​ Üstat Sami günere Gültekin Çizgen, bizleri rezil etti / Fotoğraf / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Aralık '11

 
Kategori
Fotoğraf
 

Üstat Sami günere Gültekin Çizgen, bizleri rezil etti

YAZI DİZİSİ: 22

Türk insanı – Türk’ün sanat anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış –  Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz  neticeler.

Yanılmıyorsam: 01.Nisan.1970 yılının AKM’deki bir suaresinde koptu, fotograf tarihinin var sanılan ve var sayılan filmi. O akşam yapacak olduğum ilk fotograf gösterim için: AKM’ye eşleri ile birlikte, YirmiBeş fotografçı meslektaşımı, İstanbul’daki tüm kültür ataşeleri ile konsolosları, akademi ve konservatu(v)ar mensuplarını, beni yetiştiren bazı değerli hocalarımı, TBMM ve o zamanki parlamentodan bazı şahsiyetleri, San’at konusunda üzerinde tartışma götürmeyecek kişiler ile bazı değerli virtüöz ve yorumcuları ve tabiî basın mensuplarını davet etmiştim. Bacak, meme, kan, arbede, mahkeme olmayan yere. basın tabiî yine gelmemişti. Baştan sona kadar Üç bölümden oluşan bu multiplay gösteri, şayet, adam gibi bir gösteri olmayacak olsa; yukarıda sözü edilen eşhası oraya davet etmek, fazla kendini beğenmişlik, sadece abesle iştigâl, tepeden tırnağa rezillik, hiç affedilmeyecek bir arsızlık ve unutulmayacak bir terbiyesizlik olurdu. Ancak ve tabiî olarak, durum hiç de öyle değildi. Birincisi orada bulunan şahıslar, o tarihe kadar karşılaştıkları fotograf anlayışına tamamen zıt anlamda bazı fotograflar görecekler, İkinci olarak da, yine o tarihe kadar bilmedikleri, yepyeni  bir teknoloji olan, multiplay ve multivizyon teknolojisi ile tanışacaklardı.

O gece bütün bu davetliler, Üç Bölüm, İki ara, 10 ayrı kısımda toplanmış, takriben SekizYüz fotograftan oluşan ve İkiBuçuk saat kadar süren, Dünya’nın en mükemmel klâsik müzik eserleri eşliğinde, bazılarının şölen olarak sözünü ettiği, bence ve bugüne kıyasen, çok mütevazı sayılan, bir gösteri izlediler. Gösteri bitip selâma çıktığımda: Orada mevcut olan eşhasa, boş basın sırasını göstererek “- Benden iki yaş küçük olan ve bir kerre de yanmış ve tekrardan yanlış olarak, bizim verdiğimiz vergilerle  inşa edilmiş bulunan, AKM denilen o binanın, beher sandalyesinin bu fakir millete, kaça mâl olduğuna müdrik olmayan, basın mensuplarına, “-Siz burada olmakla bu bilinçte olanlar, “LCV” harflerinin ne anlam taşıdığını öğretiniz ki; sonraki gösterimizde, bu sıralara başka birilerini oturtabilelim.” dedim. Sen misin bunu diyen? Fotografçı meslektaşlarımın bulunduğu sıralardan biri parlayarak ayağa fırlayıp, konuşmaya başladı. Ve bu ipe sapa gelmez konuşması ile sonraki olaylar şöyle gelişti. O kişi “-Koskocaman Türk devletini arkana almış, konuşup duruyorsun. Sen de millete numaralı yer vermeseydin. Buranın da kapılarını halka açsaydın. Halk girip seyretseydi. Şimdi ne hakla konuşup, duruyorsun?” dedi. Ben de ”-Ben Sizi davet ettiğimi hiç hatırlamıyorum ama gördüğüm kadarı ile arka kapıdan girmiş olmalısınız. Buna rağmen, her görüş şayan-ı dikkattir. Bu uyarınızı bir dahaki sefere dikkate alacağım.” dedim. Bu arada diğer koltuklarda bir dalgalanma oldu ve Parlamento Başkanı Sayın Tekin Arıburun yerinden kalkıp, bu beye ve genele hitaben, “- Ben parlamento başkanı Tekin Arıburun, San’atkâr Haydar Volkan’ın arkasında ne yazıktır ki; devletin ya da milletin durması bir yana, bu zatın devletine ve milletine geçmiş büyük hakları ve katkıları vardır. Böyle bir san’atkârı yargılamak haddi için, bulunduğunuz yerin nasıl bir yer olduğunu bilmiyorum ama, bulunduğum yer itibariyle, bu necip milletin  fotograf san’atına, bu gece izlediğimiz müthiş katkıları sebebi ile hepimiz böyle mükemmel bir san’atkâra medyun-u şükrân olmalıyız, diyor ve ben kendisine devletim milletim ve parlamento adına teşekkür ve şükranlarımı sunuyor ve lûtfen kendisi arafından kabul etdilmesini istirham ediyorum...” dedi.

