- Kategori
- Öykü
Büyükler İçin Öyküler; 'Üç Altın Saç'

‘Bir zamanlar çok derin, çok karanlık bir gecede, toprağın karardığı ve ağaçların koyu mavi göğe çarpık çurpuk uzanan eller gibi göründüğü bir gecede, işte böyle bir gecede yalnız ve yaşlı bir adam ormanda ayaklarını sürüyerek yürüyormuş. Dallar, yüzünü tırmalayıp gözlerini neredeyse kör etse de, önünde ufak bir fener tutuyormuş. İçindeki mum, giderek azalan bir ışıkla yanıyormuş.
Yaşlı adam, uzun sarı saçları, sararmış çatlak dişleri ve eğri büğrü amber rengindeki tırnakları ile görülmeye değermiş. Sırtı bir un çuvalı gibi yuvarlakmış ve o kadar yaşlıymış ki derisi çenesinden, kollarından, kalçalarından saçaklar halinde sarkıyormuş.
İhtiyar, önce bir dalı, sonra başka bir dalı kavrayıp kendini ileri çekerek ormanda yol alıyormuş. Bu kürek çekme hareketi ve içinde kalan cılız solukla ormanda ilerlemeyi başarıyormuş.
Ayaklarındaki her kemik ateşe verilmiş gibi acıyormuş. Karanlıkta kendini ileri ittikçe, ağaçlardaki baykuşlar eklemleriyle birlikte acı acı haykırıyormuş. Yolun sapağında epeyce uzaklarda solgun ve titrek bir ışık varmış; bir kulübe, bir ateş, bir ev, bir dinlenme yeri… Öfleye pöfleye o küçük ışığa yönelmiş. Tam kapıya vardığında çok yorgun, çok bitkin düşmüş ve küçük fenerindeki minicik ışık sönmüş, kapının önüne düşmüş, orda öylece yığılıp kalıvermiş.
İçeride güzel, gürül gürül yanan bir ateşin önünde yaşlı bir kadın oturuyormuş. Kadın, onu kollarına almış ve ateşin yanına taşımış. Bir annenin çocuğunu tuttuğu gibi adamı kollarında tutmuş. Oturmuş ve onu sallanan sandalyesinde sallamış. Bir çuval kemikten farksız, zavallı, zayıf yaşlı adam ve ‘haydi, haydi. Haydi, haydi, haydi’ diyerek onu ileri geri sallayan güçlü yaşlı kadın odada öylece, sessizce oturmuşlar.
Ve yaşlı kadın onu gece boyunca sallamış. Henüz sabah değilken ama sabahın yaklaştığı bir sırada adam giderek gençleşmiş; altın saçlı, uzun ve güçlü ellere ve ayaklara sahip güzel, genç bir adama dönüşmüş. Kadın hala onu sallıyormuş. ‘Haydi, haydi, haydi. Haydi, haydi’
Tam şafak anında yaşlı kadın, adamın kafasından çok hızlı bir şekilde üç saç teli koparıp yere fırlatmış. Saçlar, ‘tiiiiiiing tiiiiing’ diye ses çıkarmış. Sabah olmasına çok az bir zaman kala yaşlı adam, buğday gibi örülmüş altın saçlı, çok güzel ve çok küçük bir çocuğa dönüşmüş.
Küçük çocuk emekleyerek kucağından aşağı inmiş ve kapıya doğru koşmuş. Bir an dönüp yaşlı kadına bakmış ve yüzü ışıl ışıl bir gülümsemeyle aydınlanmış. Sonra dönüp göğe doğru uçmuş ve orada parlak sabah güneşi haline gelmiş.’ **
YORUM:
Öyküde gece; bilinçdışında bulunduğumuz zamanı, çok yaşlı bir adam formundaki enerjinin giderek zayıfladığı bir zamanı sembolize etmekte. Odağın yitirilmesi sonucu oluşan enerji kaybının yarattığı yorgunluğun yaşlılığa, yaşlılığın gençliğe ve tazeliğe nasıl dönüştüğüne dair bir öykü bu.
Odağı yitirmek, 'enerji yitimi' anlamına gelir. Odağı yitirdiğimizde, aceleyle her şeyi tekrar bir araya toplamaya uğraşmak hatasına düşeriz. Yapmamız gereken en son şey, kesinlikle acele etmektir! Öyküdeki gibi oturup sallanmamız iyileştirir. Sabır, huzur ve sallanmak fikirleri yeniler. Sadece fikri tutmak ve onu sallama sabrını göstermek yeterlidir. İçgüdüsel doğa bunu der.
