​ Çağdaş Olmanın Karinesi Kılık Kıyafet midir? / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '10

 
Kategori
Siyaset
 

Çağdaş Olmanın Karinesi Kılık Kıyafet midir?

Çağdaş Olmanın Karinesi Kılık Kıyafet midir?
 

Ülkemizin, Batılılaşma/Modernleşme sürecini tartışırken, hiç şüphe yokki Cumhuriyetin kuruluş sürecini göz önünde bulundurmamız ve bu sürece ilişkin görüş ve düşünce geliştirmemiz gerekiyor. Zira, Batılılaşma/Modernleşme sürecinde, Cumhuriyetin önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Lakin, bu süreci tartışırken, kimi çevreler, kızgın bir şekilde, bu sürecin tartışılmasının yersiz olduğunu ve bu sürece yönelik yapılan eleştirilerin, Mustafa Kemal’i yıprattığı kanısından hareketle, ülkede yaşayan herkesin, resmi tarihin işaret etmiş olduğu gerçekler ışığında, olanı biteni kavramasını ve ne denli güzel bir cumhuriyet yarattığımıza dair şekillenmiş olan gerçeğe ayak uydurmaları gerektiğini ileri sürerler. Pek tabiki bu durum bir hayli tuhaf kaçmaktadır. Cumhuriyet projesi tartışılmalıdır, hemde yalın bir şekilde tartışılmalıdır. Bu önemli süreci tartışmadan ve karşıt fikirleri çarpıştırmadan ülke geleceğini sağlıklı bir şekilde inşa edebilir miyiz?

Cumhuriyet projesinin en can alıcı konusunun demokrasi eksiği olduğunu daha önce çok defa vurgulamıştık. Bu eksikliğin mihenk taşınıda ilkelerin içerisinde “demokrasi” adına bir ilkenin olmaması gerçeğine dayandırmıştık. Ama resmi tarihe biat edenlerin, bu durumu tam aksi yönde yorumlamaları ve Milli Mücadelenin demokratik bir anlayış çerçevesinde yürütüldüğünü, demokrasi karinesi olarakda, kongrelerin toplanması sürecini dile getirirler. Nitekim 1. Mecliste, Milli Mücadeleye katılan farklı renklerin olduğu malumdur ama 2. Meclis için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Çünkü Cumhuriyetin İlanı ve 1926 yılı sonuna kadar geçen süreç bir tasfiye sürecidir ve muhalif unsurların ortaya çıkartılarak, yönetim dışına atılmasının projelendirildiği bir dönemi kapsar. Bu dönemde yaşanan çok partili rejim denemesini ise Kemalist çevreler, demokrasi adımı olarak görürler. Bu dönemde uygulanmaya çalışılan çok partili rejim denemesinden maksadın, yeni kurulan rejime muhalif unsurların tespit edilmesi ve tasfiye sürecinin bir ifadesi olduğu gerçeğine kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapatırlar. Yine bu çevrelerin en önemli dayanaklarından birisinin laiklik olduğunu ve laikliğin, demokrasinin mihenk taşlarından olduğunu ileri sürmeleride zannımca bir dizi tuhaflığı içermektedir. Oysa laiklik, 1937 yılında anayasaya girmiş bir ilkedir ve laiklik uygulamasının evrensel laiklikle bir ilgisinin olmadığı da malumdur. Türkiye’deki laiklik uygulamasının, esasen inanç sistemini tümü ile devlet kontrolüne almak olduğu ve devletin belirlemiş olduğu doz ekseninde, yurttaşların inançlarını yaşayabileceği gerçeğidir. Aynı zamanda gayri Müslimler bu ülkenin gerçeği olmasına karşın ve bu toprakların tarihinde var olmalarına karşın, devletin dinini Sünni İslam üzerine kurmuş olması ve bu çerçevede, hem azınlıkların ve hemde farklı mezhepten olanların, bu anlayışın dışında tutulmuş olması öyle sanıyorumki sorgulanması gereken ana noktalardan birisidir.

