​ Bu ülkenin yurt dışı fotografı devlet memurları sayesinde çok ilkesizdi / Fotoğraf / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '11

 
Kategori
Fotoğraf
 

Bu ülkenin yurt dışı fotografı devlet memurları sayesinde çok ilkesizdi

YAZI DİZİSİ: 21

Türk insanı – Türk’ün sanat anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış –  Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz  neticeler.

Hayatım boyunca hep, bu memurîn sınıfı ve siyasetçiler ile ilgili olarak, bir meseleyi aklım almamıştır. Bu tipler neden milletin yararına dokunacak ve bir vatandaş elindeki müspet bir işi, hep sabote ederler? Veya, yine millet yararına olan, bir hükümet icraatı karşısında, hep duvar gibi dururlar? Bu ne cinsi, cibilliyeti, sapı silik, yoz ve toz bir tavırdır? Bu insanlar, önceki yazımda değindiğim gibi: Neden bir Selmin Başak ya da Zeynel Yeşilay gibi insanca davranamazlar? Neden dürüst ve düzgün olmayı, kendilerine yediremezler? Yapılacak bütün müspet işler, Onların da evlâd-ı ayâlini, şahsen kendilerini ve kendi milletini ilgilendirmez mi? Her güzel neticeden, hep birlik ve beraberlik içinde, bu güzelliklerden yararlanacak olan kişiler, bizler değil miyiz? Hele bu işler bizi de aştığı, Dünya milletlerine ulaştığı zaman, başka milletler ve fertler için de, büyük bir hayır sadır olmaz mı? İnsanlar bu millete dua etmezler mi? Neden devlet devlet içindir de, millet için olma mecburiyetini kavrayamaz? Ve de kadrolu memur çaycısına kadar burnundan kıl aldırmaz? Ve bu akılla da herkesin yaptığı yanına kâr kalırken asla kılı kımıldamaz? Maşerî adalet bu mudur?

Her milletin birkaç sefirle temsil edildiği Brüksel’e Türkiye’yi temsil etmek için, ayak bastığımız andan bilitibar, her daim yanımdan ayrılmayan illegâl Kıbrıs sefirine rağmen, Türk sefirlerinin manken kızlardan başlarını alamayarak, beni tebrik etmek için önümde sefir ve sefire kuyruğu oluşmuşken dahî, ülkemi temsilen yanıma gelmemiş ya da gelememiş olmalarına, ben ömrümce akıl sır erdirememişimdir. Ancak, bunun çok açık bir sebebi olabilir. Şayet Siz o zattan çok daha büyük bir iktidar ve itibar ile ülkenizi temsil edebiliyorsanız, O kişi o gün kendisinin de sebep olduğu, o kokuşmuş, ezik, eski, çağdışı Türk aklı ile tabiî Sizin yanınıza gelemez. Aynen Avrupa Birliği’nin en mühim organlarına, Türk Başkanları başka ülke delegasyonlarından aldıkları oylarla ve büyük bir çoğunlukla seçilirken, fevkalâde  hazin olduğu üzre: Türk delegasyonundaki muhalefet parti vekillerinin, AB mensubîninden de utanmayarak, koridorda dolaşarak oylamaya girmemesi gibi büyük bir rezilliktir, bu. Yurt dışında ülke meseleleri ile ilgili bulunanlar bu türden rezillikleri iyi bilirler. Ne hazindir ki; bu türden ucuzluklara, bizim hariciyemizde eskiden çok rastlanırdı. 2002 Yılı sonrası değişen hükümet ile birlikte, bu kanalda da çok eğriler düzeltildi. Ve çok meseleler de normale avdet etti.