Bu kurtların her yönüyle bildikleri bir şeydir. Davetsiz bir misafir göründüğünde kurtlar hırlayabilir, havlayabilir, hatta geleni ısırabilir ama araya uygun bir mesafe konulması halinde gruplarına dönüp hep birlikte nefes alıp verirler. Göğüs kafesleri içeri ve dışarı gidip gelir, aşağı iner, yukarı çıkar. Odaklanır, konumlarını değiştirir, kendi çevrelerinde döner ve neyin önemli olduğunu, ardından ne yapılacağını belirlerler. Tam o anda bir şey yapmamaya, sadece oturup nefes almaya, sadece birlikte sallanmaya karar verirler.
Fikirlerin açılıp gelişmediği veya doğru dürüst işlemediği ya da bizim onları iyi çalıştıramadığımız çoğu durumda odağımızı yitiririz. Bu, doğal döngünün bir parçasıdır; fikir bayatladığı ya da onu yeni bir tarzda görme yeteneğimizi yitirdiğimiz için ortaya çıkar. Öyküdeki yaşlı adam gibi, kendimizi yaşlandırıp gıcırtılar çıkaran birine dönüştürürüz. ‘Yaratıcılıktaki tıkanıklıklar’ hakkında birçok kuram bulunsa da gerçek şudur; bunların hafif olanları hava durumu değişimleri ve mevsimler gibi gelir ve gider; insanın gerçeğine inmemesi, reddedilme korkusu, bildiklerini söylemekten korkması, yeterliliğine dair endişeler, vasatlığın ya da soluk taklitlerin yerleşmesi gibi psikolojik tıkanıklıklar temel akışı kirletir.
Bu mükemmel öykü, bir fikrin bütün döngüsünü betimlemektedir. Doğal döngüsünün bir parçası olarak insan, zamanla yorulur ve tükenmenin eşiğine gelir. Öyküler; yeni bir şey olduğunda, yeni bir şeyin denenmesinin, yeni bir enerjinin ortaya çıkmasının, bir yardımcıya, şifacıya, büyülü güce danışılmasının zamanı geldiğinde yolu gösterebilirler, göstereceklerdir de! Öyküde yaşlı kadın ‘Bilen’dir. O iki milyon yaşındadır. Onun kollarında, ateşin önünde tutulmak onarıcıdır, düzelticidir. keza, 'ateşle dönüşüm' evrensel bir motiftir; yaşlı adamın sürüklendiği bu ateştir, onun kollarıdır. Çünkü bunlar olmazsa ölecektir.
Yaşlı adam, o yorgunlukta çok uzun zaman geçirdiği için tükenmiştir. Bu bir insanın artık devam edecek gücü kendinde bulamayıp artık yığıldığı andır. Onun animusu yıpranmıştır. Vahşi doğa tarafından sallanmaya ihtiyacı vardır. Fikri ya da enerjisi giderek azalan, kuruyan ya da hepten kesilen insanın içgüdüsel doğanın onaran yolunu bilmeye ihtiyacı vardır, yorgun animusunu dinlenmesi için geriye kalan küçücük bir ışıkla oraya kadar taşımalıdır!
Sefil bir yorgunluk ve düş kırıklığından sonra soluklanmak güzel bir fikirdir. Ancak insanlar şöyle düşünürler; ‘Dinlenmek! Bütün dünya gözümün önünde mahvolurken nasıl dinlenebilirim?’
Eninde sonunda insan, kâh sallanarak kâh dinlenerek tüm odağını yeniden kazanmalıdır. Gençleşmeli, enerjisini yeniden ele geçirmelidir. Yapamayacağını düşünür ama yapabilir. Vahşi doğayı simgeleyen yaşlı kadın, animusun düzenli bir şekilde yıpranacağını öngörür. Kapısının önünde yığılıp kalması onu şaşırtmaz. Hazırdır. Panik içinde aceleyle koşmaz o. Sadece bizi kaldırır ve gücümüzü yeniden tekrar kazanana kadar alıkoyar.
Harekete geçme gücümüzü ya da odağımızı yitirdiğimizde biz de paniğe kapılmamalı, sakin bir şekilde fikre tutunmalı ve bir süre onunla kalmalıyız. Odağımız, ister kendilik gelişimi, ister dünya meseleleri ya da bir ilişki üzerine olsun animus* yıpranacaktır. Bu bir eğer meselesi değil, bir zaman meselesidir. Okulu bitirmek, bir ödeve son noktayı koymak, hayatının eserini tamamlamak ya da gayret isteyen uzun işleri tamamlamak öyle zaman olur ki genç olan enerjiyi yaşlandırır, çökertir ve artık devam edemez hale getirir.
Bunu anlamamız gerekir çünkü yorgunluk ve tükenmişlik karşısında şaşırma eğilimindeyiz. Yetersizlik, başarısızlık, söylenmek v.s tüm bunlar bir enerji kaybının işaretleridirler. Ve yaşam döngülerinde bu doğaldır. Bu, doğadır.
