede olsa o Beyaz Türk camiasının en sevdiği laf olmuştu bir dönem “Amele” lafı. Mesela o zırva zihinli, görgüsüz kokana halli kızların ağzından düşmezdi “Amele” kelimesi. Aşağılamanın ifadesiydi. Oysa “Amele” emekçinin alnının şerefidir diye bilirdik bizler. Sağolsun o anlı şanlı kapitalizme, zihinlere çaka çaka sonunu getiremedi emekçilerin alınlarının şerefi olan kavramları, aşağılama girdabına sokmaya.
Birkaç gündür gazeteler yazıyor Hrant’ın katilinin çocuk mahkemesinde yargılanacağını. Tuhaf bulmuyorum bu tip sonuçları. Uzunca bir zamandan beri bu tuhaf şeyler karşısında daha bir olgun oluyor insan ve her tuhaf olayın sonrasında “Burası Türkiye’dir” nakaratını koyuyorum. Çok mu garipsediniz? Garipsemeyin… Bu ülkenin adalet terazisi böyle işliyor. Bu ülkenin askerleri, bir katil ile flaşların karşısında, gülücükler saçarak poz verdi mi, vermedi mi? Henüz daha onyedi yaşında bir çocuğun eline silah verenler kimlerdi? Öyle ya… Bu çocuk denen katil neden Hrant’ı gözüne kestirmişti. Henüz daha onyedi yaşındaydı ve onyedi yıllık bir hayat sonrasında bir çocuk nasıl bu denli kinlenebilirdiki? Tuhaf değil mi? Tuhaf değil aslında. Bu topraklarda bu gibi şeyleri normal karşılamak gerektiğini ben otuzlu yaşlarımı devirdiğimde öğrenmeye başladım. Neden mi? Hafıza mı zorlamam lazım. Belki hatırlarsınız Veli Can Oduncu ismini. 1980’li yılların öncesine zihin kabartanların bu ismi mutlaka hatırlayacaklarını düşünüyorum. Bu isim henüz daha onaltı yaşındaydı ve o yaşta yedi kişiyi öldürmüştü. Kendisine yan bakanı, elindeki silahının hedefine koyuyordu. Bu çok vatanperver çocuğun, önüne gelene kurşun sıktığını düşünürsek, tarifi nasıl yapılır bilemiyorum… ama, kimdir sizce bu vatanperver gençlere silahı verenler? O yaşta bir çocuğun silahı nereden bulduğunu, karşısındaki insanı öldürebilecek kadar nasıl kinlediğini, nasıl açıklıyoruz? Ve işte bu çok vatanperver katil çocuğun birde ekürisi vardı. Farhat Tüysüz… Aynı yaşlarda olan bu çocukcağızda önüne gelene kurşun yağdırmıştı. Kaç insanın katili olduğuna dair bir fikrim yok ama epey bir can almıştı. Her kimki kendisine yan bakıyor, birilerince eline verilen silahın tetiğine basıyordu. Bu nasıl bir devlet yönetimiydiki, daha yirmilerine basmamış çocuklarından birer birer katil üretiyordu. Bu nasıl bir ülkeydi? Ve bu katil üretme hali bu günlere kadar nasıl geldi dayandı? Hrant’ı öldüren Ogün Samast denen şahıs katil miydi? Yok…Kendimizi hiç kandırmaya gerek yok. Bu sistem kendisine her zaman Veli Can Oduncular, Ferhat Tüysüzler, Ogün Samastlar, Mehmet Ali Ağcalar, Haluk Kırcılar üretir. Üretmeye devam ediyor. Önce aç bırakıyor… Sonra…Duvar diplerine atıyor ve bir sıcak çorbanın karşılığında o çocukların eline, cüsselerinin ağırlığınca silah veriyor. “İşte sana hedef” diyen onca propaganda aygıtının eşliğinde memleketin nadide insanları bir bir o kör kurşunların hedefi oluyor.