Beyoğlu’nda bir han içinde plâkçılık yaparken, Manken Başak Gürsoy ile birlikte, bir iş için servis aldığımız, Nuri Tığlıoğlu, sonradan büyük patron şeklinde, Staras’ın sahibi olarak, bu tanıtım programlarına katılmaya başlayınca, tabiî kültür farklılığından dolayı ortaya çıkan, yaklaşık her ülkede, dehşet verici durumlar yaşanmıştır. Fransız megalomanisinin sert rüzgâr estirdiği Brüksel, pek de sempatik olmayan İki Avrupa ülkesinden biridir. Diğeri de, kantonları dolayısı ile İsviçre olduğu gibi. Brüksel’de prova general Nuri Beyin bir reel to reel tape makarasının göbeğini unutması yüzünden, Dört saat aksayınca, Brükselli spiker hatun, koca grupta, lisan bilen birkaç kişiden biri olarak, bana kalay çekince, benden de beklemediği şekilde zılgıtı yiyince, tabiî sinirler gergin bir halde, akşamki resepsiyona geçilebilmişti. Ülkeyi güya temsil eden ama hiçbir şeyden haberleri olmayan bu insanlara, birkaç yıl bazı şeyler öğretmek adına her ne yaptıysam, fayda vermemiştir. Düşünün ki; tüm kordiplomatik bir salonda ülke tanıtımı yapıyorsunuz. Ve akla gelen her şey birbirinden ve birileri diğerinden kopuk(!) Hiç bizim işimiz olmamasına rağmen: Önce Nuri beye her profesyonelin, bu durumda baş vurduğu çare ile bir makara göbeği yaptık. Tabiî  kopuk bazı şeylerin arasını zar zor birbirine bağladıktan sonra, bu gruba bir de son selâm provası yaptırdık. Ki; hepsi her zaman olduğu gibi, basıp kulise gitmeden, bu elit seyirciyi selâmlasınlar diye. Sonra her şeyin tamam olduğuna inanarak, odamıza çıkıp dinlendik ve de zamanı gelince aşağıya inip gösteriye başladık. Allah’tan gösteri esnasında her şey yolunda gitti. Ancak, selâma geldiğimizde, son olarak ben selâma çıkarken, herkes koca sahneden çekip gitmeye başlamaz mı? Meğerse Onlar, prova generalde öğrendikleri selâm seremonisinden, geçici makara göbeğini yapmayı bile bilmeyen, amatörden de bilgisiz, Nuri Beyin teşviki ile bize haber de vermeden vazgeçmişler. İşte bu Türk usulü Enternasyonalitedir. Ve tabiî kalite de bellidir.

Allah’tan son olarak benimle sahnede kalması gereken diğer san’atçı hatunu, bir dans figürü ile yakalayıp, bana provada kafa tutan spikerin elinden de mikrofonu süratle alıp; karşımızda bizi izleyen, herhalde Dünya’nın sayılı elit kordiplomatik kitlesine: “- Fevkalâde muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler Sizler olmamış olsaydınız, gördüğünüz bu eserler de olmazdı.. Olsalar bile değer bulamazlardı. Madem ki; biz san’atkârları yaratan ve onların olmasını sağlayan, Siz değerli kişilersiniz, müsaade ederseniz, elini tuttuğum bu zarif Türk san’atçısı hanımefendi ile birlikte, kulise gitmeyelim de; doğrudan doğruya Sizlerin arasına ve muhabbetinizin kucağına kavuşmak sureti ile resepsiyonu hep birlikte başlatalım,” deyip, büyük alkışlar arasında, sahneden birlikte inerek, o kişilerin arasına karıştık. Bu olaydan kısa bir zaman sonra, Bakanlık koridorunda beni ağlayarak ve boynuma sarılarak karşılayan Sevgili insan Turgut Bolu, önüme telgraflarla dolu ve kapağı zor kapanan, bir kalın klâsör koydu. Ve yıllardır yapılan bu ve benzeri tanıtım programları olduğunu, her zaman belli yerlerden, Bir düzineye yakın teşekkür telgrafı geldiğini, bu seferse ilk def’a inanılmaz takdir sözleri ile klâsörün kapanamaz bir hal arz ettiğini, gelen telgraflarda, özellikle de devlet desteği ile Vakko’nun yaptığı “Anadolu Güneşi” gösterisinin, bu gösteri yanında kıyaslamaya giremeyecek kadar, kötü olduğu gerçeğinin, altının çizildiğini, “-Ancak bu telgrafların içinde, o gecenin spikerine ait, Bakanlık nezdinde Türk milleti ve senden özür dileyen. bir telgraf var ki; bunu gerçekten okumanı isterim.” deyip, telgrafı bana uzatırken, “- Pek merak ediyorum. Sen gittiğin her yerde, ne yapıyorsun da; böyle beklenmedik şeyler oluyor?” diye sözlerini sona erdirdi. Dikkat ederseniz Turgut Bolu’nun merakı ile benim merakım aynı kapıya çıkıyor. Biz ülke ve millet adına adam gibi haysiyetli davranmayı tercih edenlerdeniz. Bu ülkede bir zümre var ki; sadece kendisi için davranarak, ve diplomalı olsa dahî çok cahil ve ehliyetsiz olduğu için, hiçbir şeyi fark etmeden, her şeyi aşağıya, ucuza, seviyesize, kantarsıza, bayağıya, bilgisizliğe, kültürsüzlüğe, felâkete çekiyor.

