Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '07

 
Kategori
Öykü
 

Bu şiir senindir Roziçkam

Bu  şiir senindir Roziçkam
 

“Bu şiir senindir Roziçkam” dememiş miydim meleğim?

Alıp okuduktan sonra dizelerimin yazılı olduğu peçeteyi katlayıp ipek gömleğinin göğüs cebine, yüreğinin üstüne yerleştirmiştin dikkatle. Tam da vazodaki beyaz güllerden birini iliştirmeye niyetlenmişken ipek saçlarına.

“Öyleyse bu fotoğraf da senin olacak!”

diye kalkmamış mıydın iskemleden aceleyle? Parmaklarının ucunda semah yaparcasına dönüşünün yeliyle kırmızı çiçekli kloş eteğinin şöylece burgulanarak o hoş havalanışı, yarım daire çizişi gitmiyor gözümden. Kim inanırdı iki çocuk anası olduğuna. İki çocuğumuzun anası. Bir bahar dalı kadar narin olan sen, yeri geldiğinde kötülük rüzgârlarına göğüs veren bir granit kale kadar da sağlamdın. Uzun bal rengi saçlarını yele gibi savurarak karşıma geçişin vardı ya işte unutamadığım...

“Gül artık gül” demiştin.

Yine de o bungunluğu, içten içe yayılarak tüm duygularımı tutan o kötücül ürpertiyi susturup da gülümseyememiştim.

“Bak tüm dünyayı sana bırakıyorum.” diye bağırmıştın deklanşöre basarken.

“Dünyayı sana bırakıyorum,
Bırakıyorum sana dünyayı,
Sana dünyayı bırakıyorum,
Dünyayı, dünyayı...
Duyuyor musun ? dünyayı... ”

Yüreğimizi burkan o kötü haykırışları duymazdan geliyordun. Kötülerin çığlıklarını yüreğinde açan güzellik tomurcuklarıyla bastırmak istercesine alaya alıyordun olan biteni. Yine de gözlerin ele veriyordu kaygılarını, ne kadar saklamaya örtmeye çalışsan da. Yavrusunu avutan gururlu bir anne edasıyla basmıştın deklanşöre. Keşke fotoğrafı çeken sen değil de ben olsaydım. Belki de en doğrusu yanımızda ayakta duran genç ozanlardan birine rica etmekti o son kare için. Onlar bizim otobüste yoktular akşam. Sanırım Adana taraflarından gelen gençlerdi, belki de Doğu’dan O kadar hararetle tartışıyorlardı ki neredeyse dışarıdaki hengameyi unutmuşlar da Mayakovski ile Nazım’ın şiirleri üzerine hoş bir sohbete dalmışlardı diyebilirdim eğer kulak kabartmamış olsaydım. O anda o sıkıntının orta yerinde nasıl derdim onlara bizim bir fotoğrafımızı çeker misiniz diye? Duyduklarımıysa hiç unutamayacağım:

“Özgürlük var ülkede Abi, demokrasi var, isteyen istediği gösteriyi yapar” diyordu kara bıyıkları olan yakışıklı delikanlı. “Birazdan hepsi dağılır kuzu kuzu, göreceksiniz.”

“Özgürlük var diye diye... Burada linç edecekler bizi. Adamlar kudurmuş gibi bağırıyor baksana, anlamıyor musun?” diye ötekini ikna etmeye uğraşıyordu daha genç olanı.

“Abi adamların niyeti kötü. Polis değil ordu gelse bu takunyalıları zor dağıtır.” diyordu sırtı bana dönük olan.

Tüm bu konuşmalar, bir zamanlar küçük bir çocukken ninemle gittiğimiz mahalle hamamının kubbelerine karışıp uzak dünyalardan, çok ötelerden gelen seslere dönüşmüştü belleğimin katmanlarında, hani arka fonunda yandım çavuş türküleri yakılan hamam kubbelerinin yankılı çığlıklarına. İçerdeki sesler, dışarıdaki saldırgan çığlıklar, küfürler hepsi birbirine karışmaktaydı. Ne yapmalı? Keşke iyice kalabalıklaşmadan sabah hep birlikte terk etseydik bu oteli de kenti de. Biz buraya sevgi adına, dostluk adına, kardeşlik adına, Pir Sultan aşkıyla, sanat aşkıyla gelmemiş miydik? Öyle ufacık bir gözdağında geri adım atmak insanlık şanımıza, insanlık onurumuza, sanatçılığımıza yakışır mıydı? Hem sonra artık çok da geç kalmıştık.

Ankara biliyor muydu acaba ne kadar kötü bir kapana kısıldığımızı, ne dersin Roziçkam, biliyorlar mıydı? Olayı yaşamakta olan o kara bıyıklı yağız delikanlı bile anlayamadıktan, göremedikten sonra?... Burada bu otel lobisi kapanına sıkışmış bizler, sanatçılar, edebiyatçılar bu ülkenin üvey evlatları mıydık yoksa?