Erkeklerde sonsuz bir güç olduğu zannedilir. Bu doğru değildir. Psişeden çıkarılıp atılması gereken şeyler vardır. Bu yanlış anlayış, hem içsel hayattaki eril enerjilerin hem de gelenekte erkeklerin yorulduklarında ya da dinlenmeye ihtiyaç duyduklarında gereksiz bir yetersizlik duygusu hissetmesine neden olur. Her şey gücünü yenilemek için doğal olarak bir molaya ihtiyaç duyar. Hayat/Ölüm/Hayat doğasının işleyiş biçimi döngüseldir; bu herkes için ve her şey için geçerlidir.
Öyküde üç tane saç teli yere fırlatılır. Bir deyiş vardır; ‘yere biraz altın at’. Bu şifacılar geleneğinde insanı güçlendirmek için bazı şeyleri fırlatıp atmak anlamındadır.
Saç, kafadan çıkan düşüncenin simgesidir. Bir miktarının fırlatılması ya da yere atılması insanı hafifletir, daha parlak ışımasını sağlar. Aynı şekilde eğer yıpranmış fikirlerinizin ya da uğraşlarınızın bir kısmını alıp atarsanız daha parlak bir şekilde ışıldayacaklardır. Bu, bir heykeltıraşın alttaki gizli formu daha iyi ortaya çıkarmak için daha çok mermer yontmasıyla aynı şeydir. İnsanın yorulmuş olan niyet ya da eylemlerini yenilemesinin veya güçlendirmesinin etkili bir yolu, bazı fikirleri atmak ve geride kalanlara odaklanmaktır.
Uğraşlarınızdan üç tel saçı alın ve yere fırlatın. Orada bir uyandırma çağrısı haline gelirler. Onların yere atılması psişik bir gürültü, insan ruhunda faaliyetlerin tekrar ortaya çıkmasına zemin hazırlayan bir titreşim, bir çınlama oluşturur. İnsanın birçok fikrinden bir kısmı yere düştüğünde çıkardığı ses, yeni bir dönemin ya da yeni bir fırsatın ilanı gibidir.
Gerçeklikte yaşlı bilge kadın, eril olanı hafifçe budamaktadır. Biliyoruz ki ölü dalların kesilmesi ağacın daha güçlü büyümesine yardımcı olur. Yine biliyoruz ki bazı bitkilerin çiçek başlarının koparılması da çok daha sık ve gür büyümesini sağlar. Vahşi doğa için animusun çoğalma ve azalma döngüleri doğaldır. Arkaik, eski bir süreçtir bu. Zamanın başlangıcından beri vahşi doğanın ve bilgeliğin insanların fikirler dünyasına ve onların dış tezahürlerine yaklaşma yöntemleri budur. Öyküdeki yaşlı kadın bize bunun nasıl yapıldığını öğretmektedir. O, Ruh’un bilgisidir, şifanın bilgisidir. Bu, yeniden ve yeniden öğretmektir/öğrenmektir.
Bu geri alma, yitirilmiş şeylerin geri çağrılması, meselenin can damarına saldırmakla olur. Bu, hayatınızdaki her şeyin tohumlarına, kemiklerine kadar inmektir. Çünkü orası, zevkinizin, sevincinizin olduğu yerdir. Kendi cennetiniz oradadır; olma, gezme, merak etme, yazma, şarkı söyleme, dans etme, yaratma ve korkmama zamanının ve özgürlüğünün bulunduğu yerdir.
Kurtlar, bir haz ya da tehlike hali algıladıklarında önce tamamen hareketsiz kalır. Görebilmek, işitebilmek, orada ne olduğunu, orada en temel formuyla ne olduğunu hissedebilmek için heykel gibi kalır, tamamen odaklanırlar. Odaklanmak, sezgi dahil duyularımızın tümünün kullanılmasıdır. Vahşi doğanın bize sunduğu şey budur; odaklanmak, eğilip koklamak, durup bakmak, dinlemek, hissetmek ve tatmak yoluyla önümüzde gerçekte ne olduğunu görme yeteneği…
İnsanların bu dünyaya gelmelerinin amacı, kendi seslerine, kendi değerlerine, düşgüçlerine, uzağı görme yeteneklerine, duru görülerine, öykülerine ve eski anılarına sahip çıkmaktır. Bunlar odaklanma ve yaratmanın işidir.
Odağı kaybettiyseniz, sadece oturun ve öylece kalın. Fikri alıp öne arkaya sallayın. Bir kısmını tutun, bir kısmını da atın; kendini yenileyecektir. Daha fazlasını yapmanıza gerek yoktur.
*Animus; klasik Jungcu tanıma göre 'eril ruhsal kuvvet' olarak ifade edilir.
**Bu öykü ve yorum; Clarissa P. Estes’in ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar ‘ kitabından alınmıştır. Amaç, bilgiyi aktarmaktır.