Biri zırva biri mükemmel bu İki olay üzerine, Muhterem Eşim, Aslıhan Altuğ ile birlikte, tabiî misafirlerimizi uğurlamak için, kapı tarafına geçtik. Herkesin tebrik ve teşekkürlerini alıp, bu kişileri istikbâl ederken; Beni bir kez daha kendime getiren, iki ayrı hadise meydana geldi. Davet ettiğim YirmiBeş meslektaşım, onca süre zarfında onca adet fotografı ve bilmedikleri bir teknolojiyi, sanki hiç görmemişler gibi, diğer kapıdan kaçarcasına bizlere görünmeden, çekip gittiler. Bu durum, bizim son derecede doğru yolda olduğumuzun en açık delili ve ispatı idi. Bugün duayen olarak kabul gören bu kişilerin adlarını, burada saymayacağım. Çünkü bu durum Sizlere karşı ayıp olur. Ancak bu arada bu kişilerden ayrı olarak, davetli bulunan İki ecnebî fotografçı, tabiî gelip bizi hararetle tebrik ettiler. Allah Rahmet eylesin Haluk Konyalı da, artık bir aile dostu olarak, eşi ile birlikte gelip, bizleri tebrik ederken de kulağıma eğilip; “-Bu iş senin gibi deli işi. Ben bu işlerle uğraşamam. Allah sana kolaylık versin.” dedi. Yine fotografçı Nusret Nurdan Eren, nedense birilerinin arkasında kalmaya özen göstererek, “- Ben yarın Size stüdyoya uğrarım.” deyip, diğer meslektaşlarına görünmeden hemen uzaklaştı. Bu sırada halâ kim olduğunu çıkartamadığım birisi, arkadan kulağıma eğilip, “-Size lâf eden adamı, dışarıda  millet fena tartakladı, bilginiz olsun. Ayrıca o adamı buraya, Gültekin getirdi. O Gültekin’in çıkarttığı Fotograf dergisinin editörü, bilmem kim dedi.” Ben o adamı halâ bilmem, kim?!. İkinci olay ise; beni perişân eden çok başka değerde bir olaydı. Beni yetiştiren hocalarımdan bazıları, benim ellerimi öpmek istedi. İşte orada, o noktada ezildiğimi, bittiğimi, eridiğimi ve tükendiğimi hissettim. Zîra ben, bu kadar yüksek iltifatı hak edecek, hiç bir şey yapmamıştım. Ve halâ o hocalarımdan alacağım çok dersler vardı. Ancak yıllar sonra bugün anlıyorum ki; Onlar benim elimi değil; kendi eserlerinin elini öpmek istemişlerdi.