O kadar çok istemiştin ki benimle birlikte şenliklere gelmeyi seni kıramadım. Kızılay’dan binmiştik otobüse. Çocuklarımızı annene bırakmıştın ya otobüse bininceye değin aklın onlarda kalmıştı, biliyorum. Otobüste başını omzuma yaslamış bir süre öyle kalmıştın. Gören dostlarımız bile kutlamışlardı bizi hatırlıyor musun? “Bunca yıldan sonra” demişti arkadaşım Burhan “Seni tebrik ediyorum sevgili ozanım. Bu işin sırrını bana söyle. Çünkü tıpkı şiirimdeki gibi kimi sevsem sonunda annem oluyor”(1)

“Sana önerim benim gibi ta en başından annen olup sana “yavrum” diyebilecek bir hatun kişi bulmandır.” deyivermiştim. Çok güldürmüştü seni bu sözcükler Roziçkam. Yanıtımı duyunca da ne kadar mutlu olmuştun demek beni annen kadar seviyorsun diyerekten.

Seni her şeyden evet her şeyden daha çok seviyorum. Sana Roziçkam diyordum sevgimden, gençliğimin efsane tanrıçası Rosa’yı (2) hatırlatan tavırlarından, öz güveninden, enerjinden, sonsuz sevginden...

“Ne olur arkadaşlarının yanında bana Roziçkam deme!” dediğini de hatırlıyor musun?

“Neden Roziçkam?” demiştim inadına.

Aslında utanıyormuşsun. Biraz özentili gibi geliyormuş. Bir sürü bahane sıralamıştın.

“Mutlu olmalısın Roziçkam.” demiştim sana.

“Lütfen söyleme artık. Sonum öyle olsun istemiyorum , sonumuz...”

Yüreğim cız etmişti o anda. Kafası dayakla kırılıp paramparça edildikten sonra kanala atılan Rosa’nın acısı çökmüştü yüreğime.

“Meleğim!” demiştim. “Neden öyle kuruntulara kaptırıyorsun kendini? Bizim lügatimizde hani böyle batıl inanışlara yer yoktu ya?”

Roziçka’nın acılı sonu üzüyor beni demiştin değil mi? Kaygılarımız ve umutlarımız aynıydı. Bu az şey midir söyle Roziçkam? Bir yaşamı paylaşmak için az şey mi söyle?

O fotoğrafı sen değil keşke ben çekseydim acaba zamanın akışı değişir miydi? Olaylara dur diyebilir miydim? Sen arkana yaslanmış tüm sevginle gözlerini bana dikmiş beklerken arkanda oturan o gencecik kızlardan birinin hıçkıra hıçkıra ağladığını duysaydın ne değişirdi? Onların şehir turunda olan arkadaşlarını merak etmekten kendi durumlarını unuttuklarını duysaydın sen gülebilir miydin?

Sonra karşı masada bin bir hüzünle oturan dostlarımızın yanına gitmiştik sen makineyi bırakmak için odaya çıkmadan önce. Dışarıdaki saldırganların sesi iyice yükselmeye başlamıştı. Camları taşlamaya başlamışlardı mancınıklarla. Milenyum’a bir arpa boyu yol kalmışken, bir zamanlar düşmana karşı ahalisi tek yürek olmuş bir şehirde, bin dokuz yüz doksan üçte sanatçıların aydınların düşürüldüğü kahpe tuzağı hatırlıyor musun meleğim? Bu tuzağın arsız zehrinin sinsice yayılıp tüm boşluklara işleyen sis gibi her yanımızı sardığını da oralardan görebiliyor musun?

Sen şiirimi göğsünde taşıyarak yandın, yakıldın. Ben o duman ve alev kapanına dönüşmüş otel lobisinde, tüm o mutsuz yaşamış ve ölmüş artist fotoğraflarıyla donatılarak ruh verilmeye çalışılmış otel lobisinde seni kaybettim. Odalarda aradım seni. Aşağıya inecek zamanı bulamamışsındır diye düşünmüştüm. Sonradan çok düşündüm keşke sana Roziçkam demeseydim diye. Bil ki o günden beri her saniye baktığım bu fotoğrafla birlikte yeniden yaşıyorum sensizliği, yeniden duyuyorum o korkunç yangın kokusunu, alazların çıtırtılarını ardından da bana seslenen tatlı sesini.


Kaynaklar
(1) Burhan Günel, “Ateş ve Kuğu”, Alkım Yayınevi, İstanbul , 2004
(2) Rosa Lüxemburg, “Sevgiliye Mektuplar” Türkçesi: Nuran Yavuz Agorakitaplığı, İstanbul, 2006

 
Toplam blog
: 566
: 1338
Kayıt tarihi
: 11.07.06
 
 

Edebiyatla ilgileniyorum. Ayrıca amatörce belgesel film çalışmaları yapıyorum ve kültürel etkinlikle..