Son kertede, bu ülkede uygulanan laikliğin demokratik düşünce ile uzak-yakın bir ilişkisi yoktur ve öyle bir kaygıda zaten güdülmemiştir.

Cumhuriyet projesinin fikir babası olarak nitelemiş olduğumuz kurucu bürokrasinin, öyle aman aman bir demokratik düşünceyi ülkeye sokmak ve demokrasi üzerine ülkeyi inşa etmek gibi bir derdi olmamış. Zaten Mustafa Kemal’de bu konuda son derece yalın bir şekilde ifade ettiği şekli ile siyasi partilerden milletin çok çektiğini ve siyasi partilerin sınıfların bir temsilcisi olduğunu, bizde ise her hangi bir sınıfın olmadığını, homojen bir toplum yapısının var olduğunu ve bu sebeple siyasi partilerin kurulmasının bir anlamı olmadığını, CHF’nin ülkeyi tek başına çekip çevirmesini söyler. Mustafa Kemal’in demokrat olduğuna dair görüş beyan edenlere ve bir takım ispat yöntemleri ortaya koyanlara Mustafa Kemal’in kendisi bile gülerdi diye düşünüyorum.

Cumhuriyet devrimlerini birer devrim olarak ifade etmek bile yersizdir. Bu konuda Prof. Fikret Başkaya, Cumhuriyet rejiminin, Osmanlı’nın bir devamı olduğunu ve Batılılaşma/Modernleşme sürecine çokda fazla bir katkı sağlamadığı gibi, yapılanların sadece üst yapısal reformları ifade ettiğini söyler. Nitekim, Batılılaşma/Modernleşme sürecini kılık kıyafete indirgeyen, fesi kaldırmak sureti ile şapkanın kullanılmasını zorunlu olarak toplum hayatına sokmaya çalışan cumhuriyet projesi, bunları zorla halka dayatmaktadır. Kaldıki bu yeniliklerin içerisinde en kanlısının şapka devrimi olduğunu bilmekteyiz. Şapka devrimine muhalif olan 70 kişinin, bu dönemde idam edilmesi Batılılaşma/Modernleşme sürecinin en kanlı eylemi olarak bilinir. Yapılan yeniliklerin her birinin üst yapısal reformlar olduğunu ifade etmiştik ve bu sebepten dolayı, toplumun iktisadi hayatında dişe dokunur bir gelişmenin olmadığı ortadadır. İlk çok partili rejim denemesinde, halkın muhaliflere yönelmesi ve TCP’ye ilgi göstermeside bunun en yalın örneklerindendir. TCP’nin kapatılmasının gerekçesi ise bilindiği gibi Kemalist Bürokrasinin, TCP’yi irticacılıkla suçlaması ve Şeyh Said isyanına neden olduğuna dair suçlamalarda bulunmasıdır. Fakat asıl neden, yeni rejimden halkın memnun olmaması ve bir alternatif olarak TCP’yi görmesidir.

1930’lu yıllarda kalkışılan ikinci çok partili rejime geçiş denemesi ise aynı tarzı gütmektedir. Yani muhalif unsurların ortaya çıkarılması gerçeği. Kurucu bürokrasinin başvurmuş olduğu bu yöntemleri, demokrasi olarak nitelemek pek tabiki doğru nitelendirme olmaz. Zaten kısa bir süre sonra Serbest Fırkan’nın da irticacılık ile suçlanarak kapatılması bu iddiamızın en somut ispatıdır.

Cumhuriyet projesinin kendi içerisinde uygulamaya soktuğu ilkeleri vardır. Ne varki bu ilkeler, Cumhuriyet Projesinin başlangıç ilkeleri değildir. Devletçilik, Halkçılık, Laiklik, Ulusalcılık, Milliyetçilik ve İnkılapçılık 1930’lu yıllarda CHF’nin altı oku olmuştur ve Cumhuriyet Projesinin mihenk taşları olarak kabul edilmiştir. Bu ilkelerin aslında dönemin koşullarına göre ihtiyaç mukabilinde kabul edildiği malumdur.