Biz bu gösteriyi hazırlamaya henüz karar vermemişken, Fotografçı Nusret Nurdan Eren ile bir yerde, bir vesile neticesinde tanışmış ve ailecek de görüşür olmuştuk. Fotograf işleri yapanların, Serengil Laboratuarından tanıdığı, benim eski asistanım ve dostum, hiç kimsenin bilmediği, büyük bir Fotograf üstadı olan, Mehmet Ertürk ile Bir gece Nusret’in evinde otururken, Nusret bizlere tek bir konuya teksif olunarak ve ciddi emek sarf edilerek çekilmiş olan, mükemmel ve hiç alışılmadık bir fotograf gösterisi yaptı. Türk fotografçılığının belli anlamda duvarlarını zorlayan o çalışma karşısında, kalktım ve Nusret’in ellerini büyük bir takdir ve sevinç hissi ile öptüm. Böyle bir işi önce akıl eden, sonra da yapan herkesin, bebek bile olsa, elini öpmekten şeref duyarım ben. Ve Türk fotograf san’atkârları da, her zaman böyle nur topu gibi eserler doğurmaya hamile olmalıdır. Ve bu kişiler birbirlerini besler şekilde davranmalıdır. Bana koyunla çoban, dağla tarla fotografı ne verebilir ki? O işler amatör keyifler içindir. Gördüğümüz konu şeklen basit bir konuydu. Ancak işlenişi sayesinde, ciddi bir fikir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Göl kıyısındaki kamışların, suya yansıyan bazı bölümleri ile yine kamışların su üstü bazı bölümlerinden ibaret olan, ancak akademik olarak san’at değeri bulunan fotograflardı, o fotograflar. Bu takdir ve tebrik faslından On dakika sonra, Nusret kalkıp, içeriden bir kitap getirdi. Kitap ecnebi bir fotografçıya aitti. Ve Nusret neredeyse bu fotografçıyı 1/1 taklit etmişti. Dolayısı fena tongaya oturan ben, Nusret efendinin şahsında, o ecnebi fotografçının ellerini öpmüştüm. Adamın eşi de orada olduğu için, bendeniz ne diyeceğimi bilemez bir durumdayken, beni çok iyi tanıyan Mehmet, “-Hoca biz kalkalım. Bizimkiler merak eder.” dedi de; o cehennem yerinden, kan ter içinde kurtulduk.

Ne tekim Bir gün sonra, bilumum fotografçılar tarafından kuru sıkı doldurulmuş patlamaya hazır Ramazan topu gibi, Nusret bize geldi ve gelmesi ile de patladı. Bu sefer onun şahsında, hiç de eli öpülesi kişilerin fikirlerini dinlemiyordum. Acınacak halde olan, bazı zavallıların fikirlerini dinliyordum. Konuşma bitti. Benim cevabım hak edilene kıyasen oldukça hafif oldu. “-Nusret, benimle itme kakma köşe başı fotografçısı gibi konuşma. En azından bir san’atçı namzedi gibi konuş. Zîra ben tamamen boş yere elini öptüğüm bir adamın, suratına tükürmesini de çok iyi bilirim.” dedim. Tabiî bu görüşmemiz Nusret ile son görüşme oldu. Bir daha uğramadı. Biz  de Onu hiç aramadık.