“Bu düzenin…” demeyeceksin. Aziz Nesin’in o ölümsüz karakteri “Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz” isimli kitabındaki Yaşar’ın başına gelenlerden sonra, “Ben Bu düzenin…” dediği anda, etrafını saran polislerin şevkatli! kollarında bulmuştu Yaşar kendisini. Hani suç teşkil edip etmemesi bakımından diyorum. En iyisi siz “Ben bu feleğin…” diye girin mevzuuya, zira öyle başa bela alınacak bir vaziyetle muhatap olmuyorsunuz. Ne oldu şimdi gençlerin hali? Kahve köşelerini mesken tutup, düzenin özendirme politikaları sonrasında o gençler bir bir kumara alıştırılmadı mı? Bir şekilde eline geçen para ile okey masaları birinci adres konumuna gelmedi mi gençlerin? Kumara alışmayanlar, kentin işlek caddelerinde alımlı çalımlı kızların peşine düştü ve bütün bir gençlik alabildiğine düzenin kollarında savruk bir yaşamın pençesine itiliverdi. Hani o arka vagonlarda hayat sürenler ve kentin kıyı, kenar semtlerindeki çöplerden beslenenler bir yanada, ya o çok okumuşların hali… O çok okumuşların hali daha bir bet beter değil mi? Ülkesinden haberi olmayan üniversiteli gençler! Geçen gün ultra üleşim sitesi feysbukta gördüm bir video. O üniversite sıralarını işgal edenlerin hallerini. Düzenin ağabeylerinin izleyip, beraberinde utanmaları gereken bir durum var tamda orta yerde. Düzenin ağabeyleri… Kimdir bunlar? Söyleyelim hemencecik. Koca bir doksan yıldır bize hükmedenler. Kurdukları kurumların başına ittiriliveren muhteremler. Bu toplumu getirdiğiniz nokta işte o videodaki vaziyettir. Onuncu yıl marşını her mekânda söylemeyi kendisine görev bellemiş olanlar, sahi siz hala oralarda mısınız? Milyonlarca gencinin hayattan ümidini kestiği bir ülkede yaşamaktayız efendiler. Neden gözünüzde siyah gözlük var? Neden o bantı çektiniz gözlerinizin üzerine? Gerçekler gözünüze girdiğinde canınız mı yanacak? Hiç sanmıyorum. Vicdanı olanın canının yandığını çok çok iyi bilenlerdeniz. Daha mı? O kadar çok şey varki… Benim halen gözüm gerilere gider. Metin Göktepe’nin o içten gülüşüne…O genç çocuğu durduk yere yediler. Durduk yere bir genç çocuk polis joplarının altında yaşama veda etti. Ve bu ülkenin vicdanlı yürekleri bu feci katliama ağıt yaktı. Koca bir devlet Metin Göktepe katliamı karşısında suçluları koruma ve kollama görevini hakkıyla yerine getirdi. Tıpkı, şu anda Hrant’ın katilini ve katillerini korumaya çalıştıkları gibi. Daha yeni öldürdüler Engin Çeber’i. İşkenceyle… Engin Çeber’in başına gelenlerin video görüntüleri internet sitelerine düştüde, katillerinin paçası tutuşuverdi. Ya devletimiz… O kutsal devletin temsiliyet makamındakiler sus pus oldular Engin Çeber cinayeti sonrasında. Ve o bildik isimler… Kim olduklarının ne önemi var? O bildik isimler ki biz onları her devirde, devletin sözcüsü olarak gördük ve işte o bildik isimlerin zihnimizi iğdiş eden laflarına muhatap olduk. “Devlet işkence yapmaz”. Hadi ya… Ne zaman bu lafı duysam, suratımı buruşturup, ne yalan söyleyeyim, içimden üsturuplu bir küfür savururum. Filistin askıları, fosseptik çukurları, falaka, elektrik kutsal ve nadide devletimizin amentüsü değil miydi? Diyarbakır Cezaevi denen o insanlığın bittiği yer bu toprakların bir parçasında yer almıyor, değil mi? “Devlet işkence yapmaz” diyenlere hatırlatmakta fayda var.
Kime güveneceğiz? Sahi… Var mı bir yanıtı?
Sevgili blogdaşımız Ayhan Öztürk’ün, zaman zaman eleştirilerinin hedefi oluyorum. “Kırk satır mı, kırk katır mı?” Ayhan’ın eleştirileri karşısında bazen kendimi öyle hissettiğim oluyor. Zira mevcut iktidara destek verdiğimiz gayesi ile Ayhan bizi, bizleri eleştiriyor olsa da, benim Ayhan’a söyleyeceğim tek bir şey var. “Yanılıyorsun Ayhan”. Biz, düzene çakanlardanız. Bu düzen devam etsin diye ne yalan söyleyeyim kendimi paralayacak halim yok. Her şey ortada. Daha açık söyleyeyim istersen? “Batsın kardeşim bu düzen”. Geçen akşam Aczmendi tarikatının o ünlü şahsiyeti Müslüm Gündüz televizyon ekranlarındaydı. Bu düzeni yıkmaktan bahsediyordu. Bende bu düzen batsın diyorum. Ne olacak şimdi? Bu düzen, bu toplumu mutlu edemedi. Devletin kazığını yememiş bir adet fert var mıdır? Ama öyle ama böyle, vergi borcu diz boyu, sgk prim borcu diz boyu, asker kaçakları almış başını gidiyor, Kürtler isyanda, binlerce faili belirsiz cinayet, aydınlanmamış onca suikast, ardı arkası kesilmeyen askeri darbeler, idamlar, yok yere ölen gencecik askerler ve saire. Bu düzende bir sorun yok mu? Kimin başta olduğundan öte, bu düzenin kurgusunda bir sorunun olmadığını ileri sürebilir miyiz? Biz bunu böyle belliyoruz. Bu düzenin kurgusu arızalı. Mimari tasarımı sorunlu. Suçlu üretme ve suçlu aklama düzeninde yaşıyoruz. Bu bakımdan iktidarlar her kim olursa olsun, sorun düzenin kendisinde. Bu düzenin kurumlarının kimin eline geçtiğide doğrusunu isterseniz ben gibi birisinin ipleyeceği bir hadise değil. Bu düzen ve mevcut kurumları, zati çakmış bize. Bizim yapacağımız, bundan sonrası için bu düzenin arızalarını teşhir etmek olacaktır. Pek tabiki bu arızalar giderilince her şey güllük gülistanlık olmayacak. Yüzümüz o her zamanki halinden daha fazla gülücüklere evirilmeyecek…
Ne diyordu Pir Sultan Abdal “Bozuk düzende sağlam çark olmaz, bu düzeni baştan kurmalı”.