- Kategori
- Gündelik Yaşam
Bugün
Bugün bezle silinme metodyla banyo yaptım. Yatak nevresimlerim değişti. Mis gibi yumoş kokusu. Babama perdeyi açtırdım odaya güneş girsin diye. Sabah 7’de uyandım; işe erken başladım ve tüm epostalarımı cevapladım. Arkasından gazetemi okudum. Bu sefer her haberi ince detayına kadar değil. Karımla konuştum; ona Almanya vizemle ilgili işler verdim. Sonrasında şirketten aradılar. Gün programını gözden geçirdik.
Görüyorsunuz benim gerçek hayatım yaşanılan hayatlardan bir hayli farklı. Keza her birinizinki de öyle. Yani şunu demek istiyorum, her birimiz kendi seçtiğimiz donu giyiyoruz. Haberler ise daha çok bizim dışımızda geçen olaylar ile igili ve bizim hayatımıza doğrudan etkisi yok. Özcesi, Türkiye ne yaparsa yapsın ben kendi hayatımı yaşıyorum.
Ben hayata çok realist ve analitik bakarım. Bu bilimsel kavrayış hayatı son derece çıplak kılar; bir önceki yazılarımda olduğu gibi ve duygusal insanlar bundan negatif yönde etkilenebilir. Normaldir de! Ama ben sorunların tespiti için gerçekleri görmeye devam ederim bir radar gibi. Şiirsel anlatımımın yegane sebebi de budur çünkü düşüncelerim çok serttir. Şiirsel anlatımım yumuşatır havamı.
Size çok uzun, çok detaylı bloglar yazabilirim. Konuyu siz seçseniz bile bende 3’ten fazla cevap vardır o konuyla ilgili. Bunun basit bir sebebi varır. Babam ben 16 yaşındayken beni karşısına almış ve “kendimi başarılı adledebilmem için beni geçmen lazım” demiştir. Benim babamın adı Ünal’dır yani yıllar itibariyle hayatta yükselmiş ve ün almıştır. Benim babam İlker Başbuğ kadar bilgili, öğretimli ve tecrübeli bir komutandır.
Yıllar evvel senarist bir sevgilim olmuştu. Beraber 6-7 ay yaşamıştık. Onun bitirme ödevini ve bir tiyatro oynunu berabercek senaryolaştırmıştık. Ve böylelikle bilimsel olarak senaryo yazım tekniklerini öğrenmiştim. 7 senede mezun olamamış sevgilim benim sayemde mezun oldu. Kendisi Kandemir Konduk’un ekibindendi ve ben de o zamanlar bir fabrikanın genel müdür yardımcısıydım; 100 kişi yönetiyordum. İstanbul’da o, ben ve köpeğimiz Bulut, meşhur İzmit depremini beraber yaşamıştık.
Hayatımda ilk tiyatro oyununu 8 yaşında oynamıştım. Bu ilk sefer canlandırışımdı Atatürk’ü. Savaşta vuruluyordum. Gerçekçi olsun diye bir poşetin içine salça doldurmuştuk çünkü o zaman keççap yoktu. Ben poşeti vurulunca sıkarak patlatmıştım ve salça saçılmıştı gömleğime. En kötüsü 1 saat güneşin altında ölü taklidi yapmak zorunda oluşumdu.
Lise1’de Ankara Atatürk Anadolu Lisesinde karısı ve sevgilisi tarafından kıskanılan Angelo karakterini oynamıştım. Yıllar sonra Roma’da karşılaştığım sevgilimle yanımdaki karım birbirlerine giriyorlardı. Neyse ki bu sefer salçaya gerek kalmadan karımla barışıyordum. Bu oyunu diplomatlara da sergilemiştik; nitekim oyun İngilizce idi. Daha sonra lise sonda bu sefer sınıfça oynayacağımız Thorton Wilder, Çöpçatan oyununu, İngilizce olarak ben yeniden yorumlamış ve sahneye koymuştum. Bu benim ilk yönetmenlik deneyimim oldu. Bu oyun bize 10 üstünden 10 kazandırmıştı. Ve bu benim aynı zamanda özgün olmasa da yazdığım ilk senaryomdu.
Hayat akıp gidiyor. Ve bizler o kadar çok değişiyoruz ki. O senaryoyu yazarken ki heyecanlarım aklıma geliyor. Üniversite sınavına çalışıyor olmamıza karşın o hafta sırf o işle uğraşmıştım. Berrak ve Turgut yardımcı olmuşlardı yazmama. Oyunu sınıfta sergilediğimiz günkü curcuna bugünkü gibi aklımda ve hatta bu oyunun bir fotoromanını yapıp yıllığımıza bile koymuştuk.
Ve o günden bu yana yirmi yıl geçti.
Depremden bu yana ise 14 yıl. Türkiyenin belki de ilk defa yardımlaştığı dönemdi. Şimdiki Anıl olsaydım o zaman ne biçim bir senaryo yazardım. Oysa o zamanlar sadece günce ve şiir yazıyordum. Ve senariste hiç de aşık değildim fakat inanılmaz bir ten uyumumuz vardı. İlk defa o zaman fark ettim, ilişkilerin binbir boyutu vardır...
Hayatımız her gün ile beraber farklı bir boyut kazanıyor. Mesela ben bugünlerde çok fazla ussal oldum. Bunun en büyük sebebi ailemden uzak oluşum. Beni yumuşatacak eşim ve çocuklarım yanımda yoklar.
Ve bugün biraz geçmişe doğru yol aldım. Ve bu hiç de fena olmadı.
Sevgiler,
Kavi’l