Ve fakat meselenin sadece dış yüzü değil; bir de iç yüzü vardı. Her tavrı ve hareketi ile insanın içini karartan; bizlerin verdiği vergi sayesinde aylığını alırken, sıradan bir memurun, insanı deli eden tavırları her resmî dairede adeta kol geziyordu. Diyelim ki; İstanbul-Brüksel Brüksel-İstanbul İstanbul-Abudabi uçacaksınız. Uçak İstanbul’da İki saat aktarma yapacak. Ve de Bakanlık Size dedikodu olmasın diye, bu iş için Ankara-İstanbul arası yataklı ile gelip giderken  bitecek kadar, komik bir harcırah ödeyecek. O harcırahı da almanız gerek. O sıradan sırıklara sarılası, sırılsıklam sarı sırma saçlı yakışıklı memur, Size şöyle diyor. “- Sayın üstadım, Siz Brüksel’e gitmeden önce Ankara’ya gelin. Biz Size harcırahın yarısını verelim. Brüksel dönüşü yine gelin. Abudabi için olan diğer kısmını ödeyelim.” O memura İki saatlik uçak aktarması esnasında, bunun olası olamayacağını anlatıp da, çözüm bulmasını istediğinizde ise, her tarafı saçma sapan mazeretlerle karşınıza dikilerek “- Ya yola devam etmezseniz, ya da ölürseniz de, para zimmetinizde kalırsa?” gibi çok mahir sebepler bulabiliyor.. Bana kendi ısrarı ile vereceği paradan, Yüz misli param zaten kendisinin yüzünden  duyuna kalmış. Yani artık bana ödenemez olmuş. Bunu görmezden gelebiliyor. Çünkü o memurun işi, hiçbir işi yapmamak. Türkiye sadece bu gülünç sebeplerle, Cumhuriyet tarihinin 2002 Yılına kadar geçmişindeki, sürekli olarak ve her konuda topladığı ya da vatandaşına toplattığı bu nevi nalları pazarda satsa, İki Türkiye daha satın alır.

İstanbul-Sheraton Hotel ile birlikte Dünya üzerinde tanıtımlar yaparken, otomatik olarak, Müsteşarlar ve Turizm Bakanlığı Tanıtım Genel Müdürleri ile de teşrik-i mesai içinde bulunmaya mecbur kalıyorduk. Tanıtım Genel Müdürlerinden birisi de yukarıda sözü edilen, Sayın Turgut Bolu’ydu. Fevkalâde zarif, ülkesini milletini seven bir beyefendiydi. İstanbul-Sheraton için hazırlanmış olan multiplay(1) gösteriyi izledikten sonra, bugösteriden yola çıkarak, bir sohbet arasında, böyle bir gösterinin Türkiye tanıtımları için de iyi olabileceğini söyledi. Biz de boş bir zamanımızı yakalayıp; kendisine hiçbir şey söylemeden ve de sezdirmeden, kendisinin güzel hatırına binaen, “Ege Bölgesi” için bir multiplay gösteri hazırladık. Bir vesile ile de, kendisini stüdyomuza davet ettik. Sağ olsun bizi kırmayıp teşrif etti. Biraz soluklandıktan sonra, kendisine tüm Ege Bölgesini içeren bu gösteriyi sunduk. Gösterinin bir yerlerinde, gözlerinden yaş aktığını gördüm. Gösteri bittiği zaman ayağa kalkıp bana muhabbetle sarılıp, “-Üstat Ben Manisalı’yım. Ve bugüne kadar kimsenin Ege Bölgesi için yaptığı bir işte, Manisa’ya uğradığını bile görmedim. Oysa Siz Manisa’nın tüm değerlerini ortaya çıkartmışsınız. Beni çok mutlu ettiniz. Program ve anlatım ise; gerçekten şahane. Şimdi satın aldım. Amma, bu şaheseri iş arkadaşlarım ile de doya doya paylaşmak isterim. Ve isterim ki; Ben değil de; Onlar bu programı satın alma şerefine nail olsunlar. Onların o sevincini de görüp, ben daha çok sevinmek isterim. Tabiî Size de Ankara’ya gelmeniz zahmet olacak ama, bizde ve Ankara’da bu ekipmanlar da henüz bulunmadığı için, herhalde bu zahmeti deruhte edersiniz?..” dedi. Allah’ım ne güzel bir akıl. Ve ne zarif bir yaklaşım. Bürokrata bakın ki; emrindeki teknokratlar için ne güzel bir düşünce içinde...