Ve fakat asıl pantomim, bu gösteriden sonra başladı. Gültekin ve şürekâsının bana ve çizdiğim yola hiçbir tahammülü kalmamıştı. İlk başta çoluk çocukluktan başlama fotograf çekiyor olmam, Onu ürkütmemişti. Ancak, gemi azıya alınca, ara birdenbire ve çok fazla açılınca, bu durumdan, bu kişiler hiç hoşlanmamaya başlamışlardı. AKM gösterisinden hemen sonra çıkan ve Gültekin Çizgen’in çıkarttığı fotograf dergisinde, bana gösteri sonrası, çevresinde kimlerin bulunduğunu algılamadan, o büyük aklı vermiş olan, kim olduğunu halâ bilmediğim kişi, şöyle bir yazı yazmıştı. “Hafta sonu AKM’de yapılan dia gösterisi, çok ticarî olduğu için, burada gösteriden söz etmeye gerek görmüyoruz.” Ancak o gösteri hiç beklenmedik bir şekilde büyüdükçe büyüdü. Ve gerçekten ticarî bir piyasaya hükmeder oldu. İlk önce “-Bu iş deli işidir.” diyen Haluk Konyalı, multivizyon işine girdi. Ardından Manajans Ali Üstündağ ile bu işe bulaştı. Daha sonra Cüneyt Birol da bu işe yatırım yaptı. Bu arada ben Aşil tendonunu koparttığım için, Bir sene bu piyasalardan uzak kalarak Onları seyir ettim.. Ortalık kendisine boş kalacak sanan, Gültekin de, işin vahametini  görüp acele bir şekilde kenarından köşesinden bu işe girmişti. Girdiği yeri de pek aşamadan oralarda dolanıp durdu. İşin en fena tarafı da:  Hiç kimseye “- Bu işi ilk def’a ben yaptım.” diyemediği için, kendi yanında çalışan ve tertemiz bir Adanalı olan, asistanını aklınca onure ederek, “-İlk multivizyon gösterisini, Adana’da O yapmıştır.” dedi. Adana’da o ekipmanı acaba kim kayıp etmişti de, o gariban adam bulmuştu? Bu lâfın üzerine zavallı Adanalı arkadaş, ciddi bir Anadolu eri ve erkeği olduğu için, bu palavrayı kendine yediremeyip, bize kadar gelerek, bu sözlerin yalan olduğunu ve bu işle hiçbir alâkası bulunmadığını söyleyerek, günahsız yere bizleri utandıracak şekilde bizden özür bile diledi.  

Ben, kasığıma kadar beni kilitlemiş olan alçıları atıp, işe tamamen koyulduktan sonra, ağırlıklı olarak Cenajans’a servis vermeye başladık. Verdiğimiz bu servis esnasında, Multivizyon teklif ettiğimiz her İki müşteriden Biri, yaklaşık aynı sözlerle, “-Biz bu işten boyumuzun ölçüsünü aldık.” diyerek, bu işi ret ediyordu.  Oysa, Cenajans’ın en güçlü değişmez silâhı, multivizyon olmuştu. O dönemde Cenajans’ın tepeye tırmanışındaki en büyük amil, multivizyondu. Sonunda durum ortaya çıktı ki; boyunun ölçüsünü alanlar, Çizgen tarafından çizilmiş olanlardı. Aynı şikâyetlerle karşılaşmakta olan Haluk, Cüneyt, Ali bizim de iştirakimiz ile birleşerek yaptığımız konuşma neticesinde: Bu türden falsoları müşteri lehine önlemek ve bu multivizyon pastasının, daha paylaşılmadan, rezil olmasının önüne geçmek  için, Çizgen’i de aramıza alarak, bu işte müşterek hareket etme kararını “güya birlikte” aldık. O zamana kadar çok başı boş ve dengesiz giden Multivizyon piyasası, bu sayede belli bir nispete kadar düzene ve düzeye yükselmiş oldu. Bu arada madem ki; bir masa etrafında birleşmiştik, bu taktirde: Az kullanılan ama israf raddesinde pahalı, bazı araç gereçlerin de, müşterek alınabilineceğine karar da vermiştik. Ve ilk olarak da, herkesin 500.000.-TL. iştiraki ile 2.500.000.-TL bedelle, bir ters projeksiyon perdesi aldık. Bu perdeyi Hürriyet gazetesinin Türkiye multivizyonlarında ilk ve birkaç kez kullanan biz olmuştuk. Zannımca Ali ile Cüneyt de Birer ya da ikişer kere kullandılar. Haluk zannımca hiç kullanmadı. Cüneyt’in ofisinde kalması gereken perde, Gültekin’in ofisinde kalmaya ve oradan da bizlerin bilgi ve rızası dışında, her ihtiyacı olana kiralanmaya başlandı. Bir, Beş, On, her yerde, her işte bizim müşterek perde, kime kaça kiralandığı da belli olarak ama, Gültekin’den kiralanmış bir halde, ortalarda gezer oldu. Yılların baba dostu, bu kira paralarını da cebe indirecek değildi elbet. Ancak ve daha halâ perde onda ve bu kira kazançlarından bizlere ödenen bir meblağ da olmadığına göre: Büyük meşgaleleri arasında Yirmi seneye yakın bir süredir, Çizgen hepimize karşı olan bu borçlarını, unutmuş olsa gerek diye, düşünmeden edemiyorum nedense? Ancak, bu perde konusunda, izan ölçülerini aşan bir başka husus da maalesef şu oldu ki; Gültekin Çizgen, bu perdeyi Sami Güner gibi, beyefendi bir meslektaşa bile bize danışma nezaketini bile göstermeden kiralamıştı. Ben bunu duyduğum zaman, utancımdan ölüyorum zannettim. Bu olayı, bu perdeye ortak olan diğer kişiler de öğrendikleri zaman, hiç birinin ne aklı, ne de şerefi bu meseleyi kaldıramadı.. Zira, Sami Bey o perdenin, bizlerin müşterek malı olduğunu biliyordu. Ve muhterem adam, kim bilir bizler hakkında da neler düşünüyordu?!. Haluk, Cüneyt ve ben, yaptığımız bir görüşmede, Sami Beye karşı duyduğumuz derin utanç sebebi ile bir açıklama yapma şekli bile bulamadık. Biz bu akıl almaz işe bir çare bulmaya çalışırken, Üstat Sami Güner, Hakk’ın aguşuna yürüdü. Ve bizler o muhtereme manen çok borçlu kaldık. Zirâ, en azından her birimiz, kendi cebimizden bu parayı Rahmeti Sami Beye, iade etmekle, kendimizi yükümlü görmekteydik. Bu mudur meslektaşlık? Bu mudur bir mal üzerinde ortaklık? Ve bu mudur daha çok mesele?