Örneğin devletçilik ilkesi; 1929 dünya ekonomik bunalımı sonrasında hayata geçirilmiş ve bu dönemde, ekonomilere devlet müdahaleleri zorunlu hale gelmiştir. Salt bu yüzden dolayı ve zorunluluktan dolayı uygulamaya konulan bu ilkenin, Cumhuriyet projesinin bir parçası olduğun söylemek bir hayli tuhaf kaçmaktadır. Aynı yıllarda birçok kapitalist ülkenin ekonomilere devlet eli ile yön verdiği ve ekonomik bunalımı aşmak adına devlet müdahalelerinde bulunduğu ortadayken, devletçiliğin bir ilke olarak cumhuriyet projesinin bir parçası olduğunu söylemek zor olsa gerek.

Ülkemizde Batılılaşma/Modernleşme çabaları pek tabiki Cumhuriyet Projesi ile ortaya çıkmış değildir. İlk Batılılaşma/Modernleşme hareketinin 1839 yılında Tanzimat Fermanı ile başladığı bilinen bir gerçektir ve bu dönemde idari yapı, hukuk düzeni, ordu ve eğitim sistemi yeniden yapılandırılmış ve batıya daha fazla yakınlaşmak adına, batının taklit edilmesi esas alınmıştır. Kılık kıyafettede ilk değişimler bu döneme denk gelmektedir ve yurtdışında eğitim görmüş, birkaç yabancı dil bilen kimselerin gravat takması, takım elbise giymesi bu döneme özgü olan gelişmelerdir. Bu süreç, sonraki yıllarda Islahat Fermanı ile sürdürülür. Pek tabiki bu tip yenilikçilik hareketlerinin her birisi Batılılaşma/Modernleşme amacı güdüyor olsada, devletin çöküşünün ana nedenlerini kavramadan bir takım reform hareketlerine girişmenin başarılı sonuçları ortaya çıkmıyor. Bu tip reform hareketleri ilgili yenilikçilik hareketleri sonrasında üst yapısal reformların ifadesi olmuştur. Aynı şey Cumhuriyet Projesi içinde geçerlidir. Ekonomik açıdan bir dizi sorunlar olmasına rağmen, Kemalist Bürokrasinin temel hedefi, sürekli olarak üst yapısal reformlar yapmak olmuş ve şapka ile kılık kıyafet ile uğraşmış. Sonuç ise her çok partili rejime geçiş denemesinde, liberal görüşleri savunan kesimler, halkın ilgisine neden olmuş. Bu durum Mustafa Kemal’in ölümünden sonrada devam etmiş ve Mustafa Kemal’in ölümünden sonra ilk çok partili döneme geçiş sonrasında Demokrat Parti’nin ezici bir şekilde iktidara sahip olmasına kadar gitmiştir ve bu süreçten günümüze kadar geçen zaman diliminde, ülkedeki iktidar savaşlarının ana kaynağını, sürekli olarak Kemalist Bürokrasinin topluma salmış olduğu korkuları oluşturmuştur. Sürekli olarak işlerine gelmeyenleri gerici, irticacı, bölücü, komünist olarak nitelendirmiş ve tasfiye etme sürecine girmiştir. Kendi karşıtlarına bu yaftaları vururken, kendilerinin gerici olmadığına dair karine olarak batıyı hedeflemiş olmalarını gösterirler. Oysa ilginçtir, bu kesim aynı zamanda batının bütün kurumlarınada soğuk bakmaktadır.

Örneğin; siz hiçbir ulusalcının AB’ye sıcak baktığını gördünüz mü?

Not: İleri sürmüş olduğum görüşler için yararlanmış olduğum kaynaklar (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma), (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası), (Fikret Başkaya, Reel Atatürkçülük), (Gün Zileli, Uusalcılık), (Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım).

 
Toplam blog
: 1509
: 1145
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..