Tabiî o hafta Ankara’ya kalkıp gittik. Bakanlığın bir mini salonuna cihazları kurduk. Tanıtım müdürlüğü yetkilileri ve bu gösterinin teksini tercüme edecek tercümanlar da teşrif ettiler. O gruptan bugün hatırımda kalan isimler, sadece: Turgut Bolu, Turna Sezgin, Hidayet Bahçeci’dir. Herkes tamam olunca ışıkları söndürüp, düğmeye bastık. İlk Bir dakikanın sonunda, iyice fark ettiğimiz oydu ki; mini salona bomba düşmüş gibiydi. Gösteri bittiği zaman, tebrik teşekkür sevinç falan bir yana, herkes telâşla kendi payına düşen itirazları sıralamaya başlamıştı. Ana itirazın kaynağı artık alışmadıkları bir tarzda, çalışmaya başlayacak olmalarıydı. Tercümanların itirazı, o güne kadar düzgün Türkçeli hiç bir iş görmediklerinden, normâl teksi şiir zannettikleri için, böyle uzunca bir şiiri tercüme edemeyeceklerinden yanaydı. Bir başkası cihazlar konusunu çözemeyeceklerini söylüyordu. Turna Sezgin çok hanımefendi bir şahsiyet olarak, her zamanki zarafeti ile teşekkür edip, susmuştu ama bire bir görüştüğümüz zaman, bana ne diyeceğini(?) daha o dakikadan bilitibar bilemiyordu. Hidayet Bahçeci ise, hem bu eserle benim tarafımdan, hem de mesai arkadaşlarının tavrı dolayısı ile Onu fazla aşan bu konuda, ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Bütün bu konuşma ve tartışmalar, Bir saate yakın sürdü. Gösteri bir daha izlendi. Bir miktar daha görüşme sürdü. Turgut Bolu sandığının 1%’ini dahî  bulamamış olmaktan dolayı, çok üzgündü. Sonunda bizden bir karar vermek için, mehil istediler. Biz de eşyaları toplayıp, otele döndük.

Bu işler olurken, yine bir askeri darbe süreci içindeydik. Hem Ankara’da hem de İstanbul’da örfi(2A)idare(2B)vardı. Bizim de 1.Ordu ve Gen.Kurmay ile bazı çekim işlerimiz bulunmaktaydı. Bunu şunun için söylüyorum. O süreç zarfında, Beni bulamamak diye bir şey, söz konusu bile olamazdı. Dört telefon İki faks hattımız sürekli açıktı. Ve günde İki kere de tarafımızdan arıza kontrolü yapılıyordu ki; aranıp da bulunamamak zannı, yanlış bir yoruma ve harekete sebep olmasın diye. Bu şekilde Dört ay falan geçti. Bakanlıktan hiç ses çıkmadı. Gen.Kurmaya gittiğim bir ara, bu işte esas muhatabım olan, Hidayet Bahçeci’ye uğradım. Ve malûm alım için, ne zaman karar vereceklerini, sordum. Hidayet Bahçeci’nin hiç utanmadan, yüzü de kızarmadan, bana verdiği cevap, aynen şöyleydi. “- Ahhh! Üstat, Sizi aradık aradık ama telefonlarınız hiç cevap vermedi. Biz de elimizdeki para boşa gitmesin diye, hem de Sizin fiyatınızın ¼ nispetine, Ozan Sağdıç’tan, üstelik Türkiye multiplay’i aldık.” dedi. O gün Bakanlıktan çıktım. Bir daha da bir şey satmak ya da yapmak için, uzun yıllar, kapısından içeriye dahî girmedim. Bundan dolayı doğrudan doğruya benim tek bir kaybım olmadı. Ama bu ülke ve milletin kaybı sayılamayacak kadar çok oldu. Zîra, aklımdaki müthiş bir plân sayesinde, çok kısa bir sürede, Turizm girdilerini İki misline çıkartacak, bir çözüm önerim olacaktı, Turizm Bakanlığına. Ve reklâm piyasasının duayenleri çok iyi bilirler ki; böyle bir işi yapmak, benim için çok basit bir iştir.  