Hiç sevindirici olmamasına rağmen, bu sıralarda Engin Çizgen, Gültekin Çizgen’den ayrılmıştı. Tabiî aile meseleleri, sadece o aileyi ilgilendiren meselelerdir. Ancak, bu durum, bizleri de ilgilendiren bir mesele olmuştu. Tabiî işin aslını tam olarak bilemem ama Cünet ile eşi Ayşegül Birol beni arayıp, gelmek istediklerini söylemişlerdi. Bu ziyaret esnasında da, Onlarla birlikte Engin Çizgen de gelecekti. Ne tekim, hep birlikte geldiler. Hoş beşten sonra, Engin konuyu açtı. Ezcümle bizlerden biri ile çalışmak istediğini, Bizimle Onlar arasında bir tefrikte bulunmadığını, şayet bizim için de bir sakınca yok ise; sadece evine ve kendisinin diğer iş yerine yakın olduğu için, çalışma konusunda Cüneyt ile Ayşegül’ü tercih ettiğini, ancak her ne şekilde bir isteğim olursa, bana da yardımcı olmaktan mutlu olacağını, söyledi. Keza Cüneyt ile Ayşegül de, bu konuda bir sıkıntım olmaması babında, izin ister gibi gayet zarif bir yaklaşımda bulunarak, bu minvâl üzre yollarına devam ettiler. Uzun bir zaman da birlikte çalışıp, iyi neticeler de elde ettiler. Tabiî bu durum Gültekin Çizgen’i ne kadar yaraladı ya da hiç mi yaralamadı, bunu bilemeyiz ama, Çizgen’in müşterisi nezdinde, pek saygın olmayan durumuna, pek de parlak bir sonuç sağlamadığına kaniim. Bu durum Cüneyt ile bizim aramızdaki rekabete bir etki yaptı mı? Bunu her iki tarafın da bilmesi zor. Çünkü, biz kalitede rakip, ancak kantite ve hayatta dost olmayı bilen kişiler olarak, yollarımıza devam etme şerefini seçtik. Ayşegül’ün erkek kardeşi Ünal Asan, bazen burada bizi asiste etti. Bazen de Onları asiste etti. Keza, babaları bana “-Ailenin ikinci babası.” demek lûtfunda bulundu. Bu tür nadide güzellikler, çağ dışı akıllarla elde edilebilir, zenginlikler değildir elbet. 

Haydar Volkan

Çiftehavızlar:17.Aralık.2012

Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız. 

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..