Benim fiyatım o günün parası ile söz konusu gösteri “Ege Bölgesi” için: 2.000.000.-TL. idi. Ozan Sağdıç 500.000.-TL. ile demek ucuz bir program yapmıştı. Çünkü bu türlü işlerin raici bu olamazdı. Ne yazıktır ki; bu programı sonradan bir yerde de gördüm ben. Hiçbir san’atçı ardındaki millete rağmen, böyle bir hata yapmamalı, böyle bir kusur işlememeli, böyle bir yapıt bırakmamalıdır. Fotograf çekmek çok başka bir iştir. Multiplay ya da multivizyon(3)olarak bir işi kotarmak, çok daha başka bir iştir. Ozan Sağdıç’ın yaptığı bu iş, Bakanlığa zaten yaraşmamıştır ama bakanlık memurunun da, bu millet zaten umurunda bile değildir. Ve fakat Ozan Sağdıç’ın hiç ehliyetli olmadığı bir konuya, bir bilene sormadan bu iş için soyunması, gerçekten hem kendisi, hem de bu milletin temsili açısından, çok üzücüdür. Ozan Sağdıç’ın fotografına değil sözüm. Multiplay uygulamasına. Nihayetinde bir millet, müsamere aklı ile temsil edilmez. Şayet edilecek olursa, O millete sonra bütün milletler, müsamere çocuğu muamelesi yaparlar.

Başka dert görmemesi ve evlâdı ile yeni eşi ile mutlu olması dileğim ile, Ali Taran’ın geçenlerde vefat eden, sakıt eşi Selma Ann Desmond, bu olaylar olurken, benim eşimdi. Hidayet Bahçeci ile görüştüğüm günün gecesi, Ankara otelinin lokantasında yemek yerken, benim yüzüm cama, Selma’nın yüzü, salona dönüktü. Farkında olduğum kadarı ile Selma salonu inceden inceye kritik etmekteydi. Kritik ettiği manzara ise, benim sürekli aşina olduğum ve tiksindiğim bir manzaraydı. Alabildiğine hoş, boş, şuh ve fazla iç gıcıklayan bazı bol dekolte hanımlar ile yağlı irmik gibi boğazını sıkan kravatları ve üç düğmesi de ilikli olan ceketleri ile kan ter içindeki adamların, karşılıklı yemek yediği, kadeh tokuşturduğu bir manzaraydı bu. Bazen Amerikanyalılığı tutan Rahmetli Selma bana, “-Tam anlayamadığım bir şeyler oluyor arkanda. Bazı adamlarla bazı kadınlar, aynı sosyeteden olmamalarına rağmen, neye göre aynı masada beraberler ve yemek yiyorlar, bunu anlayamadım?! Çok tuhaf ve çok komik bir görünümleri var. Bu nasıl bir iş?..” dedi. Bu iş ne yazıktır ki; belli bir işti. Ama bir kadın karşılığı, ama daha ufak bir hediye karşılığı. Ama bir yemek karşılığı, Benim hiç beceremediğim bir işti bu iş kısacası!.. Sadece ülkem ve insanlarıma yanarak, “işini bilen O memurları” da, bu ülke ve milletim adına alkışlayarak, acı acı tebessüm ettim...

Haydar Volkan

Çiftehavızlar:16.Aralık.2012

Multiplay(1):İkili görsel (İki projeksiyon makinesi bir bilgisayarlı kumanda ünitesi ile yapılan organize bir görsel türü

Örf: içtihat, nikah düşmek, taşralı kalmak, teamül hukuku

Örfi(2A):Âdetten, âit ve onunla alâkalı.

Örfi idare(2B):Olağan üstü hâl

Multivizyon(3):Çoklu görsel (Üç projeksiyon makinesinden çok bilgisayarlı kumanda üniteleri ile yapılan organize ve son derecede etkili bir görsel türü.)

NOT: Yukarıda özellikle Olağan üstü halin eski terimini yazdım. “Örfi İdare” Yani ne demek oluyormuş? Teamülden olan, adetten olan hâl anlamında. Örfî idare adetten olunca asker bu adetinden neden vazgeçsin ki? Şu lisanımızı bir bilsek, daha neleri bir çırpıda anlayacağız ama, nedense her gün daha uzağa düşüyoruz bu lisandan!..

Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız. 

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..